İRAN, ‘Şİİ HİLAL’ VE ORTA DOĞU’DA YENİ KONUMLANMANIN İŞARETLERİ

285

M.MAMAŞ

Saddam Hüseyin ve BAAS Rejimi’nin devrilmesi fikrinin tartışıldığı Mart 2003 öncesi, Orta Doğu konusunda birikimi olan analistlerin birçoğu oluşacak boşluğu İran’ın doldurması tehlikesini sıklıkla vurguladılar ve bu alanda ciddi makaleler de yayınladılar. Pakistan’dan Lübnan’a kadar uzanan bir aks veya ‘Şii Hattın’ ABD’nin bölge politikasını hepten içinden çıkılamaz bir kaosun içine sürükleme riski yoğun biçimde işlenmişti. Oluşan boşluğa İran’ın yerleşmesi ihtimali korkunç yeni bir senaryoyla karşılaşmak anlamına gelecekti. Bu, Körfez Ülkeleri ve özellikle İsrail için kabus senaryosu demekti. Kısacası, Saddaam’ın devrilmesi projesi masada tasarlandığı gibi sonuçlar yaratmak yerine İran’ı bir Frankeyştan’a da dönüştürebilirdi.

Suudi’nin önderliğini yaptığı Körfez Ülkeleri o dönem bu tehlikeyi pek de yakıcı bir sorun olarak telakki etmediler. İran’ın ABD ve Batı ülkeleri tarafından sıkı bir amborgu ve diplomatik izolasyonla kuşatılmış olması gerçeği kendilerini önemli ölçüde güvende hissetmelerini sağlıyordu. Özellikle ‘Bush Doktrini’ çerçevesinde tüm bölgenin ‘demokratize’ edilmesi politikası ve Suudi’de de ‘üst yapı restorasyonu’ tarzınsa ‘saray değişikliği’ gibi bir reformasyonun gerektiği söylemlerinin ‘neo-con’ kuruluşlarınca dile getirilmesinin Bill Clinton yönetimi döneminde sönümlenmiş olması bunu aktüel bir tehdit olarak görmemesi sonucunu güçlendirmişti. Malum, O yıllarda dağılan Yugoslavya Birliği ve Sırbistan merkezli savaş ve kanlı boğazlaşmaya odaklanmış AB işin içinden çıkamaz haldeydi ve Güneydoğu Avrupa’nın (Eskiden Balkanlar denilirdi) güvenliği kanamalı haliyle sıcak bir savaş konusuydu. Bundan dolayı mahut ‘Bush Doktrini’ rafta iyice tozlanmıştı. Tüm Batı bu bölgeye odaklanmıştı. Suudi ve ‘ecdat toprağı’ hamasetiyle kavrulan Türkiye de! Sonuçta ABD Nato kanalıyla müdahale etti ve ‘insan hakları, kitlesel kıyım, hatta kitlesel göç, afet’ vb gerekçelerle bu tür müdahalelerin yapılabileceğini ilan eden ‘Clinton Doktrini’ dünyaya duyuruldu ve ‘Ruanda’daki soykırıma müdahale etmemekle hata yaptıklarına’ dair kenar notu da iliştirilerek…

Bunca hengamenin içinde Suudi ve Körfez Ülkelerinin ‘İran’ı aktüel bir tehdit’ olarak okuması kolay mıydı? Ama bölgeyi ve toplumsal fay hatlarını iyi bilen uzmanlar aralıklarla da olsa İran ve Şii aksı dillendirmeyi sürdürdüler. Saddam’ın devrilme planlarının yapıldığı günlerde ve devrildiği günlerin o yakıcı yoğun gündemi altında olsa da bu rizokoya işaret edilmektiydi. Ancak Suudi ve Sünniland’ı kanlı düşmanları Saddam’ın devrilmiş olmasının coşkusunu ve keyfini yaşadıklarından halen de bu algıyı rasyonel bulmaktan uzaktılar. Irak’ta nasıl bir siyasi yapının kurulacağı belirsizliği ve savaşın yarattığı kanlı kaos halen sürüyorken oluşacak petrol açığından istifade duyargaları depreşen Suudi’ye kim ‘İran ve Şia’ tehlikesini anlatsındı.

