HALKIMIZ BAĞIMSIZLIK DEDİ AMA..!

97

Hussein Erkan / Hasan H. Yıldırım

7 Haziran 2017 tarihinde Irak-KDP ve YNK’nin başındaki merkez kanat tarafından “Bağımsızlık Referandumu“ kararı alındı. Hem içte ve hem dışta buna itirazlar geldi. Sonuç olarak 25 Eylül 2017 tarihinde bu referandum yapıldı ve onaylandı. Bu süreçte herkes politikasını seslendirdiği gibi sömürgecilerimiz de referandum sürecinde seslendirdikleri gibi yapılmasından sonra da bildik politikalarını seslendirecekler ve güçleri yeterse uygulayacaklar da. Fakat ne sömürgecilerimiz eski sömürgeci, ne Kürdler eski Kürdlerdir. Ki uluslararası koşullar da biliniyor.

Irak kendi iç sorunları ile uğraşıyor. İŞID belası devam ediyor. İŞID tasfiye edilse bile ona can veren Sünni Araplar olduğu gibi yerinde duruyor. Şiiler içinde büyük bir çalkantı var. ABD yanlısı Haydar Abadi ve İran yanlısı Nuri Maliki’nin güçleri arasında kıyasıya bir mücadele var. Irak darmadağınık. Bu ortam da hangi güç ile Kürdlerle savaşacak? Bağdat’ı koruyamayan Irak merkezi hükümeti hangi güç ile Kürdlere saldıracak? Onu geçin.

İran’ın kendisinin direk Kürdistan’a saldırmasının olanağı yoktur. Ancak Haşbi Şabi ile sorun yaratabilir. Zaman zaman saldırılar düzenleyebilir, istikrarsızlığa yol açabilir. Abadi’ye karşı Maliki’yi güçlendirecek çabalar içine gireceği açık. Önümüzdeki yıl yapılacak Irak genel seçimlerinde kendi adamı Maliki’yi güçlendirecek girişimlerde bulunacağı açık. Bunun yoluda Irak Arapların milli duygularına hitap edecek Kürdlere karşı Haşbi Şabi ile eylemlilikler geliştirirebilir. Abadi’yi zorlayarak Kürdler ile karşı karşıya getirebilir. ABD’nin Abadi’yi gelecek dönemde iktidara taşıma planını bozmaya çalışabilir. Bunun ötesi İran’ın elinde başka kozu yoktur.

Geriye Türkiye kalıyor. Türkiye referandumdan dolayı işgale kalkmaz. Referandum ile Kürdler arasında bir savaş çıkarsa müdahale gücü olarak girmeyi düşündü. Kürdler buna meydan vermedi. Geriye Türkmen ve PKK meselesi var. Bunları bahane edebilir. Veya İran’ın Haşbi Şabi ile saldırması halinde Kürdlere yardım adı altında girmeye çalışabilir. Buna benzer sayısız gerekçe var. Fakat bunların hiçbirisi de olmayabilir ki durum bunu gösteriyor. Hırlamalarına gelince iç kamuoyunlarına yöneliktir.

Kimse hırlamasına bakıp Türkiye politikası budur sonucu çıkarmasın. Bu büyük yanılgı olur. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiyesinin Hewler yönetimi ile bir sorunu yoktur. MİT’iyle, ordusuyla Kürdistan’ın Güneyi’ndedir. Peşmergeye eğitim veriyor. Ekonomik olarak kendine bağımlı hale getirdiği biliniyor. Almanya’dan sonra ticaret hacmi olarak Kürdistan’ın Güneyi ikinci sırada yer alıyor. Yemesinden, içmesine, giyimine varan bir ticaret söz konusu. Kimsenin bilmediği 50 senelik petrol anlaşması var. Gaz anlaşması sırada. Askeri, istihbarat, siyasi, diplomasi, ekonomik ilişkileri içiçe geçmiş “stratejik müttefik“ durumu var. Böylesine oluşmuş güçlü bir ilişkiyi Türkiye niye bozsun? Akıl karı mı? Ve hatta Hewler iktidarı iç kamuoyunun zorlamasıyla bağımsızlık ilan etme ile karşı karşıya kalırsa Türkiye hırlamanın dışında bir sorun çıkarmaz. Zaten kendisine bağlamış. Kukla bir bağımsızlığa niye karşı çıksın. Ki uzun süreden beri uygulanılan politikalar sonucu tam da istediği Kürd’ünü Barzaniler ve YNK başındaki merkez grup şahsında bulmuş. Hatay örneği, Kıbrıs örneği ortada. Masadaki olasılıklardır bunlar. Olur mu, tutar mı tartışılacak bir konu.

