DOĞAN FIRSAT ve KÜRD SİYASETİ

264

 H.Hüseyin Yıldırım

Kürd milli mücadelesi yeni bir safhaya girdi. Kartlar yeniden karılıyor. Saflar giderek daha netleşiyor. Kimin kiminle politikasının kesiştiği veya çatıştığı görünür biçimde belirginleşiyor artık.

Çoğu konu henüz netleşmese de, mevcut gidişat bize değerlendirme ve kavrama bakımından haylice veri sunmaktadır.

Değerlendirmeye gidilirken sadece günlük ilişki ve çelişkilerle yetinmeyerek konunun arka planına da uzanmak gerekiyor. Çünkü geçmiş yakın dönem tarihimiz henüz yerli yerindedir ve bu veri sunması açısından bizi pek de yormuyor. Yeter ki geçmiş nesnel bir şekilde irdelensin.

Gerek ülke, bölge ve gerekse uluslararası koşullar Kürd milletine tarihinin en büyük fırsatını inkar edilemeyecek tarzda sunmuştur. Bağımsız devlet olarak tarih sahnesine çıkma fırsatı doğmuştur. Sorun bunu verimli biçimde değerlendirmeye kalmıştır.

Fakat bu konuda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır.

Sıkıntı, ‘Küresel Hâkim Güçlerin’ bölgemizde izlediği politikalardan kaynaklanmıyor. Dahası herkesin gördüğü gibi bu güçlerin izlediği politika Kürdleri statü sahibi etmek üzerine bina edilmektedir.

Kürdistan’ın Güneyi’nde bunun önünü açtılar. Fakat Güneyin siyasal güçleri bunu değerlendiremediler. Sunulan tarihi fırsatı birey, aile, aşiret ve parti çıkarı adına pervasızca heba ettiler. Milli birlik rafa kaldırıldığı gibi düşman kardeşler olarak birbirlerine karşı konumlandılar da…

ABD başta olmak üzere Kürd milletinin hâlihazırdaki dostalarının ‘birleşin’ uyarısı da dikkate alınmıyor.

ABD ve müttefik güçler bu kez aynı projeyi Kürdistan’ın Güney Batısı’nda (Rojava) tek başına farklı bir başka güç, yani PYD/YPG ile hayata geçirmeye çalışıyor.

PYD/YPG başarıdan başarıya imza atıyor.

Şu an ABD’nin Kürdistan’ın Güneybatısı’nda temel müttefik gücü olarak kendisini herkese kabul ettirmiş bulunuyor. Kürdleri bir statüye kavuşturmak için sahadaki aktördür.

PYD/YPG’nin yükselişi sömürgecilerimizi ürküttüğü kadar Irak-KDP’yide panikletmektedir, izlenen politikalarıyla bunu belli etmektedir.

Kürd milleti lehine gelişen bu olumlu durumu sömürgecilerimiz de görüyor. Bu plana karşı direniyorlar. Buna rağmen yaşanan sıkıntıları sömürgecilerimizin izlediği politikalarda da aramamak gerekir. Engelleyici politikaları ortadadır.

Geriye Kürd siyasal dünyası kalıyor. Sıkıntının ana kaynağı burasıdır.

Ve bunun uzun bir geçmişi var…

Kürd siyasal dünyası, Kürdlerin millet olmasından kaynaklı doğal hakkı olan bağımsızlık hedefini uzun yıllardan beri rafa kaldırmıştır. Kürd milletini çok geri istemlere mahkum ettiler.

Bunu Kürd milletine dayatan anlayış Doğu Kürdistan Demokratik Cumhuriyeti’nin yıkılışından sonra adım adım hâkim kıldı. Bunun öncülüğünü Irak-KDP yapmıştır. Süreç içinde diğer Kürdistan parçalarındaki politik güçler tarafından da kabul görmüştür. Bu sakat anlayış beraberinde ‘parçacılığı’ da getirmiştir. Bu durumu bir cümle ile tanımlarsak; Kürd milli hareketine önderlik eden bu politik güçlerin izlediği politika, sömürgecilerimizin izlediği politikaya meşruiyet kazandırma üzerine inşa edilmiştir. Çoğu Kürd politik gücü sömürgecilerimizin birer ‘vekaletçisi’ olup çıkmışlardır.

Bu güçler bir bütün olarak sömürgecilerimizi düşman olarak görmek yerine, diğer Kürd politik güçlerini ekseriyetle düşman veya rakip olarak görmüştür. Birbirlerine karşı sömürgeci güçlerle birlikte savaşmışlardır. Bunun sayısız örneği vardır…

Geçmiş Kürd hareketleri bir yana, 1950 sonrası Kürd milli hareketi içinde kendisi gibi düşünmeyen aydın ve Kürd politik güçlerini düşman görüp öldürmeyi siyaset eden güç Irak-KDP olmuştur.