Saddam’ın devrilmesinden sonraki hercümercin içinde bu konuya dikkat çeken ilk resmi beyenat Aralık 2004 tarihinde Ürdün Kralı Abdullah’ın ağzından çıktı. “ İran’dan başlayan, Irak’ı kapsayan ve Suriye üzerinden Lübnan’a kadar uzanarak Sünni ülkeleri kuşatan bir ‘Şii Hilal’in oluştuğu” tehlikesini dile getiren Kral Abdullah’ın bu uyarısı seraptan uyanmak istemeyen Suudi için ‘gıcık edici’ bir açıklama olarak göründü denilebilir. Daha sonra Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in bu meyanda söylemleri ve ilginçtir Suudi Dışişleri Bakanı’ın bile bu kaygıyı paylaşan söylemleri yine de ikna edici olamamıştı. Bu yıllarda Irak’ta ‘Sünni-Şii’ çatışması tüm yıkıcı vaziyetiyle derinleşmekteydi ve yıllar geçtikçe derinlik kazanmaktaydı. Bu ortamda Kral Abdullah’ın uyarısı dikkate alınmadı. Hatta İran’la Körfez Ülkelerinin ilişkisi ‘yalancı bir bahar’ havasına da girmişti. Zira 11 Eylül Saldırısından sonra ABD’nin “Önleyici Saldırı Konseptine” geçmesi ve Afganistan’a müdahale etmesi, beklenmedik biçimde İran’ın da kendisiyle işbirliği yapması bu ‘yalancı baharı’ iyice renklendirmekteydi.

Daha sonraları Suudi Prens El Faysal; “Yüksek sesle söylememe müsaade ediniz: Bir ‘Şii Hilal’ hayal etmek ya da bundan korkmak yerine, İran ile birlikte Irak’tan Lübnan’a uzanan ve Suriye’nin önderlik ettiği, Filistin’in de yer bulduğu bir ‘Verimli Hilal’i hep beraber oluşturabiliriz” demekteydi.

Ürdün Kralı’nın “Şii Hilal” uyrısını boşa çıkarmak nispetiyle Amerikalı arkeolog James Herny Breasted’ın geçmişte yaptığı tanımından yola çıkarak ‘Verimli Hilal’ vurgusuyla anti-tezini sunmuş oldu. Abudabi’de gerçekleşen Körfez Ülkelerinin Güvenlik ve İşbirliği toplantısında konuşan Prens Faysal; “İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın Cumartesi günü Suudi Arabistan’a yaptığı ziyarette “iki ülkenin Irak’taki mezhep çatışmalarıyla Lübnan’daki mezhep çatışmalarının alevlerini söndürmeye karar verdiğini” açıkladı ve “İşte bu yüzden İran’ı tarihi bağlar ve ekonomik çıkarlarla bağlı olduğumuz dost ve komşu bir ülke olarak kabul etmeyi tercih ediyorum” demekteydi.

27 yıl Suudi İstihbarat teşkilatını yönetmiş Prens Faysal’ın bu açıklamaları herkesi ‘rahatlatarak’ Ürdün Kralı Abdullah’ın İran’ın ‘Şii Hilal’ uyarısını güçten düşürmüştü. Oysa, tüm bu yanılsamanın İran’ın zaman kazanmak, hazırlık yapmak ve değişen denklemin boşluklarına yerleşmek planının sinsi bir parçası olduğu yakın zamanda anlaşılmış oldu.

Suudi’nin seraptan uyanması, ABD’nin öncülüğünde Almanya’nın da dahil olduğu BM Daimi Konseyi’nin İran’la ‘Nükleer programı’ konusunda anlaşmaya varmasıyla oldu. Suudi infial düzeyinde resmi tepkiler verdi. “Verimli Hilal”in hasatı tam bir hayal kırıklığı ve şok yarattı. Nükleer programı konusunda Batı ile anlaşan İran rahatlamış, Şii Irak yapısını kazanmış, Yemen’de Husileri harekete geçirmiş, Suriye’ye dahil olmuş ve Rusya ile işbirliğinde epey yol almış duruma ulaşmıştır. Şii bir aks yaratmayı başaran İran bunu Rusya ittifakıyla perçinleyerek, Batı bloku ile Doğu bloku arasındaki hegemonya mücadelesinde meydana gelen çelişkilerin oluşturduğu her boşluğu kendisini tahkim etmek için ustaca kullanıyor. Orta Doğu’da inisiyatifi güçlenen İran şimdi ciddi bir endişe kaynağıdır.

