‘Hassasiyetler’ Üzerinden Hegemonyanın Benimsetilmesi

804

M.MAMAŞ

Gündelik yaşamımızda birçok alanda rastlayabileceğimiz bir ‘hassasiyetler’ alanımız var. Sıradan gibi gözüken bu konu aslında hayatımızın her alanını ‘zone’ larla doldurmuş durumda. Her kesimin toplumsal yaşamdaki statüsüyle eş çeşitli ‘hassasiyetlerinin’ bulunması naif gözükse de aslında konumuza özgü bu hal o kadar da masum değildir.

Bir toplumda yaygın biçimde ‘hassasiyetlerin’ bulunuyor olması durumu, o toplumda baskılanma alanının genişliği ve derinliği ile doğrudan alakalıdır. Her kesin kendine ait ‘zone’u veya yasaklı alanının, yani ‘hassasiyetlerinin’ varlığı o toplumsal yapının kendi içindeki ayrışmasının ve saflaşmasının düzeyini de bize yansıtır.

Bu konu doğrudan doğruya ezen ve ezilen ilişkisinden doğan hegemonya kurma aracıyla ilgilidir.

Örneğin, “bir İslam ülkesinde yaşıyorsanız” diye başlayacak bir cümlede dikkat edilmesi gereken hassasiyetleri sıralamaya başlamadan önce, daha en başından hegemonya kurulmaya başlanmıştır, hem de ‘İslam ülkesi’ denilerek.

Bunu peşinen kabullenmeniz gerekmektedir.

Hakikaten bu rasyonel mi?

Günümüzde en ala İslam ülkesi olarak gösterilecek yerlerde dahi bu inanca mensup olmayan azımsanmayacak kitleler var. Bu kitlelerin haricinde bir de tanımlı inançtaki kitlelerin bünyesinde inanmayan veya inandığı halde farklı yaşamak isteyen kitleler bulunmaktadır ama nedense ‘hassasiyetler’ hep çoğunluk ya da iktidar olandan yana işletilir.

Bunların ‘hassasiyetleri’ önceliklidir, hatta mutlaktır. Gerisi önemsiz teferruat olarak görülür. Zira ortada hegemonyayla benimsetilmiş bir genelleştirilmiş atmosfer kurulmuştur, iktidar aracıyla.

Türkiye gibi kendisini nedense İslam ülkesi olarak tanımlamaya çalışan bir devlette ise durum hepten daha ilginçtir.

Nüfusunun önemli bir kısmı Alawi/Alevi (Türk Aleviliği ve Kürt Alawiliğini karıştırmadan) olan, Yahudi’si, Hıristiyan’ı olan, Êzidî’si olan, azımsanmayacak oranda materyalisti bulunan bir yerde nedense öncelikli ‘hassasiyetler’ İslam olanındır.

Bütün bu sayılan kitleden alınan vergilerle İslam’a ait Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla kamu bütçesinden pay veriliyor ve bu konuda olağanüstü ‘hassasiyetler’ vardır.

Ama örneğin kimsenin neden Alawi/Alevilerin yıllardır Cem Evleri yasaktır gibi bir hassasiyetleri bulunmaz. Yıllarca aşağılanan, dışlanan bu halkın hassasiyetleri kimsenin umurunda olmamıştır.

Hele, ‘hepimiz Müslüman değil miyiz!’ söylemi ile zaten baştan şartlamada bulunmuyor muyuz?

Ezan’da, namaz’da, oruç’ta, hac’da, giyim kuşamda vs. her detayda hassasiyetlerimiz çok mu çok ama hiç kimsenin acaba bu Alawilerin, Hırisyanların, êzidîlerin, Yahudilerin, materyalistlerin de hiç ‘hassasiyetleri’ var mı meramı ve merakı yok!

Bazen, “onlar da insan” derken bile bu lafı lütfeder gibi söylediğimiz yalan mı?