Fakat şunu çok iyi biliyoruz. Türkiye’nin Kürdistan’ın Güneyi’ndeki adamının Mesud Barzani ve tayfası olduğuna kuşku yoktur. Türkiye, Mesud Barzani’nin zayıflamasını istemez. Onu iktidarda tutmak için her yola baş vurur. İşte belgesi.

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “PKK kapıda bekliyor zaten. PKK onlar için birinci derecede tehdit. PKK, Barzani yönetimini zayıflatmak için hep fırsat kolladı. Önümüzdeki süreçte PKK Barzani’ye saldıracak. İleride Barzani’ye saldıracak başka unsurlar da olacak. Referandum sonrası karşı karşıya kalacakları tehditler konusunda kendilerini bilgilendirdik. Onlar da bunları biliyor. Terör koridoruna asla müsade etmeyiz. Bu bizim için hayati derecede önemli,“ dedi.

Türkiye ile Barzaniler arasındaki ilişki bu kardar derin iken kimse korku telalığı yapmasın. ABD bölgededir. Dışardan bir gücün Kürdistan’ın Güneyi’ne askeri olarak saldırmasına müsaade etmez. Güneyin tahrip edilmesine göz yumaz. Müdahale eder. Fakat Irak-KDP ve YNK’nin izlediği politikalardan da çok rahatsızdırlar. Bu nedenle sömürgecilerimizin ambargo koymasına göz yumabilir. Onların zor duruma düşmelerini isteyebilir. Çaresiz bırakabilir. Kendisine muhtaç hale getirebilir. İşte bunu da Türkiye ve İran istemez. Bu nedenle Kürdleri karşısına alıp ABD’nin kucağına atmak istemezler. Bu nedenle, “Kapıları kapattım, seni açlığa mahkum ediyorum,“ demez. Şu an yaptıkları blöf olmanın ötesine geçmez. Bu konu da pek ciddiye alınacak bir sorun değildir.

Bu süreçteki açmazımız içte Kürd siyasi güçlerinin hem kendi aralarında hem de uluslararası güçlerle yaşadığı olumsuzluklardır. Çözülmesi gereken budur. Yoksa sömürgecilerimizin hırlayıp durmasının kıymeti harbeyesi yoktur. Çünkü elleri-kolları bağlanmıştır…. Hele Türkler, Farslar ve Barzanileri tanıyorsak birkaç gün sonra “kardeşiz, dostuz, stratejik müttefikiz“ söylemleri gündeme düşer. Bekleyin fazla zaman almaz. Bunlara kalırsa bağımsızlık da fi tarihine kadar buzlukta dondurulmaya konulmaya çalışılacak. Referandum kararı alanların buna şansları olur mu? Bu da biraz zor. Çünkü halkımız madem bağımsızlık referandumunu önüme koydun. Tavrım açık ve nettir. Bağımsızlık! Buyur ilan et dediler. Bu yükü mevcut karar kılıcıların sırtlarına verdiler. Karar kılıcılar mevcut kuşatılmışlıkta bağımsızlık ilan edebilirler mi? Söylemlerine bakılırsa sürece bırakacaklarıdır. Bu da, onları Kürd Milleti nezdinde bir kez daha güvenirliliklerini sorgulamasına yol açar. Peki bu badireyi nasıl atlatabilirler? Bunun için çok geçerli bir sebep bulmaları gerekir. Yoksa halka dönüp “sizi denedim,“ diyemez. Hele bugünden sonra.