Bu dramatik siyaseti kuruluşundan kısa bir süre sonra icraa etmiş ve giderek sistemli hale getirmiştir.

Bu siyaset, diğer Kürd politik güçlerini sömürgeci güçlerin kucağına itmeye yol açmıştır. Fakat bu güçler Irak-KDP gibi sömürgecilerin ‘vekaletçisi’ olmadılar. Irak-KDP 1965-1966 yıllarında kendi içindeki muhalif güçlere karşı baskı, sindirme ve fiziki olarak ortadan kaldırma siyaseti izlemiştir.

YNK bu politika neticesinde doğmuştur.

Irak KDP, 1967-1968 yıllarında İran Şah’ının ‘vekaletçisi’ olarak İran-KDP önderlerini katletmiştir. Hatta tasfiyesine de yol açmıştır. 1971 tarihinde TC devletin ‘vekaletçiliğini’ yapmıştır. Her iki KDP’nin önderliğini bir komplo sonucu katletmiştir. 1978 tarihinde YNK’ye karşı Hakkari ve çevresinde TC devleti ile birlikte operasyon tertiplemiş, önder nitelikli olan birçok pêşmerge dahil olmak üzere 700 seçkin YNK Pêşmergesini katletmiştir. 1980 tarihinde İran Molla rejiminin ‘vekâletçi’ kolordusu olarak hakeza İran-KDP’ye karşı savaşmış ve büyük zararlar vermiştir, yine. 1996 yılında Saddam Hüseyin güçlerini Hewler’e getirip binlerce YNK kadro, taraftar ve yurtsever Kürd’ü Saddam ordusuyla birlikte katletmiştir.

Güneybatı Kürdistan Kürdlerini Hafız Esad diktatörüne satmıştır. Bu tetikçiliğin sonucu olarak kendini sömürgecilerin desteği ile bugüne dek yaşatmıştır.

Bu süreç içinde diğer Kürd siyasal hareketlerinin teori ve pratiklerine bakılırsa, I-KDP gibi ne sömürgecilerin tetikçiliğini yapmış, ne de kendi dışındaki diğer Kürd siyasal hareketlerine karşı silahla yönelmemişlerdir. Sadece Irak-KDP’nin kendilerine saldırısı karşısında kendilerini korumaya çalışmışlardır.

Bugün de olan biten durum budur.

Irak-KDP bu kez TC devleti ile kolkola, diğer tüm Kürdistani güçlere karşı kendini savaş düzenine mahkûm etmiştir. “Türklerle kardeş, dost ve stratejik müttefikiz“ politikasının gereğini icraa etmekte, birlikte plan yapmakta ve pratiğe aktarmaya çalışmaktadır.

Burada PKK devreye girmektedir…

PKK tıpkı Irak-KDP gibi tekçi, otoriter ve kendi dışında hiçbir politik Kürd gücüne tahammül etmeyen bir politikanın ve siyasal kültürün yürütücüsü olarak kendini organize etmiştir.

PKK projesi, Türk egemenlik sistemi tarafından Abdullah Öcalan üzerinden “Kürdlük“ kisvesi altında Kürd milli dinamiklerine karşı pratikleştirilmiş, Kürdistan ve Kürd milletine tamiri zor tahribatlar verdirtmiştir. Amaç, Kürd milletini imhaya tabii tutarak süreç içinde Türkleştirmekti. Abdullah Öcalan önderliğinde gelişen ‘savaş/barış’ sarkacı buna hizmet etmiştir. Bünyesinde milyonlarca yurtsever kadro, silahlı güç ve taraftar kitle olmasına rağmen bu politika sürdürülegelmiştir. Fakat Türk egemenlik sisteminin akılmendleri bu projeyi uygularken daha “tehlikeli” bir Kürd potansiyelinin yaratılmasını da engelleyemediler. Şu an denetim altına almakta zorlandığı bu “tehlike” Kürd milletini ileriye taşıyacak potansiyelin ta kendisidir. Sistemin korkusu bu potansiyeldir.

Bu potansiyel, “çözüm ve barış süreci“ ile tasfiye edilmek istenmiştir.

