İSLAM’IN REFORMASYONU VE MODERNİZMİN KRİZİ

1184

M.MAMAŞ

Pozitivist dünya algısının “Çağ Değişimi” olarak adlandırdığı ve Karl Marx’ın da “Toplumsal Üretim Biçiminin Değişmesi” şeklinde formüle ettiği tarihsel değişim ve dönüşümler, genellikle helezonik süreçlerden geçen, yıkımlarla dolu bir büyük tarihsel yeniden yapılanmanın radikal kırılmasıdırlar. Her yeni dönem öncekini burgacından geçirerek onu aşar. Bu süreç, tarihin zaman içindeki durdurulamaz akışıdır. Durdurulamaz ancak yavaşlatılabilir ve yavaşlatılabildiği için bükülebilir de ama engellenemez. Bu yavaşlatma ve bükülme dönemleri eskiye dönüş veya onu koruma mücadelesi ile yeninin ilerleme veya altetme savaşımıarasında çatırdayan bir cehennemin yaşanmasına sebep olur. Kıyam, kıyamet ve kıyımlardan ilerleyen tarih, insan azim ve iradesinin müdahalesiyle kendi yeni zirvesine doğru tırmanır.

İnsanlık tarihinin yaşadığı tüm toplumsal üretim sistemlerinin birinden diğerine geçiş süreçlerinde korkunç katliamlar ve boğazlaşmalar yaşandığı gibi yeninin ilerlemeci iradesi unutulmaz direnişler pahasına kendi çağını muktedir kılsa da; yavaşladığı, tıkandığı ve büküldüğü her anda eski geri toplumsal sistemin çatışkılarını ve diğer tüm vahşi çatallaşmalarını yeniden üreterek yaşar.

Komünal toplumsal sistemden köleciliğe, köleci toplumdan feodaliteye ve kapitalizme geçiş dönemlerinde insanlığın vahşi katliamları ve trajedileri yaşanmıştır. Kölelerin yaşadığı vahşeti uygulayan imparatorluklar, aynı zamanda kendi çözücü tarihsel kuvvetini yarattıklarının elbette farkında değillerdir. Çünkü kuruluş dönemindeki heyecan yükselme dönemini tamamladığında yani kendi zirvesini yarattığında orada ataletle malul kendi yozlaşmasının etkisiyle körleşir ve tarih karşısında gericileştiği için tarihin yeni dinamikleri tarafından çeşitli müdahalelere ve yeni güçlerin akınlarına uğrar. İşte o anda kurulu düzene ait ne varsa baştan aşağı silkelenir: egemenlik ilişkileri, toplumsal sınıfların konumu, güç ve iktidar aygıtları, dönemin ahlakı ve felsefesi ve tabii bundan bağımsız olmayan din ve dinsellik anlayışları da bu minvalde saflaşır. Kopuş anı yaklaştıkça trajedinin tarifi de imkansızlaşır. Bütün egemenlik enstrümanları birleşerek cehennemî bir helezon oluştururlar. Eski Tanrılar, eski Kral ve İmparatorlar, eski Sultan ve Halifeler, hâsılı uhrevi güçler ile tahkim edilmiş dünyevi iktidarlar ile çağın yeni dinamikleri arasında akla ziyan, yaşayana ayan vahşet iklimleri yaşanır.

Köleci toplumun çözülme döneminde sadece köleler ve Roma’ın yoksullarının isyanları ve buna karşılık yapılanların ortaya çıkardığı sonuç, vahşetin sürekli yeni sınırlarına koştuğu değil midir? Tüm buna rağmen tarihin yeni dinamikleri müthiş bir çözücü dinamik olduklarını kanıtladılar. Eski egemenlik ilişkileri yenileri ile yer değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda eski tanrılar ile eski dinler de yenileri ile aşıldılar.

Feodaliter toplumdan kapitalizme geçiş dönemi olan “Ortaçağ”  belki insanlığın serüveninin en karanlık çağıdır. Tek başına “Engizisyon Mahkemeleri”nin yaptıkları; diri-diri insanları yakmaları,”Cadı Avı” gerekçesiyle muhalif insanları ve bilim düşüncesini yok etme ve karanlığı beyinlerde hâkim kılma çabalarına, bütün o zindan ve işkencelere rağmen tıpkı bir ışık patlaması gibi ortaya çıkan “Rönesans” ve buradan bir tayf gibi dünyaya dağılan “akılcılık/rasyonalizm”,”aydınlanma” ve “bilimsel düşünce” akımları ilerleyişini günümüzde de hala sürdürmektedir. Eski ile yeni arasındaki savaş, Kıta Avrupası’nda son muharebesini mezhep savaşları veçhesiyle ortaya yeni çıkan Protestanlık anlayışı ve Katoliklik arasında yaşamıştır. Belki de Feodaliteden devralınmış Hıristiyanlık dininin yeni üretici güç ve dinamikler karşısındaki ayrıcalığını koruma anlayışına karşı bir başkaldırıydı ancak yüzbinlerce insanın katledilmesiyle sonuçlanan boğazlaşmalardan sonra dini taassubun toplumsal düzenleyici rolü sona erdirilerek yerine laik toplumsal düzenlerin kurulmasına karar verildi.