Bu işin lamı cımı yok. Bui ş çocuk oyuncağı değil. Çünkü halkımız önüne konulan sandığa ezici çoğunlukla bağımsızlık yönünde iradesini beyan etmıştır. Dost ve düşmana karşı net bir şekil de bağımsızlık istemini serbest iradesiyle deklere etmiştir. Ki bu halkımızın verdiği mücadele ile zaten bilinmekteydi. 2005 yılında da önüne konulan sandığa bağımsızlık yönünde irade beyanında bulunmuştu. Ondan sonra oluşturulan “Bağımsızlık Komitesi“ topladığı miyonlarca imzayı BM teslim etmişti. Bu son referandumla da halkımız sandıkta bağımsızlık yönünde irade beyanında bulunarak bunu bir kez daha deklere etmiştir. Sorun halkımızdan değil, sahadaki siyasi yapılarımızdandır. Çıkmazımız Kürd Milleti’nin hakkı olan bağımsızlık hakkını bir yana bırakan ve bunun yerine “otonomi,“ “özerklik,“ “kanton,“ “federasyon,“ “ortak vatan,“ “sömürgecilerimizle birlikte yaşama“yı hedefini koyan siyasal güçlerimizin yanlış politikalarıdır. Halkımız bu son referandum olayıyla bu yanlış siyasete dur demiştir.

“Bağımsızlık Referandum“ kararını alan mekanizma samimiyse bu iradenin kararına saygı duyar ve bağımsızlık ilan eder. Edebilmesi için biraz sonra sıralayacağım koşulları yerine getirmesi gerekecektir. Ve biz bu konuda dayatıcı ve zorlayıcı olacağız.

Evet! Ne demiştik? Sorun sömürgecilerimizin politikası ve icraatları değildir. Sorun Kürd siyasal hareketinin açmazındandır. Milli bir siyasetimizin, milli birliğimizin olmadığı derin yaramızdır. Bakınız! Kürd millet kaderini belirleyecek bir referandum kararını bile ortaklaşa alamadık. Alınmadığı içindir ki halkımız kutuplaştı. Aralarında derin çelişkiler oluştu. Yanı sıra uluslararası güçlerle ciddi sorunlar yaşandı. Bu çok önemlidir ve aşılmalıdır. Referandum sürecinde ve sonrası dile getirilenler yabana atılacak, es geçilecek söylemler değildir. Ki bu güçler, şu an Kürdlere elindeki kazanımları sağlatanlardır.

Süreci birlikte yaşadık. “Bağımsızlık Referandumu“ kararı çok tartışmalara yol açtı. Hem Kürdler, hem de uluslararası güçler arasında. Bunu geçiyorum ama şuna vurgu yapmak istiyorum. Bu girişim ile kimi Kürd çevreleri referandum ile birlikte bağımsızlık ilan edileceği havasına girdi. İşte buna dereyi görmeden paçayı sıvamak denir. Çünkü bu referandum sonrası bağımsızlık hemen ilan edilmeyeceği referandum kararı verenler kendi açıkladı. Hesap başkadır. Hesaptan haberi olmayan halkımız bir yana, koca koca aydın ve siyasetçilerimiz bile bağımsızlık havasına girdi. İç ve dış koşulları, referandum gündemini değerlendirecekleri yerde kendine hedef seçtiği Kürdleri ucuz suçlamalarla boyayıp gündem oluşturmaya soyundular. İşi sloganlara boğdular. Slogan ise basit insanların işidir. Bugünde bu politikanın borazanlığını elden bırakmış değildirler. Geri seviyeli kesim bir yana aydın ve politikacı geçinenlerin tavrı farklı olması gerekirdi. Trübin seyircisi gibi “bıjı,“ “yaşa,“ “bravo,“ ile sınırlı olmamalıydı. Bunun yerine içte ve dışta avantajlarımız ve dezavantajlarımız tartışılmalıydı. Bu yapılmadı ama her zaman ki gibi bir kapıya yaranma siyaseti edinildi. Kişi ve çevre olarak o kapı sahiplerinden bir beklentileri olabilir ama bunun Kürd millet çıkarıyla bir ilişkisinin olmadığınıda ben söyleyeyim. Bu çevreler dün olduğu gibi bugünde referandumun alınış nedenini kavradığını sanmıyorum. Referandum kararı alanların hesabını kavradıklarını zanetmiyorum.