“Silahlı mücadeleye son verilmesi, önder kadrolara bir Avrupa ülkesine mültecilik dayatılması, geride kalan gerilla ve kitlenin devletin şefkatli kucağına’ teslimi öngörülmüştür. TC devleti, Abdullah Öcalan ve Barzaniler tarafından ortaklaşa bu plan devreye konulmuş ama uluslararası güçlerin sahadaki PKK önderliğini uyarması üzerine uygulanamamıştır. O gün bugün PKK’nin TC devleti ile çatışması giderek hız kazanmıştır. PKK önderliğinin bu gelişmelerle birlikte hem Abdullah Öcalan ve hem de doğal olarak TC devletinin denetiminden çıktığı anlaşılıyor. PKK her ne kadar Abdullah Öcalan’ı liderleri olarak lanse etse de, posterlerini taşısa da bunun bir ‘zorunluluktan’ kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Çünkü Abdullah Öcalan PKK kitlesi tarafından Hıristiyanların İsa’sı misali ikonlaştırılmıştır. Nasıl ki İsa sonrası Havariler, farklı mezheplerin İsa’nın ismi altında düşüncesine ters bir düşünce yaydılarsa, bugün PKK’nin de Abdullah Öcalan’a yaklaşımı bu düzeydedir. Her ne kadar Abdullah Öcalan, “Kendimi PKK’ye kullandırtmam” dese de, PKK, Abdullah Öcalan’ı bugün bal gibi “kullanmaktadır”.

Hepimiz şunu çok iyi biliyoruz;  Öcalan’ın düşüncesinde Kürdlere bir statüko tanımak yoktur. Fakat PYD/YPG’nin Kürdleri adım adım devletleşmeye götürdüğü görülmektedir. Bu hattın süreç içinde PKK’yi de dönüştürmesi kaçınılmazdır. Ve bu Abdullah Öcalan’ın portresi kullanılarak yapılmaktadır. PKK’yi sömürgecilerin kontrolünden alma startı ABD tarafından Abdullah Öcalan’ın TC devletine verilmesiyle başladı. ABD O’nu engel olarak görüyordu. O’nu TC’ye teslim etmesiyle PKK’yi değiştireceğini öngörüyordu. Bu, kuşkusuz ‘hemen şimdi’ demekle olmayacaktı. Sürece yayılacaktı. Yedire yedire, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş kabul ettirecekti.

Bugün yaşanan budur.

Nasıl ki PYD/YPG Suriye’nin kontrolünden alındıysa PKK’yi de sömürgecilerin elinden almaya çalışacaktır. PKK’nin duruşu dikkatlice takip edildiğinde TC devletinden önemli ölçüde kurtarıldığı görülmektedir. Şu an İran etkisi kırılmaya çalışılmaktadır. Zamanla bu da olacaktır. ABD bunu da başaracağına kesin gözüyle bakmaktadır.

PKK iki alternatifle karşı karşıyadır;  ya eskiden olduğu gibi “Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi demokratikleştireceğiz, ortak vatan, ortak yaşam” deyip GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) ile bu devletlerle birlikte tasfiyesini bekleyecektir, ya da kabuk değiştirip Kürdistan Milli Bağımsızlık zeminine gelip ulusal kurtuluşçu olacaktır. Mevcut PKK yönetimi ikinci tercihe gelir mi, gelmez mi bilemem ama PKK tabanında bu eğilime gönül bağlamış milyonlar vardır. Bu milyonlar kendi doğal zeminine akacaktır. O doğal zemin de Kürdistan bağımsızlık zeminidir. Herkesten çok TC devleti bu gelişmeleri doğru okumaktadır. Bu nedenle PKK ve bağlantılı güçleri bir bütün olarak tasfiye etmek için savaşı tırmandırmıştır. Bu arada Irak-KDP’yi yedeklemiştir. Bu plan halen devrededir. Fakat bu plan uluslararası sistemi harekete geçirmiştir. Kürdistan’ın Güneybatısında PYD/YPG korumaya alındığı gibi tüm desteğini de sunmuştur. YPG bir nevi Koalisyon Güçleri’in ‘Kara Kuvvetleri’ konumu kazanmıştır.

Bu gelişmeler üzerine Kürdistan’ın Güneybatısı’nda istenileni elde edemeyen TC devleti bu kez Irak-KDP vasıtasıyla eğittiği “Roj Peşmergeleri“ni Şengal’de harekete geçirmiştir. ABD’nin sert uyarısı sonrası şimdilik savaş durdurulmuştur ama her iki tarafın da güç yığını yaptığı bilinmektedir.

Bu daha geniş bir savaşa dönüşür mü?

