“Hendek Savaşı” mı?

1556

M.MAMAŞ

7 Haziran Seçimleri sonrası Kürdistan’da başlayan yeni savaş kampanyasıyla sömürgeci zor ve şiddet aygıtı zincirinden boşaltılmışcasına şehirleri yıkmaya, Kürt halkını “sokağa  çıkma yasakları” yoluyla adeta karantinaya alarak  ev ev, sokak sokak katliamların girdabına alarak sömürgeci egemenliğini yeniden tesis etmektedir. Egemenliğin yeniden tesis edilmesinin öncelikli şartı elbette direnme ve karşı koyma iradesinin yok edilmesidir. Kürt gençliği tarafından kurulun barikat ve kazılan hendekler, Türk devleti tarafından Kürt halkını cezalandırma fırsatı olarak görüldüğü gibi, muazzam askeri gücünü kusturarak yeniden boyunduruk altına alma ve uslandırma taarruzuna dönüştürülmüştür. Kavram bükümcüler, “ hendek çatışması” şeklinde son derece tolerasyonlu bir tanımlamayla hem sömürge-sömürgecilik çelişkisini seyrelten ve hem de merkezi otorite ‘aşırı uçları’ törpülemekle mükelleftir gibi tarafgir ve bir hayli de cilveli nazlı bu  gamzeli ifadelendirmeyle  bir algı oluşturdular.

“Hendek Savaşı”, ağacı gör ormanı görme demek gibi bilinç dünyamıza sızdırıldı. Hem de uzman işi bir anjiyo yöntemiyle. Buradan bakmaya başladığımız anda onların locasından görüyorsunuz demektir. Görmek belli bir süre sonra temaşaya ve o da zamanla kendi tarafını suçlamaya dönüşecektir. En kötü ihtimalle seyirciye döneceksiniz. Şu anda bu her iki durumu da Kürt politik çevrelerinde gözlemlemek mümkün.

Gerçekte olan biten nedir?

Sorun kazılan hendekler olsaydı normal egemenlik ilişkilerinde vaka-ı adliyeden bir sorun olurdu ve üstelik Cizre ve diğer yerlerde belki de 10 yıldır bu hendekler ve protestolar zaten rutinleşmiş bir durumdu. Rutini kanıksar veya kanıksamayız ancak sömürgeci egemenlik mutlaklık üzerine kuruludur ve bu rutini bozmak suretiyle rüştünü her zamanki yöntemiyle kanıtlamak için konjonktürü uygun görmüş, hatta konjonktürü yönetme fırsatı olarak değerlendirmişlerdir. Biz ağaca bakarken, onlar tüm ormanı ateşe verdiler.

Bu durum doğrudan sömürge-sömürgeci çelişkisiyle ilgilidir ki, Ortadoğu’daki yeni savaşın yarattığı kırılmaların Kürdistan denklemine etkisiyle ve en büyük toprak parçamız olan K.Kürdistan’ı ilhak etmiş  bu devletin milli kabusu  olan Kürtlerin siyasi kazanım elde etme endişesi ortalığı cehenneme çevirmesine yetmiştir.

Bu kırılmayı doğru okumamız için;

  • Türk devleti, 7 Haziran Genel Seçimleri’nde Kürtlerin %13 oy alarak 80 vekillik çıkarmış olması karşısında afallamış, nispeten rahat koşullar oluştuğunda Kürt hareketinin serpilip yayıldığını ve damarını güçlendirdiğini kavradı. Aslında bu, ekonomik ve kültürel egemenliğinin avantajlarını kullanarak ‘barışçıl yoldan’ siyasi asimilasyon ve entegrasyon kudretini sınadığı ama istediği neticeyi alamadığının kanıtıydı. Kanıtları silmek yerine ortamı yok etmeye karar verdiler. Mitinglerin bombalanması ve onlarca insanın katledilmesi bir daha çıtalarının aşılmayacağının ilanıydı. Artık bu alan devletin belirlediği kontenjan miktarınca doldurulacak ya da fiziki güçle engellenecektir.