Tarih boyu toprakları dışında bir savunma dış çeperi oluşturarak kendisini korumuş İran için bu aks veya ‘Şii Hilali’ en önemli savunma stratejilerinden biridir. Bunun kordonunu genellikle güneyinde ve Yukarı Mezopotamya’da kurmuştur. Bu İran’ın stratejik derinlik alanıdır. Tarihte bu derinliği kendi kuzeyi olan Orta Asya coğrafyasında kurmayı başaramadığından buradan işgal edilmesi daha kolay olmuştur, Kurmayı başardığı bu coğrafyadan işgal edilmesi ise çok daha zor olmuştur. Bu nedenle bu çeper kırılmadan İran’ı kontrol altına almak bir hayli zordur.

Kral Abdullah’ın dile getirdiği ‘Şii Hilal’ bu nedenle parçalanmak zorundadır. Güçlenen İran’ın Şii hattı Ürdün’ün kuzeyinden İsrail’e kadar olan bölgeyi muhasara altına almak anlamına gelir ki ABD ve Batı blokunun buna izin vermesi düşünülemez. Rakka ve oradan Golan tepelerine kadar bir hattın oluşturularak yeni bir güvenlik kuşağının zarureti buradan ileri gelmektedir. İran’ın Şii Irak üzerinden Suriye Nusayri iktidarına ve Lübnan’a uzanan karasal bağlantısı buradan kesilerek ‘Şii Hilal’ ortadan parçalanmaktadır. Ve bugünlerde İran’a müdahale seslerinin yükseldiği ortamda bir ‘İslam NATO’sunun kurulacağı, Suudi’nin 300 Milyar Dolarlık silah alımı yapacağı (Suudi’nin 650 Milyar Dolar rezervi olduğu düşünüldüğünde, olası bir kapsamlı savaşta geriye kalan parası miktarınca borçlanması da var) vb gelişmeleri İran’ın sıkı bir kuşatmaya uğrayacağının işaretleri olarak okumak mümkün.

Bu kuşatma Şii aks parçalanmadan başarılı olabilir mi? Şiiler İran güdümünde ve yekpare bir kuvvet olarak bırakılabilir mi? Veya tüm Şiiler İran’a mı bırakalacak ve benzeri sorular aklımızda gezinip durmaktadır.

Şii nüfus oranı Lübnan’da %30, Bahreynde %70, Kuveyt’e %30, Katar’da %20, Birleşik Arap Emirlikleri’nde %15, Suudi Arabistan’da %5, Suriye’de %10 Yemen’de %35 ve Irak’ta %65’tir. Toplam İslam Nüfus içinde yaklaşık %12 civarındadır. İran’ın tüm bu Şii nüfusu mobilize etme gücü olup olmayacağı tartışması bir yana, Şiilerin bulunduğu her yerde en yoksul halk tabakasını temsil ettiği de ayrı bir sosyal dram gerçeğidir. Orta Doğu Şii yoğunluğunun en yüksek olduğu ülke Irak’tır ve aynı zamanda İran’la doğrudan karasal bağı mevcuttur. Yine ‘Şii-Sünni çelişkisinin’ en tarihsel ve en kanlı örneğinin yaşandığı ülke yine Irak’tır. Halifeler dönemi ve sonrası boğazlaşmalar tarih boyu hiç kesintiye uğramadan Saddam Hüseyin dönemine kadar geldi. Mam Celal Talabani, “Saddam bize her türlü zulmü yapıyordu ama Şiilerin ağlamasına bile izin vermiyordu” derken bu vahşetin dramatik boyutuna dikkatlerimizi çekmişti.

Tarihsel açıdan Şiiliğin merkezi Irak’ın Necef kentidir. Ancak İran’da Humeyni güçleri iktidara geldikten sonra İran’ın Kum kentini Şiiliğin merkezine dönüştürdüler. BAAS zulmünden kaçan Şii Irak uleması İran’a sığınmak zorunda kaldıklarından zamanla Necef’in kilit önemi zayıflamıştır. İran dış politikasının doğrudan uzantısına dönüşerek Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra da İran’ın baskın bir nüfuz alanına dönüşmüştür. Hatırlanacağı üzere ABD ve Koalisyon kuvvetlerinin ilk çıkarma yaptığı Basra bölgesindeki Um Kasr’da Şii milislerin şiddetli bir direnişi olmuştu ve sanırım İran’ın alttan müdahalesiyle bu direniş sonlandırıldı. Zira Saddam’ın devrilmesinin Şii kartını güçlendireceği biliniyordu. İran hem nüfuz alanını güçlendirecek ve hem de Batı ile pazarlık ve işbirliği şansını arttıracaktı. BAAS Rejiminin devrilmesinden sonraki yıllarda aslında Irak Şiileri blok halde ‘İrancı’ bir çizgide değillerdi. Irak merkezli Şii anlayışına yatkın küçümsenmeyecek bir eğilim de vardı. Fakat Sünni direnci ve mezhepsel saldırılar İran eğilimini öne aldı diyebiliriz. Özellikle Maliki döneminde İrancı olmayan Şii eğilim büyük ölçüde etkisizleştirildi. IŞİD’in ortaya çıkmasından sonra ise İrancı eğilim hepten güç kazandı ve İran artık milis kuvvetleri ile doğrudan sahada yerini aldı. Hem Irak’ta, hem de Suriye’de.

