EMPERYALİST TÜRKİYE

212

SAMET ERDOĞDU

Selçuk Erez 26 Ocak 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde çıkan ”ABD’ye ders olsun!” başlıklı yazısında TC Cumhurbaşkanı’nın şöyle dediğini yazıyor: “Ne diyorlar? ‘Türkiye Musul’a girmesin’. Ya nasıl girmeyeyim? Hiç ilgisi olmayanlar gelip giriyor. Neymiş? Bağdat onlara ‘Gel’ demiş. Öyle mi? 15 sene önce Saddam ‘Gel’ mi dedi bunlara?”

Türk Cumhurbaşkanı’nın bu sözleri öyle rastgele, düşüncesizce söylenmiş sözler değil. Yandaş basında, özellikle Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül’ün yazılarında çoktandır Türk sermayesinin emperyalist heveslerini yansıtan yazılar yayınlanıyor.

Türk finans ve tekelci sermayesinin ve devletinin emperyalistleşme, dış mahreçler arama, nüfuz alanlarını genişletme, hatta mümkünse eski Osmanlı topraklarını ele geçirme yönündeki hazırlık ve çabaları oldukça gerilere; Evren’li ve Özal’lı yıllara dayanıyor.

Türk kapitalizminin daha önceki yıllara damgasını vurmuş olan ithal ikameli sanayileşme modeli 70’lerin sonunda tıkanmış, iflas etmişti. IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist finans kurumları Türk devletine acı reçeteler sunmuş, siyasi iktidarların oy kaygıları yüzünden uygulamaktan kaçındıkları bu reçeteler nihayet Demirel hükümetinin 24 Ocak 1980 kararlarıyla bütünsel bir program haline getirilmişti. Programın mimarı daha önce Türk Devlet Planlama Teşkilatı’nda ve bu emperyalist finans kurumlarında vs. çalışmış, 70li yıllarda Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası’nın (MESS) başına geçmiş olan Turgut Özal’dı. Özal 12 Eylül darbesinden sonra kurulan Bülent Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına, dolayısıyla ekonomi yönetiminin başına getirildi; 12 Eylül’ün zılgıt siyasetiyle ”dikensiz gül bahçesi” haline getirdiği Türkiye’de bu politikaları canının istediği gibi uyguladı.

12 Eylül generallerinin koruyuculuğu altında izlenen yeni sermaye birikim modeli, koruyucu gümrük önlemleri vb. türünden teşvik politikalarını terkediyor, ”ihracata dayalı sanayileşme”, ”dışa açılma” politikalarını esas alıyordu. Bu politika demir – çelik, petro kimya gibi ”ağır sanayi” yatırımları yerine emek yoğun inşaat, fason tekstil üretimi, otomobil ve yerli hammade ağırlıklı sektörleri ve ”para politikaları” denen finansal spekülasyonları esas alıyordu. Dönem Banker Kastelliler, Banker Yalçınlar gibi bir sürü sahtekarın kestirme yoldan köşe dönmek isteyen küçük tasarruf sahiplerinden vurdukları milyarları har vurup harman savurdukları bir dönemdi. Büyük sanayi, ticaret ve finans burjuvazisine gelince keyiflerine diyecek yoktu. Rahmi Koç sermayenin bu mutluluğunu şöyle dile getiriyordu;

”12 Eylül harekatından önce herşeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani her şey güç ve uzun zaman içinde gerçekleşebiliyor, her şeye politik açıdan bakılıyordu. Ekonomik yaklaşım hep arkadan geliyordu. Askeri yönetim altında fark, alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edebiliyor ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu kısa sürede düzeltebiliyor. En önemlisiyse tüm bu işlemler yapılırken politik yaklaşımlar söz konusu olmuyor. Çünki askeri yönetimin parlamentoda sandalye kaybı ya da seçmen kaybı diye bir kaygısı yok.” [M. Sönmez, Türkiye Ekonomisinde Bunalım: II, 1980 Sonbaharından 1982’ye (Belge Yayınları, 1982, İstanbul, s. 90 – 91)]

