HDP, “Kanaat Liderleri” ve Türbülanstaki Türkiye

2220

M.MAMAŞ

HDP Eşbaşkanlarının, Milletvekillerinin, Belediye Başkanlarının ve parti çalışanlarının tutuklanması süreci Türk Devletinin 1 Kasım seçimi sonrası uygulamaya koyduğu “çöktürme Operasyonu”nun dramatik bir parçasıdır.

Bu operasyon, HDP’yi ‘mücrim muhalefet’ olarak cezalandırmanın ötesinde, politik talepli demokratik alanın tümden tasfiyesini hedeflemektedir. Devlet, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerindeki tablonun içaçıcı olmadığını bariz biçimde gördü. Kürtler-muhafazakarlar-Modernistler şeklinde çarpıcı bir saflaşmanın işaretini son seçim sonuçlarından okuyabilmekteyiz. Daha ilk günlerde liberal kesimin bu tabloyu “seçmen uzlaşma” istedi biçiminde lanse etmesine, yazdığım bir makalemde bu tespitin yanlışlığına ‘uzlaşma değil, saflaşma’ yaşandı diyerek itirazımı ifade etmiştim. “Seçmen uzlaşı” istedi diye algı oluşturan o birçok liberalin şimdi hapiste olması ise tarihin ironisi olsa gerek…

Türk devleti, nispi rahatlık şartlarında Kürt kitlesinin kaynaştığını ve özgün politik adresine yöneldiğini yüzde 7’lerden 13,5’uğa oyunu artıran HDP realitesinde gördü. Her ne kadar HDP’nin barajı aşması kerhen de olsa arzulanmışsa, bu denli bir fark rahatsız edici görüldü ve Türk egemenleri arasındaki hesaplaşmada rezonansın iktidar partisi tarafında konumlanmayacağı düşünüldüğünden kriminalize edilerek blokaja tabii tutuldu. Azımsanmayacak düzeydeki bu oy oranıyla karşılaşan HDP’nin münhasır yeni bir politika geliştirmesine yeterli zamanı ve imkanı olmadığını belirtmek mümkün. Modernistler, HDP’ye  AKP’yi güçten düşürme trampleni olarak baktılar. HDP ise, Türk egemenleri arasındaki bu çelişkinin uzlaşmaz niteliğine ziyadesiyle önem atfederek koşulların iyice kendi lehine burkularak dönmesinin kazanım olarak işleneceğini düşündü ve ayrıca muhafazakarlaşan Türk seçmen kitlesindeki sağcı kabarmanın müzmin ‘Türkiyelileşme’ programıyla zıtlaşacağını hesaplayamadı.

Tüm bu hassas denklemin aleyhine işlemeye başladığı süreç ise, PKK’nin politik-askeri dengeyi yanlış değerlendirerek giriştiği “şehir savaşları”yla başladı. İktidar, HDP’nin seçim sonucuyla elde ettiği siyasi meşruiyet ve sempatinin dikkate alınmadığı bu hamleyi kendi “çöktürme planı” için fırsat olarak gaddarca kullandı. 150 bin ev ve işyerinin yıkıldığı, 10 binden fazla insanın katledildiği ve dile gelmez nice vahşet ve zulmet sırasında değişen nesnel durumu okuyamayan HDP’nin kendi seçmeni yok edilirken içine düştüğü politikasızlık onu beklenen bu hazin tabloya hızla sürükletti. Milli mutabakatla Kürdistan kentlerine askeri olarak çullanan Türk devleti, HDP’ye adeta kanlı vahşetini seyrettirdi. Böyle bir durum karşısında mecliste kalmakla stratejik bir hata yapan HDP, bunun bedelini ağır ödedi. Sıra kendisine geldiğinde, sokakta ona sahip çıkacak en kararlı kitlenin nasıl gaddarca pasifikasyona uğradığının şokunu hep beraber yaşıyoruz.

Bundan cesaret alan alan iktidar, 15 Temmuz Darbe Girişiminin kitlesel öfkesini de arkalayarak tam bir milli mutabakatla bütün demokratik alanı tasfiye etmeye yöneldi. Kürdistan kitlesi üzerinde gövdeleşen HDP’nin, müzmin ‘Türkiyelileşme’ programının Türk toplumunda ve devlet erkinde bir karşılığının olmadığını, bu yanılsama uğruna geliştirilen politik tezlerin Kürdistan kitlesinde sadece bilinç kaymasına yol açtığını, üstelik ortasınıflaşan siyaset ekseninin kendi kitlesinde yarattığı hayalkırıklığının sonuçlarını irdeleyemediğini, gövdeleştiği kitlenin yakıcı sorunlarından uzaklaşan tutumuyla bu trajik sonuca sürüklenerek geldiğini ifade edebiliriz.