Tabii, bunlar tarihin kasılma dönemlerindeki savaşlardır.(Burada,20.yy.’da ortaya çıkan “faşizm” ayrıca ele alınabilir fakat “faşizm” olgusu modernizmin kendi canavarıdır ve onu ayrıca ele almak mümkündür.)

Toplumsal ilerleme ve gelişme fikriyatına göre donanmış modernizmin, sistemin bu tür tıkanma anlarında kendini güncel açıdan yenileyememesi ve de ekonomik daralma ve krizlerin boğucu etkisiyle yaşanan sıkışma bu türden gerici boğazlaşmaların en önemli sebebidir. Kıta Avrupası’nın, Mezhep savaşları ile derin izler yaratan boğazlaşmalar yaşayarak adeta kan banyosuyla sosyal her dokusu öylesine yozlaştı ki, artık “Tanrı’nın yeryüzündeki iktidarını kurmanın”, yani bu söylemle gizlenmiş toplumsal egemenlik biçimi olan “din şeriatının” nasıl bir gözüdönmüşlüğe sahip olduğu görüldü ve artık modern yaşamın teolojiyi tasfiye ederek kendi bilimselliğine uygun toplumsal bir sistem kurmasının kaçınılmaz olduğu anlaşıldı. Din şeriatının kamusal düzenleyiciliği sona erdirilerek sadece birey ile inanç arasındaki kişisel alana sıkıştırıldı ve orada “pasifize” edildi.

Tıpkı siyasal iktidarlar gibi, din de zirveleştiği vakit ilk dönem heyecanını yitirerek durağanlaşır ve kendi saflaşmasını yaşar. Mezhepler, tarikatlar, tekkeler, Şeyhler vs. tıpkı amipler misali bölünüp çoğalarak alt kümelenmelerini yaratırlar. Böylelikle, ümmetçi evrenselliğin yerini zamanla cemaatleşme eğilimi şeklinde içe kapanmacı sektleşme formu alır.

Gelişmiş Avrupa toplumları yüzlerce yıl önce bu süreci yaşadılar ve buradan acı dersler çıkararak toplumsal reformasyonlarını ilerlettiler. Gelgelelim İslam toplumları bu süreci geç modernleşmenin sancısıyla daha yeni veya yeniden yaşamaktadırlar.

Bana göre bunun en önemli sebeplerinden biri, İslam’ın bunu yaşayacağı dönemde Haçlı Seferleri ile gelişen işgale karşı olağanüstü bir içe kapanmayla geçirdiği “düşünsel refleks kapanması”  veya “düşüncenin” “inancın” dünyasında kilit altına alınarak hapsedilmesi gerçekliğidir ki nitekim işgalin bittiği daha sonraki zamanlarda modern bilimlerin hakkını teslim etmediği kişi; “Evrim” gerçeğini Darwin’den yaklaşık 500 yıl önce keşfetmiş olan Âlimler Başkanı İbni Haldun; yine Şeyh Ahlatî ve O’nun öğrencisi ve belki de sosyalizmin ilk doktrinini ortaya koyarak bu uğurda büyük mücadeleler verip idam edilen Şeyh Bedrettin ve Mürşitleri ve keza Celaleddini Rumi gibi insan-doğa merkezli felsefeye sahip olan nice önemli tarihsel kişiliklerin; İslam’da, Avrupa’da yaşanan “Rönesans’ı” daha erken ve güçlüce yaşama durumu olabilirdi elbette.

Ama tarih maalesef aynı zamanda “ihtimaller mezarlığı” değil midir?

Şimdi, 21.yy.daki şu IŞİD/DAİŞ, El-Nusra, El-Kaide, Boko Haram, İran rejimi, Suudi Şeriatı, Taliban hareketi vs. şeriatçı güçlerin yaptıkları canilikleri anlamak için sözü geçen dönemlerde İslam reformasyonunun gerçekleşmeyişinin sebeplerini dikkatlice irdelemek gerekmektedir.

