K.Kürdistan’da Sömürgeciliği Derinleştirmek

1492

M.MAMAŞ

Sömürgeci düzen “Hendek”lerle değil, 15-20 yıl sonraki Kürdistan’la savaşıyor.

Ülkemizin yeniden sömürgeleştirilmesi veya sömürgeciliğin asli boyutlarıyla derinleştirilmesi politikası radikal tarzda yürütülmektedir.

Hem de tam teşekküllü bir milli mutabakatla!

Sömürgeciliğin karakterine uygun askeri, iktisadi, siyasi zor ve ideolojik hegemonya aygıtları tam kapasiteyle sahadadır ve artık kent ve kasabalarımızın başımıza yıkılması da dahil her türlü katliamcı yöntemleri uygulamaktadır.

Buraya nasıl gelindi ve neden şimdi?

Adına “müzakere Süreci” denilen, İmralı Adası’ında tutuklu olan PKK lideri Abdullah Öcalan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan üzerinden yürütülen ve basına yansıdığı kadarıyla PKK/KCK yönetimiyle de örtük biçimde görüşülen, ama gelinen son savaş hali düşünüldüğünde akamete uğrayan bir olgu var. İçeriği ve kapsamı hiçbir şekilde halka açıklanmayan, kapalı devre “görüşme heyetlerinin” ve dar bir kadronun dışında kimsenin niteliği konusunda net bilgi sahibi olmadığı bu ‘sürecin’ her iki tarafı memnun etmediği aşikar.

Öyle anlaşılıyor ki, AKP hükümeti bu örtük müzakereciliği devlet içindeki iktidarını derinleştirip pekiştirmek enstrümanı olarak gördü  ve Kürt muhalefetini de bunun tahkim edici yapısı olarak değerlendirmek istedi. Devletin diğer klasik erki ise bu siyasetin çatallaşacağı günü sabırla bekledi gibi. Bu çatallaşma anında hem AKP’yi statükonun hizmetine mahkûm etmek ve hem de Kürt halkını sindirme fırsatını elde etmiş olacaktı.

HDP’nin yüzde 13 oy alarak secim barajını geçmesi AKP’yi olduğu kadar klasik devlet kurumlarını da rahatsız etti  ve bu ‘sürecin’ kontrolünün kaybedilme rizikosu bulunduğu gerçeğiyle yüzyüze kaldılar. İşin gerçeği, kontrollü biçimde HDP’nin barajı geçmesini istemişlerdi. Medya ve diğer bazı kamuoyu oluşturma yöntemleri vasıtasıyla bunu ‘tavizkar’ tarzda teşvik ettiler de diyebiliriz. Hatta siyaset kurucular bir sonraki seçimde HDP’nin yüzde 18 gibi bir oy alma ihtimalini dile getirmekteydiler.

İşte bu noktada çatallanma başladı…

AKP, HDP’yi devlet içindeki yükselişinin payandası yapma hesabı yaparken; klasik “laikçi” kanat ise AKP’yi bununla çelmeleyip sıkıştıracağı hesabına girdi. KCK/PKK ise bu durumu taleplerini arttırma fırsatı olarak gördü. AKP direnince kentlerde barikat savaşları taktiğiyle dengeyi kendi lehine döndürme yoluna gitti. Burada “laikçi” devlet erkinin de AKP’den kurtulmak sorunu olduğu ve zimnî bir denkleşmenin yaratılacağı düşünülmüş olabilir. HDP ise, bu ani türbülansta politika geliştiremediği gibi, doğru bulmadığı bir alana sürükletilmek istendiğini de düşündü gibi…

Herkesin yanıldığı ve birini diğeriyle aldatma siyaseti geliştirmek istediği bir noktada ‘devlet iradesi’ çoktandır hazırlığını yaptığı ‘Srilanka Planı’nı hayata geçirdi. “Hendek” bahanesini altın fırsata çevirme zamanıydı! Srilanka ordusu Tamil Ülkesi’ni yıkmaya dünden kararlıydı!..

KCK/PKK Yönetiminin “devletin bu kadar vahşileşeceğini beklemiyorduk” söylemi, bazı körleşmiş Kürt politik çevrelerinin yansıttığı gibi “danışıklı oyun”muşçasına telakki edilemez. Burada PKK/KCK’nin iç ve uluslararası konjonktörü yanlış okuduğu; Kürdistan’ın batısında sağlanan başarının TC devletine karşı benzer biçimde sonuçlanacağı ve küresel güçlerin konuya dahli olacağı ihtimali düşünülmüş olabilir. Devlet de “Hendek” sürecini bütün olan biteniyle izleyerek kendi tuzağına düşmelerini bekledi. Ve savaş artık başladığında ise onu durdurma veya yöntemini değiştirme fırsatı bırakmadı. Şehirler kuşatma altına alınarak ‘sabit cephe’ savaşına amenna dedi, dedirtti.