Nedir bu hesap? Referandum kararı alan mekanizmanın bunca acelesinin nedeni neydi? Bu anlaşılırsa gerisi çözülür. Çoğu kesimin bunu anladığını sanmıyorum. Bir kesim de mevcut havanın girdabına kapıldı, bağımsızlık doyumuna ulaşmanın derdinde. Kimisi de merkez diyorsa mutlaka bir bildiği vardır, hatalarının da militanıyız deyip işe soyundu.

Fakat referandum kararını alanlar ne yaptıklarını biliyorlardı. 1992 yılından bu yana Kürdistan’ın Güneyi’nde fiilen iktidarda olan Irak-KDP ve YNK tüm politikalarında başarısız olmuştu. Hem içte ve hem dışta çok eleştirilen bir konuma gelmişti. Bunu aşmanın yolu olarak Kürd Milleti’nin bağımsızlık talebi “yüklü“ “Bağımsızlık Referandumu“nu kurtarıcı olarak gördüler ve gündeme soktular. Hem içte, hem dışta karşı çıkışlara karşın kurtuluş bildikleri bu kozu sonuçta uyguladılar. Bunu zaten işin başında belirttik. Irak-KDP’nin ne pahasına olursa olsun bunu uygulamaya çalışacağını söyledik. Kişi olarak iç ve dış koşulları değerlendirdiğimde büyük olasalıkla ertelenebileceğini belirttim. Ki son ana kadar da bu olasalık vardı. Birçok çevrede de bu görüş hakimdi. Çünkü hem uluslararası heyetler, hemde referandum kararı verenlerin oluşturdukları heyet Irak merkezi hükümeti ile iştişare halindeydi. Sonuç olarak bir anlaşma sağlanmadı, referandum ertelenmedi ve halk sandık başına gitti.

Doğal olarak halkın önüne konulan sandığa halk bağımsızlığa yok diyemezdi. Halkımız özlemi olan bağımsızlığa kuşkusuz evet diyecekti. Bu ilk değildi. 2005 yılında da yapılan referanduma halkımız %98 oranında bir evet ile sandıkta iradesini belirlemişti. O dönem Irak-KDP ve YNK bunu görmemezlikten gelmiş, Irak devletini inşa etmeyi önüne hedef olarak koydu. Şimdi bir kez daha halkımız sandığa iradesini yansıttı. Bağımsızlık dedi. Ben görevimi yaptım, sıra sende deyip referandum kararı alan mekanizmayı sorumlu kıldı. Şimdi top bu kararı alan iradede. Halkın bu kararının gereğini yapıp yapmayacaklarını göreceğiz. Bunun yapılabilmesi için iç birliğin sağlanması ve devleti devlet yapan kurumların inşası gerekir. Mevcut politikalarıyla Güneyli siyasi yapılar bundan çok uzaktır. Temenim yanılan ben olayım. Herkesten çok buna ben sevinirim.

Referandumda evet çıkması bu kararı alan güçlerin mevcut açmazlarını aşmada çare olur mu sanmıyorum. Fakat belli bir süre iktidardaki ömürleri uzar. Bunun ötesi yoktur. Çünkü Güneyi’n tüm sorunları orta yerdedir. Halkın hayati hiçbir sorununu çözemedikleri gibi, devleti devlet yapan hiçbir kurumu da inşa etmemişlerdir. Bu sorunları 26 yılık bir iktidar ortamında çözemeyen iktidardakiler bundan sonra bunu nasıl çözecek meselesi masadaki yerini koruyor. Kuru bağımsızlık sloganları atarak, bayrağı enine-boyuna genişletip -uzatıp sallamakla, halkı galeyana getirmekle bu sorunlar çözülemez. Olsa olsa Kürd halkının duygularıyla oynamak olur.