Diyoruz ki, Haçlı işgali içe kapanmaya yol açarak düşünceyi/bilimselliği “inancın zindanları”nda hapsederek sorgulamanın veya hesaplaşmanın eksenini kırmıştır. Kuzeyden Türk akınları ve özellikle Selçuklu ve daha sonra Moğol istilaları yeni yıkımlar yaşatıp bir iç arayış olasılığının önüne geçerek genel itibarıyla dış dinamiklerin iç dinamikleri yokettiği veya bastırdığı bir süreç meydana getirmiştir. Abbasi imparatorluğu da bu denklemde statükoyu bozmaya çalışmayarak, daha ziyade,Emevi rekabetini Kureyş aristokrasisinin o acımasız siyasal kültürüyle birleştirerek kendi içindeki modernleşme dinamiklerini de -eşitlikçi Babekiler örneğinde olduğu gibi -acımasızca yokedip reformasyonu engellemiştir. Daha sonraları gelişen Türk boylarının akınları iç dinamikleri iyice ezerek en son Osmanlı örneğinde görüldüğü şekliyle İslam’a ait Halifelik makamı da kendi yayılmacılığının ve talancılığının aracına dönüştürülerek Kıta Avrupasında yükselen yeni üretim biçimi olan kapitalizme karşı “İslam Sancağı” altında feodalizmin değerleriyle direnmeye çalışmış ama yüzyıllar sonra bile olsa çözülmekten kurtulamamışlardır.

Sonuç itibarıyla şunu belirtmek mümkün: Tarihsel İslam toplumları, bunca işgal ve akınlar karşısında yaşanan türbülansta bunlara karşı bilenerek reformasyoncu güçlerini ertelediler adeta.

Avrupalıların, günümüz gelişkinliklerini borçlu oldukları “Rönesans” ve sonraki modernleşmelerinin başarısının önemli bir sebebi, o sıralar yüzyıllara yayılan bu tür dış işgal ve akınlara maruz kalmamaları ve bu açıdan nispeten “dingin” şartlara sahip oluşlarıdır diye düşünüyorum.

Diğer önemli bir sebep de, modernizmin 21.yy.da kendini üreterek yenilemekte tıkandığı gerçeğidir. Kapitalizmin yükselişiyle ilerlemeci felsefeye sahip olan modernizmin, sistemin tarihsel ve fiziksel sınırlarını zorladığı bir eşikte düşünsel anlamda kasıldığı ve bu nedenle daha ileri bir toplumsal düzen formülasyonu geliştiremediği için modernizm dünyasında dahi cemaatleşme ve “New Age”(Yeni Çağ) akımları türü bir sektleşme yaşanabilmektedir. -Hatta o denli sapkın akımlar var ki, Nike marka spor ayakkabılarını giyerek toplu intiharda bulunup uzaylıların gelip kendilerini götüreceğine iman etmiş uçlaşmalar bile yaşanıyor.

Kendi içinde cemaatleşen ve tıkanan modernizmin bireyi dönüştürme dinamiklerinin felsefik anlamda köreldiğini söylemek mümkün. Halihazırda Batı toplumlarında ikamet eden binlerce genç cihatçının IŞİD/DAİŞ tipi terör ve canilik şebekelerine katılmasının bu konu ile alakası olduğu fikrindeyim. Bu kadar reaksiyon ve nefretin aynı zamanda modernizmin “hastalıklarıyla” doğrudan bağı bulunmaktadır.

Bu anlamıyla, “Batı Değerleri”nin yeniden sorgulanıp ele alınması zorunludur…

Acaba, “bireyi”  fetişleştiren ve onu toplumun temel taşı olarak gören yargımız, toplumun bütünselliğini hangi açılardan ihmal veya ihlal ettiğimizi sorgulayacak mıdır? Maddeyi atomlara ayırıp onu temel yapı taşıdır diye ayıklayıp maddenin bütünselliğini önemsemezlik edebilir miyiz? Madde atomlardan oluşmuştur ama bu bütünselliğin atomu aşan boyutu yok mudur? Toplum da bireylerden oluşur ama bireyi aşan bir bütünsellik vardır. İşte bu bağıtın modernizm tarafından yeniden tanımlamaya ihtiyacı olduğunu düşünmekteyim.

Ne kadar trajik de olsa, İslam toplumlarındaki bu geç modernleşme tepkisi ve şeriatçı güçlerin IŞİD/DAİŞ barbarlığının örneğinde görüldüğü gibi yaşanmakta olan kanlı helezona rağmen, umalım İslam toplumları tıpkı Avrupa’da yüzyıllar önce geliştiği gibi bir büyük “Rönesans”ın ve aydınlanmanın şafağında olsun. Din, İslam ağırlıklı toplumlarda bir toplumsal seçenek olarak tasfiye olacaktır ve tıpkı Avrupa’da gerçekleştiği şekilde bireyin kişisel tercih alanının dahi dışına itilecektir. Ve bu, modernizmin kendi yolunu yeniden genişletmesinin toplumsal ivmesiyle doğrudan alakalıdır.

Jose Marti’nin dediği gibi; “şimdi akkor zamanı, yakında yalnızca ışık olacak…”

Bu ışık, öyle görünüyor ki Yakındoğu’nun Kürdistan’ında patlayacaktır…

Umuyor ve diliyorum ki, Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan idealimiz aynı zamanda çağdaş dünyamızın yarınlarının yoldaşı olsun…

04.11.2014