 Rahmi Koç’u zevkten dört köşe yapan ”askeri rejim avantajları” bugünkü ”Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen yönelimin nedenleri ve gerekçeleri konusunda da ipuçları veriyor. Cumhurşahlık sistemini savunan hükümet, basın ve sermaye çevrelerinin argümanları Rahmi Koç’un 1982’de dile getirdikleriyle hemen hemen aynıdır. Türk finans sermayesi ”karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak” için ”parlamentodan geçme zorunluluğu”, ”politik yaklaşımlar”, ”sandalye kaybı, seçmen kaybı kaygıları” olmayan hızlı ve seri yönetim istiyor. Yeter ki ”ekonomik yaklaşım arkadan” gelmesin, başa alınsın; böyle bir yönetim ister ”askeri rejim” olsun, ister ”sivil” diktatörlük olsun hiç fark etmez!

Türk tekelci sermayesi, 12 Eylül Cuntası’nın bir Anayasa yapıp halkoyu ile kabul ettirmesinden sonra sendikalar, toplu iş sözleşmesi ve grev yasalarının düzenlenmesi gündeme geldiğinde benzer dileklerini bu hususlar içinde dile getiriyordu. ”Hazırlığı tamamlanarak açıklanmış bulunan taslakların [sendikalar, toplu iş sözleşmesi ve grev yasaları taslakları] Anayasa’ya uygun olarak öngördüğü hükümleri değerlendiren Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı, bazı eleştirilerin yanısıra onayını ifade ederken ”sendikaların devlete karşı bağımsızlığı savunulamaz” [”Halit Narin Grevlere Daha Fazla Kısıtlama Getirilmesini İstedi”, Cumhuriyet, 23 Şubat 1983]” demekteydi. [Ücretli Emek ve Sendikalaşma, Alpaslan Işıklı, Geçiş Sürecinde Türkiye, Derleyenler İrvin Cemil Schick, Ertuğrul Ahmet Tonak, Belge Yayınları, Aralık 1990, sayfa 350]

 Sendikaların korporatif faşist sendikalar gibi tamamen devlete bağlanmasını isteyen Halit Narin’in bu isteği tam olarak karşılanmadıysa da hem 12 Eylül Anayasası’nda hem iş ve sendikalar yasalarında konulan ağır hükümlerle sendikaların eli kolu tamamen bağlanmıştı. Öyle ki işçilerin yasa masa dinlemeden başlattıkları 1987 Bahar eylemliliklerinden sonradır ki sendikal hareket yavaş yavaş toparlanabilmiş; ancak yine de bir türlü güçlü bir direniş ve mücadele odağı haline gelememişti.

Böylece Türk sermayesinin iki büyük otoritesinden biri (Rahmi Koç) yasama ve yürütmede ”politik yaklaşımlar, parlamenter kaygılar” yerine ”ekonomik yaklaşımları” öne çıkararak askeri rejimin ne kadar avantajlı olduğunu dillendirirken; bir diğeri (Halit Narin) sosyal bakımdan işçi sınıfının ”hizaya getirilmesi”nin ne kadar önemli olduğunu vurguluyordu.

Fakat buraya kadarı henüz Türk devletinin ”iç düzen”ini ilgilendiren, sınırları dışına taşmayan bir iç yapılanma gereksinmesinin vurgulanmasıdır. Oysa sermayenin Türk devletini yeniden yapılandırma ihtiyacı sadece iç gerekliliklerden kaynaklanan bir ihtiyaç değildi; Türk sermayesi emperyalistleşme yoluna girmişti; emperyalizmi politik bir yöneliş olarak belirlemişti.

Burada bir kesinti yapıp Lenin’e başvuralım. Lenin Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, adlı eserinde Batı emperyalizminin ortaya çıkışını şöyle anlatıyor:

” İngiltere için sömürge fetihlerinin arttığı dönem 1860-1880 arasına rastlar; özellikle 19. yüzyılın son yirmi yılı içinde bu artışın daha da hızlandığını görüyoruz. Fransa ve Almanya için ise genişleme, daha çok, bu yirmi yıl içinde olmuştur. Yukarda, tekel-öncesi kapitalizmin, serbest rekabetin egemen olduğu kapitalizmin gelişme sınırına 1860-1870 yılları arasında vardığını görmüştük; şimdi ise sömürge fetihleri konusundaki olağanüstü “ilerleyiş”in tam bu dönemden sonra olduğunu, dünyanın paylaşılması amacıyla yürütülen savaşımın gitgide daha sert hale geldiğini görüyoruz. Yani kapitalizmin, tekelci evresine, mali-sermaye evresine geçişi ile dünyanın paylaşılması için yürütülen savaşımın ağırlığı, birbirine bağlıdır.