Oysa milli ve halkçı bir iktidar politikası uygulansaydı 1992 yılından bu yana Güney’e akan para ile Orta Doğu’nun İşviçre’si, “İkinci İsrail“ olmamak için hiçbir neden yoktu. Bu koşullarda referanduma da gerek yoktu. Fakat İsviçre veya “İkinci İsrail“ değil, Dubai olma modeli tercih edildi. Bu da iki şehir (aile-aşiret) hanedanlığına yol açtı. Bu da haliyle siyasi, askeri, ekonomik krize yol açtı. Milli devlet olmanın yolu kapatıldı ve halkımız açlığa mahkum edildi.

Kürdistan’ın Güneyi kaynıyor. İktidarı elinde bulunduranlar Referandum kararı ve uygulaması ile Koalisyon Güçleri ile ters bir konuma düştü. Hewler iktidarı ne içte bir birlik kurabildi ve ne de uluslararası güçlerle sağlam temellere dayalı bir zemin yaratılabildi. Bir yerde bir kuşatılmışlık durumunu yaşıyor. Bu, ancak iç birlik sağlanarak aşılabilir. Bunun olması da çok zor görünüyor. Çünkü Irak-KDP kimse ile milli bir birlik kurmak istemiyor. Tüm politikalarını dayatmacı bir mantıkla kabullendirmeye çalışıyor. Bunu, bugünün koşullarında hakim kılmanın koşulları yoktur. Olmadığı içindir ki milli bir ittifak oluşturulamıyor. Bu da çokbaşlılığa yol açıyor. Durum bu olunca hem Kürd halkına ve hem de uluslararası güçlere güven vermiyor. Yanı sıra ayakta kalmayı sömürgeci devletlerle kurduğu kirli ilişkilerde arıyor. İkide bir sömürgeci güçlere “kardeş, dost ve stratejik müttefik,“ demelerinin anlamı budur. Düşmanın hassasiyetlerine saygı duymuş ve “bizim de hassasiyetlerimizdir,“ denilmiştir. Tüm politikalarını düşmanın icazet sınırlarına hapsetmiştir. Onlardan izin almadan bir adım atmayı göze alamaz duruma gelmişlerdir. Bunu ben demiyorum. Bunu bilakis Güneyli sorumlular dile getiriyor.

Kerkük Valisi Necmattin Kerim: “Bunu teknokrat şapkamı takarak ama bir Kürt olarak yanıtlamak isterim. Bizim Türkiye ile ilişkimiz stratejik bir ilişki, çıkar ilişkisi değil. Bu nedenle de konfederasyon ya da bir tür bağımsızlık yönünde bir adım atacak olsak dahi liderliğimizin Ankara’nın tam olarak bilgisinin olmadığı hiçbir şey yapacağını düşünmüyorum. Kimse için sürpriz olacak bir adım atılmaz. Kardeşlik esası üzerinden sürekli istişareler olacaktır. Başkalarını etkileyecek kararlar alıyorsak mutlaka her aşamasında tam istişare olacaktır. İki taraf da birbirine sürpriz yapmaz.“

Mesut Barzani’nin özel kalem müdürü Fuat Hüseyin, “Eğer Şiiler İran’ı, Sünniler de Arap dünyasını seçerse, Kürtler de Türkiye ile yakınlaşırlar. Türkiye’nin de Kürtlere ihtiyacı olur. Birbirimizi sevmiyoruz ama sevmeye de ihtiyacımız yok. Amerika Bağdat’dan geri çekildiğinde, çatışma yaşanacak, Türkiye’nin de başka bir şansı olmayacak. Kürtler bu şartlarda Türkiye’nin koruması altında rahat ederken, bunun karşılığında Türkiye, Kerkük’teki dev rezervler dahil, Irak’ın kuzeyindeki bölgenin petrol ve doğal gazına doğrudan erişim imkanı elde edecek ve dolaylı yollarla Kerkük’e sahip olacak.”

KDP Dışişleri sorumlusu Hemin Hawrami, “ABD bölgeden gidecektir. Bağımsız olmamız gerekiyor. Ama bu mümkün değilse, Irak’tan çok Türkiye ile birlikteliği tercih ederim. Irak demokratik değil. Bunun için en iyi yol Kürdistan bölgesinin Türkiye’nin yeni Musul eyaleti olarak bir parçası olması, Türkiye’nin ise AB’ye katılması” açıklamasında bulundu.