Şehirlerimizi yıkarak gövdeyi parçaladığını düşünen devlet, “kelleyi de alayım” mantığıyla HDP’ye saldırarak ‘şah’ dedi.

Yasal alanda bu çapta bir gövdeleşmeye artık izin verilmeyeceği tüm uygulamalarından anlaşılıyor. Geriye ‘meşru’ alan kalıyor. ‘Türkiyelileşme’ yanılsaması sona erdi. Artık çıplak sömürgecilik uygulamalarıyla ve bundan kaynaklı temel sorunlarımızla başbaşayız, Kürdistanlılar olarak! Burada sosyalizmin, “sömürge ülke özgürleşmeden sömürgeci ülkenin özgürleşemeyeceği” tezi klasik geçerliliği ile yeniden karşımızdadır. Sömürgeci parlamentoda demokratikleşmenin sömürge halkın işi olmadığını bizzat Türk devleti bize ıspatlamış durumdadır. İşin gerçeği, kendi ulusal sorunlarımızı taşıdığımız bir politik sahadan ziyade, ulusal sorunlarımızın bizi taşıdığı sömürgeci parlamentoda yapılacak pek bir şey de yoktu. Hastalığın sebebi olan bir hastanede tedavi yolu aramanın bumerangı…

İstesek de istemesek de artık ülke zemininde toprak esaslı milli çözüm politikalarını esas almak zorunda kalacağız. Bu salt TC’nin kapanan yasallığı ile ilgili değil, Kürdistan’ın güney ve güneybatısındaki toprak esaslı mücadelenin reel konusuyla ve bölgesel denklemlerin sonucuyla da ilgilidir.

trumpABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Trump’ın Başkanlık seçimini kazanması ve ABD’nin Ortadoğu politikasında radikal değişime gideceğinin işaretlerini güçlü biçimde vurgulaması, özellikle Kürdistan’a dair daha ‘ilgili’ davranılacağının belirtilmesi belki de Kuzey Kürdistan’ın da artık yalnızca TC’nin iç sömürge lüksüne terk edilmeyeceğinin vakti yaklaşıyordur…

Trump’ın Rusya ile Suriye konusunda teenni ve uzlaşı içinde davranacağı bekleniyor ki sanırım Türk devletinin Rusya ile yakınlaşma şantajlarının da kâr etmeyeceği bir dönem de yaklaşmaktadır. ABD’nin bu huysuz müttefikini bir ayara çekeceği kesin. ABD’de 1928’den bu yana ilk defa bir parti (Cumhuriyetçiler) Temsilciler Meclisi, Senato ve Başkanlık kurumunda aynı anda çoğunlukla iktidar imkanına kavuştu. Ortadoğu’da radikal değişimler kaçınılmaz. Trump’ın “ılımlı muhalifleri” Suriye’de destekleme siyasetinin yanlışlığını şimdiden ifade etmesi önemli bir vurgulamadır.

Dışpolitikanın her cephesinde yenilen TC’nin, yeni dönemde Kürtlerin daha da avantajlı pozisyonlar elde etmesi karşısında içeride de haylice sıkışacağı ihtimali var. Şimdiden “308 kişilik Kanaat lideri” ile toplantılar yaparak Kürt halkıyla kopan bağlarını eski işbirlikçi şeyh-ağa ve aşiret reisleri üzerinden onarmaya çalışması, kendi yasallığını gelişebilecek yeni ‘meşru alanın’ bariyerine dönüştürme çabasının sebebi budur.se2

TC devleti türbülanstadır.

Şimdiden bütün AB ülkeleri ile restleşmektedir. “Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” tarzında restçi ve hiçbir norm ve kaideyi dikkate almayacağını pratiğiyle gösteren iktidarın çok daha sert bir türbülansa gireceği açıktır. Bu noktada iki önemli seçenek var; ya AKP iktidarının sonu getirilecek-ki bunun alternatifi halihazırda yok- ya da başa bela olduğu kararı verilirse Suriye tarzı bir kanlı kaosa itilecektir. Bu halde, öteden beri AB’nin Türkiye’ye biçtiği rolü olan kendisi ile Ortadoğu arasında tampon ülke işlevi muhtemelen Yunanistan-Bulgaristan’a verilir. NATO üsleri de Güney ve Güneybatı Kürdistan’a taşınmak zorunda kalınır. Başka bir ihtimal de, Ordu’da hakimiyet sağlayan ulusalcı Kemalist kesimin ABD ve AB ile yeni bir konsensus temelinde Mısır tarzı bir müdahale geliştirme ihtimalidir.

Her halükarda türbülansın sertleşeceği malum…