Hobson, emperyalizm üzerine yazdığı yapıtta, 1884-1900 yılları arasındaki döneme, bellibaşlı Avrupa devletlerinin büyük “genişleme” kazandığı bir dönem gözüyle bakar. Yaptığı hesaplara göre, bu dönemde, İngiltere 57 milyon [sayfa 94] nüfuslu, 3 milyon 700 bin mil kare; Fransa 36 milyon 500 bin nüfuslu, 3 milyon 600 bin mil kare; Belçika 30 milyon nüfuslu, 900 bin mil kare; Portekiz 9 milyon nüfuslu, 800 bin mil kare toprak kazanmıştır. Bütün kapitalist devletler tarafından, 19. yüzyılın sonunda, özellikle 1880’den sonra, bu sömürge avı, diplomasi ve dış politika tarihinde herkesce bilinen bir olaydır.”

Şimdiki dönem, Lenin’in bahsettiği dönemden oldukça farklıdır; ancak yine de belli benzerlikler vardır. Eski sömürgecilik sistemi ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısında çöktüğü, yük haline geldiği, yeni sömürgecilik yöntemleri geliştirildiği için kimse 20. Yüzyıl sonu ve 21. YY başında ”sömürge fetihleri” yarışına girişmedi. Ama ”dünyanın nüfuz alanlarına bölünmesi”, eski emperyalist ya da eşitsiz gelişimin palazlandırdığı yeni emperyalist güçlerin kendilerine ”hayat alanları” araması faaliyetleri yeni biçimler altında devam etti. Bu güçlerden biri Türkiye’dir. Türkiye, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in İtalya için kullandığı sıfatla ”çakal” gibi büyük kurtlar arasındaki kapışmada hep fırsat kollamış ve uygun anda kendine pay koparmıştır. II. Dünya Savaşı eşiğinde eski İskenderun sancağını yeniden zapt eden TC, 1974’te Kuzey Kıbrıs’ı feth etmiştir. İran – Irak savaşının başladığı sene askeri darbe yapan 12 Eylül generallerinin en dikkat ettikleri hususlardan birisi de bu savaşın muhtemel sonuçları idi. Bu, her ihtimalin göz önünde bulundurulduğu, aynı zamanda sürekli teyakkuz halinde bulunulduğu bir dönemdi. Türk devletinin bu yıllarda gözü özellikle iki alan üzerinde gezinip duruyordu: ı- Güney Kürdistan, 2- Rojava. Güney Kürdistan’da yurtsever Kürt örgütlerinin önemli bir derinlik ve genişlikte alanları kontrol eder hale gelmesi TC’yi rahatsız etti; ilk ”sınır ötesi harekat” bu sıralarda yapıldı. 1983 baharında Türk askerleri Güney Kürdistan içlerine sefer yaptılar ve ondan sonraki zamanlarda da bunu zaman zaman tekrarladılar. Böylelikle Güney Kürdistan topraklarına sefer yapmak Türk devletinin buna girişmek için ”kimseden izin almadığı” bir alışkanlığa dönüştü. Bunun arkasında yatan esas hedef ise Musul ve Kerkük petrollerinin ele geçirilmesiydi. İkinci hedef ise Suriye’nin istikrarsızlaştırılmasıydı. Türk devleti Rojava’daki Kürt örgütlerinin faaliyetlerini yakın takibe aldı ve 12 aalık 1980’de Kamışlı’da Kawa militanlarının katledildiği operasyonu yaptı. 1982’de Hama ayaklanması kışkırtıldı.