Haydi itiraf edelim, bu kitlelerin hassasiyetleri ne zaman umurunuzda oldu? Bu sözde bile bir hegemonyamız yok sanki?

“Onlar da insan!” sözü masum mu gerçekten!

Burada gündelik düşünme tarzımızı işgal etmiş olan bir bilinçaltının varlığını inkâr edebilir miyiz?

Bizim hassasiyetlerimiz vardır da başkasınınki yok mu?

Hassasiyetlerimiz değerlidir de başkasınınki değersiz mi? Sakın bize ait hassasiyetler başkasının hassasiyetlerinin ezeni olmasın!

Gelin inkâr edelim!

Gelin inkâr edin ki, sizler de bunun karşısında ezilip bükülerek kendinizi gizlemediniz.

Sinikleşmediğinizi ve bunun karşısında “onlar” gibi gözükmediğinizi inkâr edin, mümkün mü?

Hayatınız boyunca saklanmadığınızı söyleyin.

Ne trajik bir hayat hikayesi yaşadınız,inkâr edin bakalım, mümkün mü!…Başkalarının ‘hassasiyetlerine’ teslim olmak zorunda kaldınız çoğunuz,çoğumuz…

Gündelik yaşamımızdaki bu konunun politik hayatımızda daha acımasız bir yüzü var.

Ortalık ‘hassasiyetten’ geçilmiyor.

“Bayrak benim hassasiyetimdir”, “Mustafa Kemal Atatürk benim hassasiyetimdir”, “İstiklal Marşı benim hassasiyetimdir”, “ülkenin üniter yapısı hassasiyetimdir” vs. sayısız ‘zone’ baştan tayin edilmiştir.

Bunların karşısında bizim Kürt olarak hiçbir ‘hassasiyetimizin’ bulunmaması gerekmektedir!

Bu öyle ceberut bir hegemonya biçimidir ki kalkıp benim de Alarengin diye bir bayrağım var, Ey Reqîp diye ulusal marşım var, Kürdistan diye bir ülkem var ki üniter yapısının canına okudunuz, Kürtçe diye kadim bir dilim var hala yasaklı diyemeyeceksiniz.

Hassasiyetlerinizin bizim hassasiyetlerimiz karşısında hükmü yoktur, hükmen yenilgiyi kabul edin deniliyor.

Bu baskı ve hegemonya karşısında kendi ‘hassasiyetlerimizi’ koymadığımız için “-gibi” görünmekten kendimiz olmaktan da çıktık.

İnanç olarak da siyaseten de ikiyüzlü tutum takınmayı iş bildik kendimize.

Neden bizim de hassasiyetlerimiz var, sizin hassasiyetlerinize dikkat etmemizi istiyorsanız sizler de bizimkilere dikkat edeceksiniz diyemiyoruz.

Benim sizin bayrağınıza, marşınıza, üniterliğinize, inancınıza göstereceğim hassasiyet sizin benimkine göstereceğiniz kadar olur diyemiyoruz.

Sizin ulusal ‘hassasiyetleriniz’ var da Kürdistanlıların yok mu?

Sizin inançsal ‘hassasiyetleriniz’ var da başkasının yok mu?

Olayın bir de birbirimize karşı olan kısmı var tabii; beni eleştirme şu noktalar ‘hassasiyetimdir’ diye başlayan cümleler vs….

‘Hassasiyetler’ hala hassas!…

Bir mayın tarlasında yaşıyoruz sanki. Her taraf ‘zone’ dolu.

İsmail Beşikci hocamızın dediği gibi; “özgürlüğün alanı eleştirinin sınırlarıyla belirlenir…”

Özgür müyüz?

Bu konuda da ‘hassas mıyız’?..

Her yanı ‘hassasiyetlerle’ dolu toplumların değer yargılarını ortaklaştıramayan ve bu nedenle evrensel demokratik ölçülerini yaratamamış yapılar olduğu ortadadır.

Bijî ‘free zone’…

29.06.2015