 

  • Rojava Kürdistanı’nda YPG’nin destansı mücadelesinin hem uluslararası kamuoyunda hem de yeni Kürt jenerasyonu üzerinde yarattığı motivasyon bu kirlenmiş Ortadoğu coğrafyasında yeni bir aydınlık yüz ve ruh yaratmış, dünya aklını bu yükselen yıldıza haklı olarak taktı ve yeni Kürt jenerasyonunda “ben, ben olmalıyım” duygusunu hakim kılmıştır. Bu, Kobani ruhudur! “Türkiyelileşme” tezlerinin de çöktüğü yerdir. Zatendir ki bu müflis “Türkiyecilik” politikaları hem devletin hem de Kürtlerin hayalkırıklığıdır. Kürtler egemenlik sistemine entegrasyonla dahil olmak isterken, devlet de amiyane tabirle soyunun dedi. Bütün milli gerekçelerinizden ve kolektif taleplerinizden…

 

 

  • Kobani ve Rojava ise Kürde ayağa kalkma ruhu taşıdı denebilir. PKK liderliği burada yeni bir özgüven kazanarak sadece bölgesel denklemde değil, uluslararası sahada da kendine yeni bir alan açtığının farkındadır. Artık Türk parlamentosunda yeni Anayasa’nın virgülleri ve noktalı virgülleri peşinde koşan bir “Türkiyelileşme” siyasetini kovalamak yerine daha çok toprak üzerinde egemenlik inşa etme yönelimine girecektir kanaatindeyim. Rojava deneyimi buna örneklik edebilir. Böyle bir kırılmaya doğru açılan bu gidişatı görmek lazım.

 

  • Kürdistan’daki son saldırı dalgasıyla yaşanan yıkımla hedeflenen en temel noktalardan biri de Kürtlerin gündelik yaşam ekonomisinin yok edilerek sefalete sürükletilmesi ve birkaç kuşak sürecek süreklileştirilmiş yoksulluğa mahkum edilmesidir. Böylece hâlihazırda halen yoksulların omuzladığı Kürdistan davasının bu hamalları sömürgeci düzen tarafından açlıkla imtihan edilebilecek ve “entegrasyoncu” aristokrat damarın siyasi hegemonyasına sığınmak zorunda bırakılacaktır. Kürdistan’daki bunca katliamlara rağmen meclis koltuklarında konforundan ödün vermeyen vekâlet sınıfımız yahut örneğin Sur’da savaş varken sanki başka ülkede oturuyor hissiyle gündelik yaşamında ödünsüz yaşamaya devam eden Amed’in “orta sınıf” semtlerindeki insanlarımızla da aslında kopmuşuz! Hazin bir durum. Bütün bunlar bana Kürt hareketinin kendi içinde bir koalisyona döndüğünü göstermektedir. Herkes sınıf refleksiyle davranmaktadır. Milletleşme çabamız yeni bir saflaşmaya mı gidiyor?

 

 

  • Aynı şey Güney Kürdistan Yönetiminin duyarsız politikasından da okunabiliyor. Bunca katliamlara ve vahşete rağmen en ufak bir tepki göstermemekte ve hatta bir taziye mesajı bile yayınlayamamaktadır. En azından ulusal yas ilan ederek resmi dairelerde bayrakları yarıya indirebilir ve dünyaya seslenebilirdi. Dolayısıyla ben bu noktada da aristokrat tutum diyerek yine sınıfsallık arıyorum…

 

Sonuç olarak, tüm bu toplama baktığım vakit, “Hendek Savaşı”nın bize yutturulmuş bir kavramsallaştırma özelliği olduğunu anlıyorum. Hendek olmasaydı bu vahşet olmazdı diyenlerimiz, umarım belki de sömürgecilik olmasaydı hendek olmazdı diye düşünürler.

Lütfen onların locasından kalkın ve kendi evinizden bakın konuya. Belki kendi halkınızın evlatlarına neyin doğru yöntem, neyin yanlış olduğunu daha samimi anlatırsınız. Ve onlar da sizi daha iyi dinlerler… Kürdistan’ın ‘90’lar Kuşağının, bu serihildan doğumluların hunharca katledilmesi ile bir ‘Yitik Kuşağın’ daha yasını mı tutacağız? Üstelik, bir kuşak daha yas tutacak zamanımız olacak mı? Naaşları anadan üryan sokaklarda postal altında teşhir edilen bu kuşağın kızları ve oğullarının anıları peşimizi hiçbir zaman bırakmayacaktır. El Cordobes’in ilk boğa güreşine çıktığı vakit kızkardeşine,”ağlama Angelika, ya sana bir ev alacağım ya da yasımı tutacaksın” dediği kopuş dönemindeyiz.Ama ne hazindir ki yasımızı tutacak Angelikalar öldürülüyor.

Bizler de onlara bir ülke borçluyuz.Bu yıkımlardan ve zulmetten canımın içi bir ülke doğacaktır.Angelikaların öldürülmeyeceği….