Güçler dengesi orantısızsa ‘sabit cephe’nin intihar demek olduğunu politik-askeri deneyimi olan herkes bilir. PKK’nin bazı yöneticilerinin “biz yanıldık” demesi bu realiteyle ilgilidir. Bir de uluslararası konjonktörü ve Türkiye bağlamını hatalı değerlendirdikleri açık.  NATO üyesi olan, Küresel sermayenin entegrasyonunda olan, Borsa ve Bankaları onlarda olan, serbest piyasa kurallarının işlediği ve son derece stratejik yatırım ve üs alanı olan TC gibi bir devleti şimdilik gözden çıkarmak gibi bir düşüncelerinin olmayacağını düşünemediler. Dikkat edin, K.Kürdistan aylardır yakılıp yıkılıyor ama dünyadan ses yok! Belki de 15-20 yıl sonra ihtimal hesaplarında olan bir duruma onları erkenciliğe zorlamak Kürtlere pahalıya patladı. Küresel güçler, bizim istemediğimiz bir anda ekseni kıramazsınız dediler. TC’ye de Ortadoğu planlarımıza fazla müdahil olma dediler…

Yazımızın başında dedik ki, sömürgeci düzen 15-20 yıl sonraki Kürdistan’la savaşıyor. Kürtler de 15-20 yıl öncesiyle!

Emin olun bu devlet bu zaman dilimi içinde Güney ve Batı Kürdistan benzeri bir sürecin adayı olduğunu bilmektedir. Şimdiden bu meselenin atar damarları olan yerleri vurmaktadır. Bu Roboski katliamıyla başlayan bir süreç. Kürdistan milli talebinin şahdamarları kesilmektedir. Nusaybin-Cizre-Şırnak üzerinden Hakkari’ye kadar olan damar;  Amed-Silvan-Lice ve çevresi iki şahdamardır. Buralar yıkım ve katliamla örselenmektedir ve iktisaden de yontulacaktır.

Burada boşaltılan her aileye bin lira kira yardımı, her aileden bir kişinin asgari ücretle işe alınması, ödediği vergi üzerinden esnafa para ödenmesi ve kentsel dönüşüm-kamulaştırmalar üzerinden halkın sosyolojik yapısı çırpılmaktadır şimdiden. Gündelik yaşamının fiziki şartları değiştirilip yeniden tesis edilmektedir. Bu yolla birkaç kuşak sürecek yoksullaştırmanın ve devlet erkine bağlanmanın altyapısı kurulmaktadır. Milli talebin kitlesi 15-20 yıl sonra politik olarak elimine edilmiş olarak karşımıza çıkabilir. En azından devletin tasarladığı bu.

Diğer bir sorun, “orta sınıflaşma” ve milli duruşta yarattığı hissizleşme gerçeğidir. Bu süreçte millet olarak bununla da yüzleştiğimizi düşünmekteyim. Bir kentimizde katliam ve yıkım yapılmaktayken bunu sanki farklı bir ülkede yapılıyor tarzında bir hissizleşme duygusuyla izleyen bir toplumsal duyarsızlaşma var. Bunda PKK liderliğinin yıllardır “bağımsızlık ve milli devleti” tukaka eden söylem ve teorilerinin yarattığı bilinç kaymasının da rolü büyüktür.

Sömürgecilik, geçmiş deneyimleri de göz önüne alarak bu savaşı yalnızca “iki askeri kuvvetin çıplak savaşı”na dönüştürmek için çabalamaktadır. Latinamerika deneyimlerinde, “iki askeri güç çıplak anlamda karşı karşıya geldiğinde” merkezi otoritenin başarılı olduğu bilinmektedir. Halktan soyutlanmış askeri mücadele devletin tam da istediği tarzdır. Üstelik bu yeni tarzda Özel Kuvvetleri sahaya sürmekte ve ölenlerin kendi toplumunda infial duygusu yaratmasını tolore edebilmektedir. Ve milli mutabakatını da dört dörtlük sağlamış durumdadır. Bakın MHP-CHP’yi üveyikler gibi kendi penceresine kondurdu. Hatta MHP’nin kongresini bile yargı yoluyla erteletti.

Bunun anlamı şudur; sömürgeciliği yeniden ve derinleştirerek tesis etmek!

Bu dengeyi Kuzey’de değiştirecek yegane olanak ise, Güney Kürdistan’ın bağımsızlık ilanı ve Güneybatı ile birleşmesidir. Buradan merkezi güç haline gelip uluslararası meşruiyeti arkalamak ve aynı zamanda itici bir moral kaynağına dönüştürmek suretiyle birleşik bir ülke politikası ve mücadelesi hazırlamaktır. Parti çıkarlarımızı ve alt iktidar heveslerimizi  milli egemenliğe vakfetme zamanıdır. ‘Türkiye’yi Demokratikleştirmek siyaseti’nden ‘Milli Taleplere’ dönme zamanıdır.