Hem evet, hem hayır demek mümkündür…

TC ve Irak-KDP’ye kalırsa savaşın devam etmesi gerekiyordu ama şimdilik ABD bunu durdurdu. Bundan sonra bunu engelleyebilir mi tahmin etmek zor. Bu temelde başlayacak bir savaş Kürd milletine tamiri zor sıkıntılar yaşatacaktır. Bunu gören Kürd dostları, tüm aklı selim Kürd aydın ve politik güçleri Irak-KDP ve PKK arasında olası böylesi bir savaşa karşı olduklarını dile getirdiler. Çünkü bu savaş Kürd savaşı değildir. Dahası Kürd öldürme ve Kürd kazanımlarına karşı bir tasfiye savaşıdır. Ki bu savaşa gerek Irak-KDP ve gerekse de PKK çevresinde de yoğun bir karşı duruş olduğu bilinmektedir. Görüleceği üzere PKK şu an Irak-KDP ile bir savaş istememektedir. Buna ihtiyacı da yoktur. Fakat TC ile istese de istemese de daha kapsamlı savaşmak zorunda kalır mı, bekleyip görmek lazım.

Dahası ABD, PKK’yi eskisi gibi değerlendirmemektedir. Onu kendi sistem içine çekmeye çalışmaktadır. Bu konuda epey yol aldığı da bilinmektedir. Bunu da PYD/YPG üzerinden yapmaktadır. ABD’nin, PKK’yi tıpkı PYD/YPG gibi denetimine alması Kürd milletin çıkarları açısından kritik değerdedir.

PKK mevcut yönetimi bunu ne kadar kabullenir bilmiyoruz ama bu bir yerde mecburiyet haline gelirse, çıkışsızlıktan dolayı başka bir seçeneği de yoktur. Bu da hemen olacak bir iş değil ama bu yönlü girişimlerin olduğu bilinmektedir. Bunun birçok zorluğu vardır. Zorluk ABD’den kaynaklanmıyor. Zorluk PKK’nin önderliğinden kaynaklanıyor. Öcalan faktörü, tüm sömürgeci güçlerle var olan ilişkileri nasıl seyredecek sorunu bu zorlukların başında geliyor. Dahası bunlara karşı cepheden tavır alması onu zor durumda bırakır. Her şeyden öte kendisine dünyaya açılan bir kapının garantörlüğüne ihtiyaç duyar.  ABD bu garantiyi verirse değişmesi ve dönüşmesi mümkün olabilir. Kendi dışındaki diğer Kürd politik güçleriyle eskiden beri süre gelen olumsuz ilişkileri bir başka zorluklarıdır. Bununla beraber şimdiye kadar izledikleri “Devlet baskı aracıdır, bağımsızlık istemiyoruz, hedefimiz Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi demokratikleştirmedir, ortak vatan,“ ortak yaşam“ siyaseti kendi bünyesinde alttan gelen bir karşı çıkış ile de karşı karşıyadır. Bu baskıyı ne kadar savsaklayabilir bu da onun bir zorluğuna işaret etmektedir. Tüm bu zorluklara rağmen PKK önderliği ABD’nin politikasına uygun kendisini örgütlerse, sömürgeci güçlerle olan ilişkilerine bir çekidüzen’ verirse, diğer Kürd hareketlerine karşı toleranslı davranırsa, kendi tabanında yükselen milli sese kulak asarsa elindeki güçle Kürd milleti için büyük bir aşama kat eder.

Aynı şey Irak-KDP için de geçerlidir.

Bu iki tekçi, otoriter güç demokrasi çerçevesinde kendilerine bir ‘çekidüzen’ verirlerse diğer Kürd hareketleriyle milli bir mutabakat oluşturmak mümkündür. Kürd milletini bağımsızlığa taşıyacak olan da bu Kürd mutabakatı olacaktır. Bu mutabakat gerçekleşmezse mevcut konumlarıyla her biri bir veya daha fazla sömürgeci gücün ‘vekaletçisi’ ve ‘yüklenicisi’ olmaya devam edeceklerdir.

Temenni edelim ki bu konuma düşülmesin. Fakat izlenen politikalarına bakıldığında pek de umutlu bakmak mümkün görünmemektedir. Burada uluslararası süper güçler devreye girebilir ki zaten devrededirler. Mevcut gelişmeler planlarını boşa çıkarıcı bir durum yaratırsa müdahale gücü olarak baskı kurabilirler. İzlediğimiz kadarıyla bunu yapmaktadırlar da. Belki bu baskı ile onlar Kürd siyasal güçlerini doğru zemine mecbur edebilirler. Milli zemine getirebilirler. Kürdler de onlara müteşekkir kalırlar….