Halep Oradaysa Arşın Cizre’de!

754

Bahattin Kılıç

Biliyorum özellikle son günlerde bir çoğunuz yazılı ve görsel medyayı izledikçe neredeyse herkesin derinden “ah vah“lar ederek  Halep’le yatıp  Halep’le kalktığını gördükçe hayret ediyorsunuz.

Ağlayıp sızlayanlara baktıkça bunların gözyaşıyla birlikte yüreklerine kan damıtanlar olduklarını sanıyorsunuz ve üzülüyorsunuz.

İster istemez ülkenizi, toplumunuzu düşünüyorsunuz.

Onlara yapılanları gözönüne getirerek kıyaslamalarda bulunuyor,sonra içiniz burkularak derin bir mahcubiyet yaşıyorsunuz,

insanlık adına birazda utanıyorsunuz. Çünkü Suru Cizre’yi hatırladıkça o günleri yeniden yaşıyorsunuz.

Özellikle küçük çocukların ve 70-80 yaşındaki ihtiyarların nasıl öldürüldüklerini

Genç kızların çırıl çıplak yerlerden nasıl sürüklendiklerin yeniden yaşıyorsunuz.

Sonra bodrum katlarından yükselen dumanlar, yanık kokuları…

Buzdolablarında bekletilen cenazeler ve daha bir çok şey kafanızda yeniden şekillenip bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçip gidiyor.

Acılarınız yenileniyor.

Ve düşünüyorsunuz.

İster istemez soruyorsunuz.

Peki, neredeydi o zaman bütün bu insanlar? Halep Halep  diye çığlık atanlar?

Sahi neredeydi bütün bunlar? Bu ülkede yaşamıyorlar mıydı?

Hadi savaştan nemalananları, sömürgeci sistemin yandaşlarını ve ensesi kalın baronları anladık.

Kimi düşmandı, düşmanlığını yapıyordu, kimi nemalandığı için çıkaraına susuyordu, dedik.

Ve geçtik.

Ya o gün gık bile çıkarmadan susan ama şu anda Halep Halep diye çığlık atarak oradaki Hizbüllahçı, Elnusracı çeteler için  görev üslenen  kimi sivil toplum kuruluşlarına ve onları destekleyen şarlatanlara ne demeli?

Sormadan edemiyor insan.

Mesele insanlık adına hareket ise eğer, sivil insanları kurtarmak ve yardım etmek ise Sur’dakiler, Cizre’dekiler insan değil miydi? Oralarda hala insanlar evsiz barksız aç ve susuzken aynı duyarlılık niye gösterilemiyor?

Bu çifte standartlık niye?

Bu tutum orta yerde dururken birlik ve kardeşlik adına söyleyecek hangi lafa kim inanır?

Gerçi bu hastalıklı yaklaşımların yabancısı değiliz.

İstesek de istemesek de,Sevsek de sevmesek de yüzlerce yıldır  birlikte yaşıyoruz. Karşılıklı olarak çeşitli özelliklerimizle birbirimizi iyi tanıyoruz.

Kibir ve zorbalıkları gibi onların  kendi çıkarlarına olan hiçbir şeyi kaçırmadıklarını, gerektiğinde görülmemiş derecede hümanist ve insancıl kesilerek hak hukuk ve adaletten yana takiyye yaptıklarını da iyi biliyoruz.

Doğrusu bu konuda epey de  maharetlidirler. Başkalarına yutturma konusunda ustadırlar.

Ancak bilinmesi gerekiyor, hiçbir şey artık eskisi gibi değildir.

Aynı ustalığın sürüp gitmeyeceği açıktır.

Dedik ya işlerine geldiği zaman hiç kimse onlardan daha fazla demokrat,”insancıl” ve yardımsever olamıyor.

Kürtler için talep edildiğinde “bölücülüktür” dedikleri bütün hakları Filistin ya da başka halklar için fazlasıyla isterler.

Hatta bu uğurda  başka ülke yöneticilerine “Siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz” diyerek savaş bile ilan ederler.

Gerektiğinde kof bir kabadayılık olduğunu bile bile Amerika’ya, Rusya’ya, Almanya’ya  kafa tutup parmak sallarlar.

“Yaptığınız asimlasyondur”,”katliamdır” diyerek kükrerler, nara atarlar.

Mağdur ve mazlumun yanında olduklarını söylerler.

İş Kürtlere ve haklarına gelince durum değişiyor. Yüzleri geriliyor, İnip kalkan burun kanatlarından dumanlar fışkırmaya başlıyor,

Kürdlerin hanesine yazılan her artıyı kendi hanelerinde bir eksilme olarak görüyorlar.

Kürt fobisiyle yaşıyorlar.

Onların bütün hak ve hukuklarına karşı çıkıyorlar.

İstemlerini “bölücülük”le bastırıyorlar.

Uzun tarihi geçmişi bir yana bırakıp sadece bizim kuşağın da derin acılarıyla yoğrulduğu yarım asırlık son zaman dilimine baktığımızda bile bu manzaranın hiç değişmediğini görüyoruz.

Sanki kaderimiz buymuş gibi.

Sağcısından solcusuna, inanandan inanmayana, enternasyonalist geçineninden ümmetçi -İslamcısına kadar, az sayıdaki namuslu insan dışında,  neredeyse toplumunun bütün kesimleri Kürtlere yapılan haksızlıklar karşısında genellikle aynı tavrı koymuşlardır. Ya hep suskun kalmışlardır, ya da kendi egemenlerinden yana saf tutarak onlara şakşakçılık etmişlerdir.

Aynı koroda yer almışlardır.

Irkçı ve milliyetçi politikalarının kurbanı olmuşlardır.

Dolayısıyla, bu lekeli tutumları sebebiyle bugün tasvip edilmesi mümkün olmayan birçok olumsuz gelişmenin de ön açıcısı olmuşlardır. Ancak geç kalınmış olsa da hala her şey bitmiş değil, değildir. İstenilirse bu lekeli tutumdan sıyrılıp eşitliğe ve özgürlüğe dayalı gerçek bir kardeşleşmenin de yolunu açabilirler. Bu pekala mümkündür. Yeter ki istenilsin.