“Irak-KDP’nin Referandum Girişimi Türkiye Projesidir,“ dediğimde Irak-KDP’nin savunuculuğunu yapanların “düşman dezinformasyonlarına göre siyaset belirleme sığlıktır,“ diyenlerin yukarıdaki açıklamalar hakkındaki görüşünü merak ediyorum. Bu açıklamalar “düşman“ diye bildiklerinin açıklamaları değildir. YNK ve Irak-KDP’nin üst düzey yöneticilerine aittir ve Güney basınının servis ettiği açıklamalardır.

“Bağımsızlık Referandumu“ projesi bu mantığın sonucu alınan bir karardır ve Türkiye projesidir. Kıbrıs ve Hatay’ı Türkiye’ye katma projesinin tıpkı benzeridir. Mesud Barzani ve onun kuklası haline gelen YNK’nin başındaki merkez kanat, Tayfur Sökmen ve Rauf Denktaş görevini üstlenmişlerdir.

Bir yandan Gorran Hareketini ve diğer partileri siyasi, idari, ekonomik, askeri yaptırımlarla teslim almaya çalışmaktadır. Bunu Irak-KDP ve YNK’nin başındaki merkez kanat eliyle uygulamaya koymaya çalışmaktadırlar. Bununla Kürd partileri arasında ortak milli bir siyaset ve milli birlik kurulması engellenmeye çalışılmaktadır. Daha ötesi eğemenliğine aldıkları Irak-KDP vasıtasıyla hem diğer siyasi güçler, hem de halkımız denetim altına alınma hedeflendi. Diğer yandan Kürdistan’ın Güneyi’ni parçalamaya yöneliktir.

21. Yüzyılın bu sürecinde hem iç ve hem uluslararası gelişmeler sonrası Kürdler, Koalisyon Güçleri’nin yardımıyla önemli mevziler elde ettiler. Fakat bu mevziler iç çalkantılar nedeniyle sakatlandı. Birey, aile, aşiret, parti ve bölge çıkarları milli çıkarların önüne konularak milli siyaset ve milli birlik boşa çıkarıldı. Her ne kadar kimi Kürd güçleri buna sebep olsa da bunda sömürgecinin parmağı eksik olmadı. Hani meşhur bir sözleri var: “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz,“ diye. Bu mantık “Bu coğrafyaya Kürdçülük gelecekse onun sınırını da da biz tayin ederiz,“ politikasına dönüştü.

Sömürgecilerimiz, Kürd milli politikası ve birliği üzeri bir Kürd hareketinin gelişmesinden çok korkuyorlar. Şunu gördüler. Artık Kürdler statüsüz yaşamak istemiyorlar. Hem iç potansiyel ve hem uluslararası sistem Kürdlerin bir statüye sahip olmasını dayatmıştır. Bunu gören sömürgecilerimiz onu sekteye uğratmayı politika edinmeye başladılar. “Kürdler bir statüye kavuşacağına göre o halde bizim tayin ettiğimiz sınırlar içinde olmalıdır,“ deyip Kürd hareketlerine el attılar. Kendi Kürdünü yaratmaya çalıştılar. Buna fit olan Kürd bulmakta da zorluk çekmediler. Bugün bu rolün alasını oynayan Barzaniler ve onların kuklası olan YNK’nin başındaki merkez gruptur.

Bu politika hem sömürgecilerin, hem Barzanilerin ve hem de YNK’nin başındaki merkez kanadın çıkarına uygundur. Uygundur, zira Türkler Barzaniler ve YNK’nin başındaki merkez kanat vasıtasıyla Kürdleri kontrol edecek, Barzaniler ve de onlarla birlikte hareket eden YNK merkez kanat sırtını dayadıkları Türkiye ile kendi aile oligarşisini kurup diğer Kürd siyasi hareketleri karşısında hakkimiyetlerini sürdürecekler.