Ancak bütün bunlar henüz ısınma hareketleri niteliğindeydiler. Zira Türk devleti henüz kendisini ”dış maceralara” girişecek denli güçlü görmüyor; klasik ”Milli Savunma” siyasetini takip ediyordu. Ekonomide iç birikimle yetinme, kendi yağıyla kavrulma, devlet gücüyle kapitalizmi güçlendirme siyaseti; dış politikada ”yurtta sulh, cihanda sulh” ile ifade ediliyordu. Yurtta sulh, yurt sulhunu bozacak iç düşmanların (komünizm, bölücülük, irtica); cihanda sulh, cihan sulhunu bozacak dış düşmanların (komunizm tehlikesi ve komşu devletlerde istikrarsızlık) ”her görüldüğü yerde ezilmesi” idi. Bu aşamada, tamamen reddedilmese de, dışa dönük saldırı, yayılma ve genişleme esas alınmamaktaydı.

Oysa Türk sermayesinde ulaşılan gelişme seviyesi ve Türk kapitalizminin eriştiği uğrak 1980’lerde köklü bir ”paradigma” değişikliğini zorunlu kılıyordu. Ekonomide dışa yönelme, dış rekabete açılma, siyasette de dış rakiplerle kapışmayı göze almayı gerektiriyordu.

Önceki dönemlerin burjuva yöneticileri Lenin’in aşağıda anlattığına benzer biçimde ”sömürgecilik” siyaseti izlemeye karşıydılar. İsmet Paşa Lozan görüşmeleri esnasında Musul üzerinde ”hak” iddia ederken bunu ”tarihsel” nedenlere dayandırıyor; aynı bölge üzerinde hak iddiasını ”kılıç hakkı”na dayandıran İngilizleri ”20. Asırda Fetih hakkını savunmak geçersizdir” diye kınıyordu.

”İngiltere’de serbest rekabetin en yüksek düzeyine ulaştığı 1840 ve 1860 yılları arasında bu ülkedeki burjuva yöneticiler, sömürge politikasına karşıydılar; çünkü sömürgelerin kurtuluşunun, İngiltere’den tümüyle kopuşunun, yararlı ve kaçınılmaz bir şey olduğu kanısındaydılar. M. Beer, 1893’de yayımlanan “Bugünkü İngiliz Emperyalizmi”[82] başlıklı yazısında, emperyalist politikaya eğilimli bir İngiliz devlet adamının, Disraeli’nin 1852’de şöyle dediğini açıklıyor: “Sömürgeler, boynumuza asılmış değirmen taşlarıdır.” Bu, böyle olmakla birlikte, 19. yüzyılın sonlarında, emperyalist politikayı öğütleyen ve bu politikayı en büyük arsızlık içinde uygulamakta olan kişi, Cecil Rhodes ile Joseph Chamberlain, gene de, günün adamı olmuşlardır!

İngiliz burjuvazisinin bu siyasal yöneticilerinin daha o sıralarda, çağdaş emperyalizmin denebilirse, salt ekonomik, toplumsal ve siyasal köklerini anladıklarını belirtmek, oldukça ilginç bir saptamadır. Chamberlain, dünya pazarında, İngiltere’ye karşı Almanya’nın, Amerika’nın ve Belçika’nın uyguladığı rekabete dikkati çekerek, emperyalizmi, “gerçek, akıllıca ve ekonomik bir politika” olarak savunmaktaydı. Karteller, sendikalar ve tröstler kuran kapitalistler, kurtuluşun tekellerde olduğunu söylüyorlardı. Burjuvazinin siyasal liderleri dünyanın henüz paylaşılmamış parçalarını ele geçirmek için ivedi davranarak bu sese ses veriyorlar, kurtuluşun tekellerde olduğu sözüne sarılıyorlardı. Gazeteci Stead, yakın [sayfa 95] dostu Cecil Rhodes’in, 1895’te, emperyalist görüşlerini kendisine şöyle anlattığını söylüyor:

“Dün East-End’deydim (Londra’da bir işçi semti), işsizlerin yaptığı bir toplantıda bulundum. Ateşli söylevler dinledim orda. Bunların hepsi tek bir çığlıktan ibaretti: ekmek! ekmek! Dönüşte, bütün sahneyi yeniden yaşıyor ve emperyalizmin önemini bir kez daha kavrıyordum. Benim en büyük düşüncem, toplumsal soruna bir çözüm getirmek: Birleşik Krallığın 40 milyon nüfusunu kanlı bir içsavaştan kurtarmak için, bizler, sömürge politikacıları, fazla nüfusu yerleştirebileceğimiz, fabrikalarımızın ve madenlerimizin ürünleri için yeni pazarlar kazanabileceğimiz yeni topraklar elde etmek zorundayız. Her zaman söylerim, imparatorluk bir mide sorunudur. İçsavaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.”