Obama Yönetiminin İran’la nükleer program anlaşmasını bir ‘hata’ olarak değerlendiren Trump yönetimi Ürdün ve İsrail’in kaygılarını da dikkate alarak ve Şii aksı hegemonya mücadelesinin bir enstrünmanı olarak kullanan Rusya’nın ABD planlarını akamete uğratma hamleleri dikkate alınınca İran ve ‘Şii Hilal’in parçalanması gerektiği kolaylıkla anlaşılacaktır. ‘Verimli Hilal’ anti-teziyle konjontürü yanlış okuyan Suudi’nin bu müdahalenin en şehvetli savunucusuna dönmesi ise Rakka ve Musul’un alınmasından sonra IŞİD’in tasfiyesiyle İran’ın mevzilerini derinleştirek kendisine yöneleceği düşüncesi yatıyor. Ne de olsa 1400 yıllık süren bir savaşın iki merkezinin kadim kini ve öfkesi hiç dinmedi!

Fakat ABD’nin İran kuşatmasında veya olası müdahalede Suudi’nin tasarladığı tarzda bunu ‘Sünni-Şii’ savaşı muhtevasıyla gerçekleştirme biçiminin zayıf bir ihtimal olduğunu belirtmek de mümkündür. Bu muhtevayla yapılacak bir müdahalenin Hindistan, Pakistan’dan tutun da tüm Orta Doğu’da kontroldışı bir sivil hesaplaşmaya dönüşmesi ve kanlı bir bataklığa dönüşmesi de tercih edilmeyecektir. Aynı şekilde Kafkasya’dan tutun da Orta Doğu, Afrika ve hatta Avrupa’da büyük bir belaya dönmüş olan ve Suudi’nin kaynaklık ettiği bir ‘Sünni, Selefi’ akımın öne çıkarılması da sorundur. Daha çok Mısır’ın liderlik yapacağı, Ürdün’ün önemli rol alacağı, Kürdistan’ın da önemli bir rolünün olacağı ama Suudi’nin maliyetini göğüsleyeceği yeni bir paktın oluşmakta olduğu gözlemleniyor. Suriye’nin Rakka ve Halep merkezli iki Sünni İktidar ve Rakka’dan Golan’a kadar bir kordon. Rusya’yı Suriye’de İran etkisini ortadan kaldırmaya ikna etmek ve zamanla Lübnan’da da bunu realize etmek. Belki Irak Şiilerinin İran etkisinden alınması ve ‘çoklu iktidarlara’ dönüştürülmesi de gerçekleşebilir. Yakın zamanda Basra Eyaleti’inin Merkezi Bağdat İdaresi’nden ayrılmak için resmi olarak başvuru yapmış olduğunu bir kenara not edelim.

İran’ın bu dış savunma çeperi kırıldıkça kuşatma sıkılaşacaktır. Genişletilmiş Orta Doğu Projesi (GOP) bu aşamaya gelmişken İran’ın bölgede güçlenmesi ve ABD-Batı blokunu topal vaziyete getirmesine izin vermesi düşünülemez. GOP’nin temel hedeflerinden biri ‘Siyasal İslam’ın tasfiye edilmesidir. Bileşik kaplar misali ‘Sünni’ olanı boşalttığınızda ‘Şii’ olanın, ‘Şii’ olanı boşalttığınızda ‘Sünni’ olanın doldurduğu bir mekanizmanın oluşmasına müsaade edilmeyecektir. Özünde aynı sonucu yaratan bu döngü tercih edilmeyecektir. Tüm Orta Doğu seküler yaşam temelli ve kapitalist yeniden yapılanmanın muhtaç olduğu nitelikli pazar ve güvenlik anlayışına göre dizayn edilecektir. İran da Suudi de bundan nasibini alacaktır…

19.05.2017