Barzanilerin ve YNK merkez kanadın Batılı güçler ile zıtlaşmasının nedeni budur. 1992 yılından bugüne Batı ile iyi dostluklar geliştiren Kürdler, referandum girişimi ile köprüleri attılar. Bu tutum, Batı ile ilişkilerin önemli oranda baltalanmasına sebep oldu. Batı, Orta Doğu’da aile, aşiret diktatörlüklerini tasfiye etmeye çalıştığı bu süreçte Türkiye’ye sırtını dayayan Barzaniler ve YNK merkez kanadın kendi aile oligarşisini kurmaya çalışması Batı’nın kabulleneceği bir girişim olamaz. Bunu her halükarda engelleyeceklerdir. Kuşkusuz şu an “Bağımsızlık Referandumu“ nedeniyle kendilerine savaş açmayacaklar ama bunun önlemini de alacaklardır. Her halükarda ya onları kendi siyasetlerine uygun bir yapılanmaya dönüştürecekler, ya da tasfiye edecekler.

Evet, Türkiye ile Barzaniler ve onların dümeninde olan YNK’nin başındaki merkez kanadın çıkar çakışması sonucu “Bağımsızlık Referandumu“ gündeme sokuldu. Bu proje ile aralarındaki işbirlikçilik perçinlenmeye çalışıldı. Bazı Türk yetkililer, referandumu bahane ederek üst perdeden tehdit savursalar da başka bazı yetkililer de buna açıklık getirdi. “Politik dilden anlayanlar bu tür açıklamaların bazı hassasiyetlerden kaynaklı olduğunu bilirler,“ deyip Türkiye’nin niyetini ortaya koydular. Bunu kaç Kürd anladı bilemem ama işin gerçekliği budur. Bunu dediğimizde korkunç bir saldırıya uğradık. Dediğimizin arkasındayız. Bugün gördüğümüz bu gerçekliği yarın bize saldıranlarda bunu göreceklerdir.

Her şeyden evvel “Bağımsızlık Referandumu“ Kürdlerin iç mutabakatı sonucu alınan bir karar değildi. Irak-KDP ve YNK’nin başındaki merkez grubun kararıydı. Bu karara karşı çıkan diğer Kürd siyasal güçlerin yanı sıra ABD, AB, BMGK ve birçok devlet olduğu açıktır. Hatta referanduma gözlemci istemi bile BM tarafından karşılık bulmadı. Bu bile sorgulanmadı. Irak-KDP ve YNK’nin başındaki merkez kanat bu gücü nereden alıyor sorusu bile sorulmadı. Sorulsaydı bu kararın arkasındaki gücü görürlerdi.

Evet iddia ediyoruz. Türkiye’nin baskısı sonucu bu referandum kararı alındı ve gerçekleşti. Aklıselim kişi ve çevreler yapmayın etmeyin deselerde Türkiye’den gelen emir üzerine Irak-KDP ve YNK’nin merkez kanadı aldıkları referandum kararlarından vazgeçmediler. Sandık kurulunca da doğal olarak sandık başına gitmemezlik olmazdı. Giden her Kürd de, ruhunu düşmana satmamışsa evet diyecekti. Olan buydu. Kimi bunu şimdi “milli birlik sağlandı“ ile izah ediyor. Hayır! Bunun milli birlik ile bir alakası yoktur. Halkımızın yüzyılların bağımsızlığa olan özleminin sadece bir kez daha sandığa yansımasıydı. İşin aslı bu referandum ile Kürdler cepheleşti ve aralarındaki çelişki daha da derinleşti.

Bu aşılamaz mı?

Kuşkusuz aşılabilir. Bunun yolu vardır. Mevcut siyasal güçlerin birbirine tahamül etmeleriyle olur. Demokratik bir sistem oluşturulmakla olur. Seçimle gelip, seçimle gitmeyi kabullenmekle olur. Ülkeyi merkezi hükümet aracılığıyla yönetmekle olur. Bu da çokbaşlılığın ortadan kalkmasıyla olur. Sarı ve Yeşil Zone’lar arasına çekilen Dergele sınır kapısının kaldırılmasıyla olur. Milli ordu ve milli istihbarat başta olmak üzere devleti devlet yapan kurumların parti bürolarının karanlık dehlizlerinden çıkarmakla, halkın önüne şeffaf olarak koymakla olur. Fakat bunlar değil de askeri güç ile, koltuk işgal etmekle, istediğin zaman milletin meşru kurumlarının kapısına kilit vurmakla bu iş olmaz.