Milyoner, para kralı, İngiliz-Boer savaşının başlıca sorumlusu Cecil Rhodes, 1895’te, işte böyle konuşuyordu. Bu yüzdendir ki, onun emperyalizm savunusu biraz kaba ve arsızdır. Ama temelde, Maslov, Sudekum, Potressov, David ve Rus marksizminin kurucusu vb., vb. gibi bayların savunduğu “teori”den uzaklaşmış değildir. Cecil Rhodes biraz daha dürüst sosyal-şovendir…”

Cecil Rhosdes’in 1895’te söylediğini yüzyıl sonra Türk emperyalizminin gerekçelendirildiği sözlerde ve yazılarda işitecek ve okuyacaktık. Örneğin yukarıda Tayyip Erdoğan’ın sözlerini aktaran ve yazısının devamında eleştiren Selçuk Erez’in emperyalistleşme hedefi konusunda özünde Erdoğan’la köklü farklılığı yoktur; farklılığı ”ideolojik”tir. Türk – islam ideolojisi yerine ”laik model”, Cumhurşahlık yerine Batı tarzı ”demokrasi” modelini savunmaktadır. Selçuk Erez 6 Nisan 1997 tarihli Cumhuriyet Dergi’de şöyle yazıyor:

”Yazımızın başında aktardığımız ve Rusya’nın İran ve Suriye ilişkilerini yansıtan haberini – ve mesela Clinton’la Helsinki’de buluşan Rus Cumhurbaşkanı’nın ‘NATO’yu genişletirseniz biz de İran’la işbirliği yaparız!’ tehdidi gibi – diğer ipuçlarını bir araya getirirseniz yeryüzünün 2000 yılının politik bölünmesinin kültürel değil ekonomik çıkarlara, özellikle petrol yataklarına göre gerçekleşeceğini, bu bölünmenin yol açacağı çekişmenin ve bu çekişmenin neden olacağı küçüklü büyüklü çatışmaların da ABD ve Batı Avrupa ile Rusya ve köktendinci İslam yandaşları arasında geçeceği anlaşılmaktadır. Öyleyse şimdi kendimize soralım: Bu bölünmede Türkiye’nin çıkarı nerededir? Bunu cevaplayınca, bir soru daha soralım: Buna göre, Türkiye’nin yeri nerede olmalıdır? Laikliği ayak altına alıp bizi İran’ın, Suriye’nin yanına çekmek için takunyalarını kuşananların peşinde giderek mi varırız bu yere?” [aktaran Rejim Krizi, Kritik Bir Dönemeç, Emek, Mayıs 1997]

Dünyanın 2000li yıllarının politik bölünmelerinin, Samuel Huntington’un iddiasının aksine kültürler arası çatışmalara göre değil ekonomik çıkarlara göre, özellikle de petrol yataklarına göre gerçekleşeceğini ve küçüklü büyüklü çatışmalara hazırlanmak gerektiğini söyleyen laik emperyalist Selçuk Erez iş olsun diye konuşmuyor. O, bir politik eğilimi temsil ediyor ve bunda da yalnız değil. Erez’in bunları yazdığı yıl, gazeteci Murat Yetkin, Ateş Hattında Aktif Politika, adlı eserinde şunları yazıyordu:

”Türkiye artık çeperlerinde süren nüfuz kavgasına seyirci kalmayacak bir ülke olacağını ilan etme noktasına gelmiştir. Orta Avrupa, Orta Asya ve Ortadoğu’yu kapsayan dünyanın siyasi hareketliliği en yüksek alanının tam ortasında risk alıyor ve aktif politika yapacağını açıklıyor.” [M. Yetkin, Ateş Hattında Aktif Politika, Alan Yayıncılık, s. 334, aktaran Rejim Krizi, Kritik Bir Dönemeç, Emek, Mayıs 1997]

”Artık çeperlerinde süren nüfuz kavgasına seyirci kalmayacak bir ülke olacağını ilan etme noktasına gelmiş” olan Türkiye bu yönelişin gereği olarak önce ekonominin muazam ölçüde militarizasyonuna girişiyordu:

