“İç Savaş” ve Kürdistan

1911

M. MAMAŞ

Son dönemlerde toplumsal algımızda gezdirilen ve hassas kimliksel sinir uçlarımızı şoklayan bu yeni  “savaş hayaleti”, egemen küstahlığı ve nihilist tehditkarlığıyla tarihsel hafızamızı yoklatarak gündelik hayatımıza emdirilmektedir. Üstelik doğrudan merkezi otoritenin en tepesinden halka, “ekmeğinize kan doğrarım” cinsinden ve o kadar da soğukkanlılıkla!

Bir tehdit, ama inceden de manipülatif!

“İç savaş” tehdidi Kürtlerden ziyade, Türk toplumuna dönüktür. Kürdistan zaten katliam ve yıkımla hurdahaş edilmektedir ve tepeden tırnağa militarist hazzın ve sadizmin tüm örnekleri gözlerimizin içine alenen sokulmaktadır. Böyle bir kıyımın ortasındaki halkı “iç savaş”la tehdit etmek rasyonel olamayacağına göre bu bizim için sadece manipülasyon olabilir.

Aslında yaşadığınız savaş değil denilmektedir. Gerçeklikten soyutlanmış yapay bilinç oluşturulması böyle bir şey olsa gerek. Gerçek kanayan savaş, Kürtler için “iç savaş hayaletiyle” aldatılmaktadır.

Türk toplumunun çağcıl /modernist kesimi ise bu tehdidin doğrudan muhatabıdır. Dinci siyasal iktidar, seçmenini iktidar olanaklarını da kullanarak ajite edip saflaştırmış durumdadır. İktisadi ve siyasi anlamda imtiyazcı politikalar izleyerek bağımlı yeni bir sosyolojik alan açmış ve buradan kemikleştirmekte olduğu tabanla kendi toplumsal yapısını bir hesaplaşma noktasına sürükletmektedir. Kendi kitle tabanının ruhi şekillenmesi ve siyasal algısı ‘esnaf işi’ tutumdan tüm toplumsal hayata hükmetme ve dinsel-muhafazakar yaşam tarzını hegemon kılma motivasyonuna ilerlemektedir. Bu sıkı mobbing uygulamasıyla toplumun tüm sinirsel yapısı bu yüksek voltajla depreşiyor. Ve yüzyıldır çağcıl yaşamın rehavetiyle yaşayan modernistler derin kaygı ve panik havasına çoktan girdiler.

Kürtlerin de bu kaygılarına müşterek olmasını arzuluyorlar.

Modernistler son yüzyıldır ilk defa bu kadar çaresizleştiler. Bu çaresizliğin en önemli sebebi, kendi yaşam tarzlarının garantörü olarak gördükleri Ordu ve benzeri devlet kurumlarının kendilerine ‘ihanet’ ettiklerini, kendilerini yalnız bıraktıklarını ve kaygılarını paylaşmadıklarını anlamış olmalarıdır. CHP’nin de aynı vurdumduymaz sarhoşlukta boğulduğunu ve kendilerine yabancılaştığını görüyorlar.

Üst yapıya dayalı modernizm projesi Türkiye’de çöküyor. Bu enkazın altında ezilme korkusu hiç de küçümsenemez bir raddeye geldi.

Bu kesimin iki önemli handikapı var;

Birincisi, modernizmin kaynağı olarak Kemalizmi referans almasıdır. Ondan önceki köklerini kaybetmiştir. Bu yüzden kadük ve hastalıklı, sakatlanmış bir modernizm algısına sahiptir. Aynı zamanda bu, Türk uluslaşma mantalitesinin sakatlığıyla ilgilidir. Oysaki sağlıklı modernleşme hareketini Şeyh Bedrettinlerden, Baba İshaklardan vd. insancıl, evrensel damardan devşirmiş olsaydı belki bu mahşer saatini yaşamayacaktı. Ve belki kıyımcı ve asimilasyoncu Kemalist uluslaşma tarzı yerine, bugün yok ettikleri ve tehcir ettikleri Ermeni ve Rumları bu topraklarda yaşatabilseydi, kim bilir belki de muazzam bir örnek model de geliştirebilirlerdi. Ancak, Kemalizm tüm bu damarları koparttığı için şimdi bu hastalıklı kaynağa yaslanmak durumunda kalıyorlar. O nedenle hem marazi, hem de çaresizdirler denilebilir.

İkincisi, bu marazi uluslaşma ve modernleşme nedeniyle Kürdistan’a da inkarcı ve imhacı aynı mantıkla bakmaktadırlar. Kendini güçlü hissettikçe bu tutumunu sürdürecektir. Zayıf hissettikçe de tavizkar davranacaktır. Ama iş kaybetme sürecine ve kanlı hesaplaşmalara girdiğinde bu fırsatçı karakterini sürdürme şansı var mıdır?