Bakınız! Kürdistan’ın Güneyi’nin durumu içler acısı. İçte üretim yok. Sanayi yok. 1992 yılından bu yana iktidarı elinde bulunduran Irak-KDP ve YNK tarafından bir fabrikanın direği dikilmiş değil. Tarım üretimi yok. Hayvancılık yok. Sadece ve sadece petrole dayalı hile yüklü bir ekonomik politika uygulanıyor. O da çalıp çırpılıyor. Hortumlanıyor. Sömürgecilerimize peşkeş çakiliyor. Halkın hiçbir sorunu –su, elektirik, barınma, ısınma, sağlık vs- halledilmiş değildir. Halk açken, iktidardakiler milyarder oluyor.

Hala bir anayasa bile yok. Ceza yasaları Saddam Hüseyin Irak’ından kalma. İsteyen aile içinde bir kadını bile öldürebiliyor. Kimse sen niye öldürdün diyemiyor. Bunun sayısız örneği var.

Siyasi, askeri ve ekonomik bir kriz yaşanıyor. Nedeni parasızlık değildir. İktidarı elinde bulunduranların mevcut gidişatı kendi bireysel, ailesel, aşiretsen, partisel çıkarlarına uygun gördükleri için. Hırsız oldukları için.

Anlaşılması için tekrarlayayım. Bu sorun bitmedi. Gelişmeler şunu bize net olarak gösterecektir. Kabullenmesek de bu gerçeklik önümüze gelecektir. İşte o zaman şu an işi sloganlara veren anlı-şanlı aydın ve politikacılarımızın neye hizmet ettiği de ortaya çıkacaktır. 7 Haziran 2017 tarihinde Irak-KDP’nin dayatması sonucu alınan “Bağımsızlık Referandumu“ Türkiye’den bağımsız alınan bir karar değildir. Dahası Türkiye’nin projesidir. Türkiye’nin şu an bağırması, çağırması sadece ve sadece kendi kamuoyuna yönelik bir söylemin ötesine geçmez. Amaç bellidir. İçte yıpranan Irak-KDP’nin ömrünü uzatmak ve birlikte Kürdistan’ın Güneyi’nde Kürd millet servetini hortumlamaktır. Ve hatta bir Kıbrıs ve Hatay yöntemi ile Türkiye’ye bağlamaktır. Irak-KDP ve YNK yetkililerinin verdikleri demeçlere bakılırsa başvurmayacakları bir yol değildir.

Mümkün mü bu? ABD bölgede olduğu müddetçe kuşkusuz bu politika tutmaz.

Türkiye ve Irak-KDP ortaklaşa birçok proje düşünebilir ve hatta uygulamaya koyabilir. Tıpkı bu referandum gibi. Ki referandumun amacı bellidir.

İktidardakilerin bir süreliğine daha iktidarlarını sürdürmeye yol açmak içindir. İktidar da kalış kozları da vardır. Askeri ve ekonomik güçleri vardır. Türkiye’nin kendilerine desteği vardır. Boşuna o kadar Türk askeri Güney’e taşınmadı. Bu avantajlarla bir süreliğine iktidarlarını sürdürebilirler ama her baskıcı ve hukuksuz rejim gibi bunların da iktidarlarının sonu gelir.

Bunu kim mi yapacak?

İçte güçlü örgütlü bir halk muhalefeti vardır. Dışta Kürdlere mevcut kazanımları sağlayan ama mevcut siyasi güçlerin politikasından rahatsız olan güçler vardır. Bu güçler mutlaka mevcut gidişata müdahale edeceklerdir. Zaman alacak ama mutlaka bu müdahale olacaktır.

27 Eylül 2017