”Ordu, TUSİAD’cıların ve özel sektör temsilcilerinin çağrılı olduğu bir toplantıda önümüzdeki 15 – 20 yıla ilişkin modernizasyon ve reorganizasyon hedeflerini açıkladı. Açıklanan stratejik hedefler, Dünya Bankası’nı bile, nereden bulunacak bu kaynak diye hayrete düşüren astronomik bir harcamayı öngörüyor: Tam 150 milyar dolar. Bunun çok büyük bir kısmı silah sanayiinin gelliştirilmesine ve özel sektöre akacak. Milli Savunma Bakanı Turan Tayan’ın verdiği bilgilerden, büyük sermayenin gözünü daha şimdiden bu dev pastaya diktiği anlaşılıyor:

”Tayan’ın verdiği bilgilere göre, bugüne kadar yapılan çalışmalarda 17 firmaya üretim, 1 firmaya ön üretim müsaadesi, 14 firmaya NATO veya Milli Güvenlik Dereceli Tesis Belgesi, 49 firma ve kuruluşa AQAP (Endistriyel Kalite Teminatı) belgesi verildi. (…) Tayan, savunma sanayii alanında yatırım yapacaklar için ‘genel teşvikin yanısıra özel teşviklerin de öngörüleceğini belirtti.” (Cumhuriyet, 12 Nisan 1997)

Kokuyu alan uluslararası silah tekelleri bu yılki Uluslararası Savunma ve Sivil Havacılık Fuarı’na üşüşecekler.” [Rejim Krizi, Kritik Bir Dönemeç, Emek, Mayıs 1997]

Emek dergisinin bunları yazdığı zamandan bu yana 20 yıl zaman geçti. SIPRI (Stockholm International Peace Research Institute , Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü) verilerine göre Türkiye 2016 yılının silah alımlarında ilk 6. sırada, silah satımlarında 16. sırada yer alıyor. Yani 20 yıllık stratejik hedeflerine artık erişmiş olması gereken Türkiye, bu projenin tamamlanmış olmasıyla yetinmiyor; vargücüyle silahlanmaya devam ediyor. Bir yandan ”yerli”(!) üretim yaparken, bir yandan da silah ithalatı yoluyla ”modernizasyon ve reorganizasyon”a devam ediyor.

Türk emperyalizminde ”askeri sanayi artık öncü sektör” durumundadır:

”Artık sadece OYAK değil, bir çok holding ‘askerileşiyor’; tekel karının kaymağını silah sanayiinden sağlıyor. Silah sanayii, AR-GE çelişmaları ve teknoloji transferiyle birlikte, ülke ekonomisinin lokomotifi haline geliyor.” [Ergun Adaklı, Yeni NATO Stratejisi ve Susurluk, SÖZ Dergisi, 8 Şubat 1997; aktaran Emek Dergisi, Mayıs 1997]

Türk emperyalizminin ”her zamankinden daha güçlü bir orduya gereksinmesini” vurgulayan gazetecilerden biri Mehmet Ali Birand’dı:

”Türkiye’nin bugün her zamandan daha güçlü bir orduya gereksinimi bulunmaktadır. Ortadoğu’daki durum ortada. Her an her yerden bir sorun çıkabilir.

Kafkaslar’daki çatışmalar daha uzun yıllar sürecek gibi görünüyor.

Balkanlar’da sürekli kan akıyor.

Nüfuz sahamız olarak gördüğümüz Türk Cumhuriyetleri başta olmak üzere herkesin gözü Türkiye’nin üzerinde…

(…)

Oyunun koşulları da baştan başa değişti.

Eğer oturduğumuz bu son derec tehlikeli mahallede rahat etmek, bölgede sözümüzü dinletmek istiyorsak, silahlı kuvvetlerimize çekidüzen vermek zorundayız.

