Kanigenig’deki Duvar Yazısından Güney Kürdistan’a Feryad!

1298

M.MAMAŞ

1990’lı yılların başında Kâhta’da (Kolik), henüz Lise’ye başlamak üzere olan tıfıl bir gençtim. 12 yaşımda Köyümden ilçeye derbeder bir yoksullukla okumaya gelmiştim, birçok arkadaş gibi. Kawa Hareketi geleneğinin son derece güçlü olduğu bu bölgede çocukluğumuz bu yoğun siyasi ortamda şekillendiği halde, 12 Eylül darbesinin devrimci hareketi nasıl gerilettiğini toplumsal yaşamdan görmek mümkündü. Ancak çocuk aklımızla bunu o zaman anlayacak kapasitede değildik.

Ergenliğimin bu yeni yıllarında Kâhta’da iki şeyi çok sık duyardım: “Pirin” ve “devrimciler”!

Pirin, günümüzde Adıyaman merkezde kadın doğum hastanesi olarak kullanılan 12 Eylül’ün ünlü işkencehanesiydi. Kâhtalılar, liseli yıllarımda dahi birbirlerini ürkütmek istedikleri zaman “ê te bavên Pîrînê/seni Pirin’e atarlar” derlerdi. Pirin’deki işkenceler Amed zindanındakilerine eşdeğerdir. Ancak tarihi yazılmamış bir direnişin de merkezidir. Hareketin kadro ve üyeleri Pirin’de destansı direnişler gösterdiler. Asla teslim olmayan o yiğit devrimcilerin birçoğu halen hayattadırlar. Mutlaka Pirin’i yazarak tarihe maletmek gerekmektedir.

“Devrimcilerin”  kim olduklarını ise pek bilmezdik. Önceleri silahlı gruplar halinde gezerlerdi. Büyüklerimiz bu gruplara “Refên devrimciyan” derlerdi. Artık onlar yoktular. Siyasal toplumsal iklim kritik bir kırılma yaşamaktaydı. İslamcı akımlar hızla gelişmeye başlamıştı. Bu durum, devrimcilerin etkisindeki insanlarda da bir kımıltıya yol açmıştı. En azından kendi düşüncelerini yeni insanlara aktarmak ihtiyacı hissettiler denebilir belki. Bu onlarda doğal bir kümelenmeye de vesile oldu.

Ben de bu nesilden biriydim.

Sosyalizm, Kürt ve Kürdistan kavramlarını öğrenmiştim öğrenmesine ama elimizde yazılı tek bir materyal yoktu. Duyduklarımızı ezberleyerek kendimize yön aramaktaydık. Arada bir Güneş Gazetesi’nin Kürtlerle ilgili yazılar yayınladığı söyleniyordu. Bayiye bu gazeteyi sorardık. Bitti derdi. Adama yalvarırdık, ne olur alan kişi kimdi söylesin diye! Sonraları Medya Güneşi Dergisi’nin olduğunu duymuştuk, onu aramaya çıkardık. Derken mecburiyetten, en iyi materyalin kişilerin anıları olduklarını öğrendik.

Liseli gençler olarak heyecanlı bir arayış içindeydik. Kâhta’nın yoksul bir mahallesi olan Kanigenig’de cüruf briketten örülmüş uzun bir duvarın üzerinde silik bir yağlı boya yazısına rastlamıştık. Dikkatle okumaya çalışıyorduk. Nihayet, ”Yaşasın Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan” yazılmış olduğunu çözdük. Bunun üzerine sağa sola sormaya başladık. Ülkemizin dört parçaya bölünmüş olduğunu, her parçada mücadeleler olduğunu, ülkemizin adının Kürdistan olduğunu vs öğrendik. Ama Kürdistan neresidir bilmezdik. Haritası var demişlerdi ama gel ki bulasın…

Babamızın ve dedemizin akranları Mele Mustafa Barzani’nin de Kürtler adına savaştığını anlatırlardı. Ve Osman Sebri’nin de…

Sonraları Kürtlerle ilgili belli kitapları İstanbul’dan temin ettik. Med Yayınlarına aitti çoğu (Med yayınları sonra Pêri olarak bu hizmetini sürdürdü). Yutar gibi tekrar tekrar okumuştuk.

Bir dizi müteakip olay ve gelişmeler sonucu bağımsız birleşik demokratik Kürdistan için mücadele edilmesinin şart olduğu kararına vardık.

Bu ülkeyi kurtaracak ve sonra da sosyalizmi kuracaktık…

Böylece en genç yıllarımızı adamış olduk. Şahsen ben o ana kadar Kahta hariç Kürdistan’ın hiçbir yerini görmüş değildim. Görmediğim bir ülke uğruna yola çıkmıştım. Ama tutkuyla bağlı olduğum ideallerim vardı benim.

O silik duvar yazısı benim hummalı amacıma çoktan dönmüştü bile.

Tabii o zaman herkesin aynı amaç uğruna mücadele ettiğine ve herkesin aynı içtenlikte olduğuna inanmaktaydık. Bu amaç Kürdistan’dı. Program, parti, grup, fraksiyon vb bilmezdik…

Hülyalıydık.

Tanımadığımız ve görmediğimiz bir ülkeyi kurtarmak istiyorduk. Tutkularımız ve ideallerimiz her şeydi bizim için.

Gel zaman git zaman, tahliye olduğum 2003 yılına kadar halen de Kürdistan’ı görmemiştim. İdeallerim ise halen bendeydi. Ülkemi gezdim. İçeride iki şeyin hayalini kurardım. Biri Ahmedî Xanî’nin türbesini ziyaret etmek, diğeri de Harran ovasından Kahta’ya kadar koşmak. Ziyaretimi yerine getirdim, koşumu da halen yapmak niyetindeyim.