Bu hesaplaşma vakti hızla yaklaşmaktadır. Yüzyıldır gizliden gizliye biriken kin ve garez AKP iktidarıyla sosyolojik mağmaya dönüşerek artık habis bir ur misali patlama sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu süreci erteleme veya tolore etme marjı her geçen gün azalmaktadır. Hal böyleyken, bütün dış politika cephelerinde yenilmiş ve dünya politikasında yalnızlaşmış bu siyasal iktidarın faturayı “iç savaş” tehditiyle halkına ödetmek isteyeceği ciddi bir olasılık olarak gözükmektedir. “Benden sonrası tufan” demektedir. Aynı biçimde modernistler de bu tufanın sonları olacağını anlamış durumdadırlar. Ve eskiden olduğu gibi bu sorunun üst yapıda çözülme ihtimali de yok diye düşünmektedirler.

Geriye sokak kalmaktadır.

Bu olasılık gerçeğe döndüğünde Türk toplumu asla eskisi olamayacaktır. Merkezini kontrol altında tutmak isteyen devlet gücünü Kürdistan’da kaybedecektir. Çağcıl yaşam idealini sokakta savunacak olan kitle mutlaka Kürdistan halkıyla doğal bir ittifaklanmaya veya paralelliğe girecektir.Tıpkı Suriye ve Irak’ta yaşandığı haliyle…

Ortadoğu’da “Yeni Ortaçağ” karanlığı ve barbarlığı siyasi/idari sınırları aşarak doğrudan yaşam tarzlarının kılcal damarlarına kadar yayılmış bulunmaktadır. Çok daha derin ve sarsıcı bu alanda kanlı boğazlaşmalar bütün yaşam formlarını girdabına alarak “Tanrı’yı kıyamete zorlama” anlayışıyla, çağcıl yaşam formlarının dünyevi hayatlarının kanlı hesaplaşmasına dönüyor, git gide…

Kürdistan güçleri, kendi topraklarını özgürleştirip kontrol altına aldıkça bu çağcıl yaşam kültürünün hem moral kaynağı ve hem de üssüne dönmektedir. Türk Toplumundaki olası “iç savaş” veya benzeri bir süreçte tıpkı Batı Kürdistan ve Güney Kürdistan örneğinde görüldüğü gibi bir sürecin daha da gelişkin biçimleriyle yaşanması muhtemeldir. Zira Türk modernistleri için yaşam tarzlarını kaybetmek, Kürdistan’ı kaybetmekten daha önemli duruma gelecektir.

Burada şu noktanın altını çizelim; Kürdistanlılar programatik anlamda ve pratik değerde birinci öncelik olarak kendi topraklarında egemen olmalıdırlar. Bu süreçte ezen ulus halkının çağcıl damarının da kendisine akmasına önem vermelidirler. Kendi toprakraklarında egemen olmayı düşünmeden bu kesimle geliştireceği her stratejik ilişkilenme Kürtleri iç iktidar payandasına dönüştürecektir.

Diğer bir şey de şu ki, ulusal bağımsızlık mücadelesi yürüten öncülerin ve siyaset kurucuların mutlaka evrensel bir bakış açısıyla konulara yaklaşması da gerekmektedir. TC sömürgeciliğine karşı çıkarken, totalcı bir mantıkla tüm Türk halkını düşman addeden maksimalist bakış açısı da doğru değildir. Ulusal haklarımızdan ödün vermeden, evrensel kimliğimizi de kaybetmeden pekala devrimci sosyalist politikamızı geliştirebiliriz.

Dedik ki “iç savaş” Türk toplumunun kendi savaşı olacaktır. Evet öyle, ama Türkiye’de yaşayan Kürtlerin hangi tarafa dahil olacağı konusunda son derece endişeliyim. Dinci muhafazakar cephenin buradaki Kürtler içinde ciddi ölçüde örgütlü olduğunu düşünmekteyim. Bunu bir kenara not edelim ve düşünelim derim…

Kürdistan’da ise bu son katliam ve yıkımla beraber oradaki sosyoloji ile oynanacaktır. Yurtsever kitle seyreltilerek içine dinci ve işbirlikçi kitle serpiştirilecek ve cemaatler, vakıflar ve benzeri kuruluşlar üzerinden yeniden yoksullaştırılan bu kitleye sızılacaktır. Buradan sömürgeci düzenle yeni bağları kurdurulacaktır. Zaman içinde Fırat’ın batısındakine benzer bir kitleye dönüştürmek isteyeceklerdir. Zaten hâlihazırda Urfa merkezden başlayıp Kızıltepe’ye kadar uzatılan yeni bir modelleme var. Birazcık iktisaden geliştirildiğinde sakince duran ve verili durumu kerhen de olsa kabullenen bir kitle çalışmasının sonucu! Bunu daha içerilere, Botan’a doğru uzatmak istemektedirler. Yeniden sömürgeleştiriliyoruz. Yeni iktisatla ve işgalle…

Ama hep böyle mi gidecek?

Güney ve Batı Kürdistan statüsünü elde ettiğinde ve birleştiğinde bu tablonun onların arzusuna göre düzenlenmesi imkânı kalır mı?

Belki de Irak ve Suriye’deki gibi  ‘3 devletli devlet’ sistemi burada da yakındır…

“İç savaş çıkarsa ezer geçeriz” diyenler dün, ‘akşama Şam’da kahvemizi içeriz. Emevi camiî’nde akşam namazımızı kılarız’ diyenler değil mi? Şimdi her yerde yeniliyorlar, ‘iç savaş’ta da yenilirler…

Savaşta kimse kendisinin efendisi değildir.

17.06.2016