Yira bugünkü durumda Türk ordusu 2000’li yıllarda kendinden bekleneni veremeyecek durumdadır. Teknik donanımı, yapılanması değiştirilmediği takdirde (ki şu sıralar çalışmalar sürdürülüyor) bölgenin cüce gücü olarak kalmaktan kurtulamayız.” (M. Ali Birand, TSK 2000’li yıllara girerken(1), Sabah’tan aktaran Milliyet, 9 Haziran 1992)

SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’nin Kafkasya’yı kendi nüfuz bölgesine dahil etme siyaseti güderek Gürcistan ve Azerbaycan’ı NATO’ya katmaya çalıştığı, eski Sovyet cumhuriyetlerinde Turuncu Devrimler organize ettiği sıralarda bu yağmadan kendine pay çıkarmaya çalışan Türkiye de aynı mıntıkalarda kendi yönünden aktif faaliyet yürütüyordu. Çeçenistan’a gönderilen cihatçıların geçiş güzergahı Türkiye idi. Türkiye’nin hükümet yöneticileri Azerbaycan’da darbe tezgalarken, cumhurbaşkanı Demirel darbeden Haydar Aiyev’i haberdar ediyordu. Yeni kurulan Türki cumhuriyetlerin ordularının eğitimi için buralara Türk subaylar gönderen Türkiye’nin bütün bu faaliyetlerinin mahiyetini Rus yöneticiler ”etkinlik savaşımı” olarak nitelendiriyordu:

”Azerbaycan’da petrol aramak ve üretim yapmak amacıyla ABD ağırlıklı bir konsorsiyum oluşturulmasının (21 Eylül 1994) ardından, Yeltsin’in dış politika yardımcısı Sergei Karaganov, bu anlaşmayı tanımayacaklarını belirtirken petrol boru hattının yalnız ekonomik değiş, aynı zamanda siyasal sorun olduğunu ileri sürerek, Türkiye ile Rusya arasında, Kafkaslar ve Orta Asya’da bir etkinlik savaşımının geliştiğini, bunun yeni bir olay değil, bir yüzyıl boyunca oynanan oyunlara geri dönüş olduğunu söyleyecektir.” (Muzaffer İlhan Erdost, Üç Sivas, Ankara 1996, s. 64)

BİA Haber Merkezi’nden Haluk Kalafat’ın 9 Temmuz 2014 tarihli Askeri Harcamalarda NATO Kriterleri ve Türkiye başlıklı haberde bildirdiğine göre ”İsveç Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) Mart 2014’te açıkladığı 2013 verilerine göre Türkiye’nin askeri harcamaları yükseliyor. 2012’de 16’ncı sırada bulunan Türkiye 2013’te 14’üncülüğe yükseldi ve GSMH’ya oranı 2,3 görünüyor.”

Yine BİA Haber Merkezi’nin 18 Nisan 2012 tarihli haberinde verdiği SIPRI VERİLERİ’ne göre ”Türkiye Askeri Harcamada 15. Sırada.” Haber şöyle devam ediyor:

”SIPRI dünya ölçeğinde ülkelerin yaptıkları askeri harcamalara dair raporunu yayınladı. Kesinleşmiş 2010 verilerine ve tahmini 2011 verilerine göre askeri harcamalarda birinci sırada ABD var, Türkiye 15. sırada yer alıyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, Türkiye’nin askeri harcamalarda 15. sırada yer aldığı dönemdeki toplam askeri harcama 17,5 milyar dolar.

Türkiye’nin askeri harcamaları 2009 ABD Doları fiyatları baz alınarak bakıldığında 15.634 milyar dolar, 2010 ABD Doları fiyatlarıyla bakıldığında 17.509 milyar doları buluyor.”

Yine aynı SIPRI’nin verilerine göre ”2011 – 15 arasında Dünyanın en çok silah ithal eden ülkeleri arasında Türkiye 3, 4 milyar dolarlık alımla 6. sırada geliyor.”

Bütün bunlar nicel olarak ABD’den sonra NATO’nun en büyük ordusu olan Türk ordusu’nun silah kapasitesi ve modernizasyonu bakımından da dünyanın en tehlikeli ordularından biri haline geldiğini gösteriyor. Dünya silah alımlarında altıncı, toplam silah harcamalarında onbeşinci sırada yer alan Türkiye’nin bu silahperverliği boşuna değil; onun emperyalist niyet ve tasarılarıyla ilgilidir.

Bu niyetleri Sovyetler Birliği’nin çöküşü sırasında Turgut Özal ”Adriyatik’ten Çin Denizi’ne kadar” olan bir alanda nüfuz mücadelesi olarak tanımlıyor; Süleyman Demirel ”Tarih bizi eteklerimizden çekiyor” diye perçinliyordu.