Kahta’da o silik duvar yazısını 2 yıl önce tekrar görebilir miyim diye baktım oraya.

Duvar yoktu…Liseli zamanıma gidip geldim burkularak!

O duvarın üzerine yazılmış o slogan uğruna yüzlerce devrimcinin hayatını adadığı idealleri ise zamanın kıyılarını dövmektedir halen. Güçlü dalgalar halinde. Ama kendi parçalanmışlığını dert etmeden zamanı yenmenin olanaksızlığını anlamadan.

Burada Kuzey Kürdistanlı devrimcilerin 1970’li yıllardaki o idealist kuşağın hakkını teslim etmemizin gerektiğine inanmaktayım ben. Birleşik Kürdistan’ı neredeyse tümü (Özgürlük Yolu geleneği hariç) temel düsturları olarak savundular. Bir de 1940’lı yıllarda Doğu Kürdistan’da Jêkaf örgütünün de bunu programatik olarak savunduğunu ve bunu sembolize etmek için ilk kongrelerini “üç sınırın” birleştiği bir noktada yaptığını bilmekteyiz.

Şimdi tüm buna bakarak, parça bütün diyalektiğini de göz önüne alarak belirtmeliyim ki, birleşik Kürdistan’a pratik anlamda çok yaklaştık ama ideal anlamında da uzaklaştık. Geçmişte görmediği ve pek de tanımadığı bu ülkeyi birleştirmek için yola çıkan idealist devrimciler kuşağı, yerini realist ve parçayı bütünden koparan bir anlayış hasıl olmaktadır.

Bugün bağımsızlığa en yakın parçamız olan ve çeyrek yüzyıldır Kürdistan güçlerinin egemenliğinde olan Güney Kürdistanımızın nasıl da kendi arasında yeni parçalanmalara sürüklendiğini görmekteyiz.

Trajik bir tablo.

Şimdi, dedelerinden-babalarından Mele Mustafa Barzani ve pêşmergelerinin anılarını duyarak yurtseverleşmiş bu kuşağın sizden bir şeyler bekleme ve kaygılarını iletme hakları yok mu?

Neden tüm Kürdistan’ı birleştirme idealine sahip bir siyasi programı geliştirmek adına değil de PDK ve YNK olarak birkaç yıl öncesine kadar “fifty fifty” bir ikili iktidar paylaşımı yaparak Güney Kürdistan’ı parçaladınız diyemez miyiz?

Üstelik buna “Stratejik İttifak” dediniz. Kime karşı? Belli ki oradaki ekonomik politik hayatı parsellediniz. Gorran ortaya çıkınca da bu ikili denklem bozuldu ve bu defa M.Gurk’un dediği gibi paramparça oldunuz.

25 yıldır ülkemizin o parçasını yönettiğiniz halde halen başkent Hewlêr dahil her yerde elektrik kesintileri, su kesintileri ve içme suyu kalitesini çözemez miydiniz? Küçük imalat sektörünü geliştirerek, tarım politikaları geliştirerek işsizliğe çare üretemez miydiniz? Neden Güney’in genç nüfusu oradan ayrılıyor? Neden halen “kadın sünneti” var? Neden halen kadın cinayetleri yaşanıyor? Neden halen çokeşliliğe kanuni izin var? Neden gazeteci cinayetlerimiz var? Neden oligarklarımız oluştu, bunların Hindistan’dan, Nepal’den, Bengal’den vd ülkelerden hizmetçi getirdiklerini soramaz mıyız? Rüşvet, yolsuzluk ve keyfiyetçiliği neden önleyemediniz?

Neden sömürgeci devletlerle bir araya gelebiliyorsunuz da kendi aranızda uzlaşamıyorsunuz? Parlamentomuzu niçin kapattığınızı sormak suç mu? Neden Güney’i TC ve İran’nın arkabahçesine dönüştürdünüz?

Birleşik Kürdistan idealimizi Güney’i de iki parçaya bölerek yaralamaya ne hakkınız var…

Sorular uzar gider böyle, öyle…

İşte bu, ideallerimizin tutkuyla işlenmesiyle ilgili bir konudur. Mümkünü zorken varetmeye çalıştık. Varken de yoketmeye çalışıyoruz. Demek ki gerçeğin, ideallerin ateşinde biçimlendirilmesi çok önemlidir.

Güney Kürdistan’ı hiç görmedim. Tıpkı o tıfıl talebenin saflığı misali…

Ama ülkemin sevgili parçasıdır. Halen umutlarımızı bağlamaya, ve umutlarımıza bağlamaya hakkımız var.

Ve şimdi, öyle tıfıl ve idealist bir genç kuşağın orada gidip parlamento binasının duvarına yağlı boyayla Kanigenig’deki o silik sloganı yazmasını isterim: “Yaşasın Bağımsız Birleşik Kürdistan!”

Tam da zamanıdır bunun!

Ülkemiz “Pirin”e dönmesin diye. Pirin’de ve tüm zindanlarda cehennemi yaşamışların ruhuna su serpilsin diye…

Kanigenig’deki o duvara o sloganı nakşedenlerdi onlar. Kanları boşuna akmadı demek için. Onlar ve onlar gibi olan herkesler için…

Ve biri de Deşta Herîr’den Harran’a koşmak istese…

Ve tekrar o naif talebenin ‘herkes aynı amaç için mücadele ediyor’ diye düşündüğü gibi olsun diye, ülkemiz ve halkımız adına…Kürdistan adına…