Devrimci Önderlik ve Devrim Sorunsalı (3)

261

Kültürel İstila

İster güler yüzle ister zorla gerçekleşsin, kültürel istila her zaman istilaya uğrayan kültürün özgürlüklerini kaybeden veya kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulınan insanlarına karşı bir şiddet edimidir.

Her türlü egemenlik istilayı içerir. Bazen fiziki ve açık biçimde bazen de yardım eden dost rolünü oynayarak kamuflaj içinde son tahlilde istila, ekonomik ve kültürel eğemenliğin bir biçimidir.

İstilacılar, saldırdıkları insanların gerçekliği nasıl kavradıklarını bilmek isterler; çünkü ancak bu şekilde daha etkin biçimde egemen olabilirler.

Ezilenler istilacıları ne kadar fazla taklit ederlerse, istilacıların konumu da o kadar istikrarlı hale gelir. Mesela evler ve okulllar soyut olarak değil, zaman ve mekan içinde var olurlar. Ve egemenlik yapıları içinde büyük ölçüde, geleceğin istilacılarını hazırlayan taşıyıcılar olarak işlev görürler.

Sevgisiz, baskı ve şiddet ortamında yetişen insan isyan yoluna giremezse ya tamamen kayıtsızlığa sürüklenir –otoriteler ve otorterlerin onları “biçimlendirmek”te kullandıkları mitlerle gerçekliğe yabancılaşır -ya da yıkıcı eylem biçimlerine katılabilirler. Evdeki hava okulda da devam eder. Benimsemek zorunda kaldıkları bu kuralları keşfederler. Bu kurallardan biri düşünmemektir.

Bu tür insanlar devrimci göreve inanmış oldukları halde halka güvensizliği sürdüren ve halkla bütünleşmekten korkan kişilerin diyalog karşıtı (karşı-devrimci) davranışını açıklar. Böylesi kişiler ezeni bilinçsizce içlerinde yaşatırlar. Bundan dolayı da özgürlükten korkarlar.

Kültür devrimini yeniden kuran, eyleminin hedefi bütün toplumun tüm insani faaliyetler dahil olmak üzere, yeniden inşa edilmesidir.

Devrimci toplum, teknolojiye, kendisinden önceki toplumun yüklediği amaçların aynısını yükleyemez, dolayısıyla her iki toplumdaki insanların öğrenimi de farklı olmak zorundadır. Devrimci toplumdaki bilim ve teknoloji sürekli özgürleşmenin ve insanlaşmanın hizmetinde olduğu sürece aykırı düşemez.

Bu bakış açısıyla insanların meslek eğitimi ;

a-) Kültürün devrimci dönüşümü boyunca alt yapıda geçmişin “kalıntıları”nın varlığını sürdürmesini sağlayabilen bir üstyapı olduğu.

b-) Mesleğin kendisinin, kültürü dönüştürmenin bir aracı olduğu kültür devrimi, sosyal, siyasi ve ekonomik çelişkileri kavrayıp ve gerçekliğin insanları ezen koşullarına karşı harekete geçmek için yeni toplumun yaratıcı, yeniden varoluşunu derinlemesine sağlayacaktır. İnsanlar eski toplumun mitsel kalıntılarının niçin  yeni toplumda da varlığını sürdürdüğünü kavramaya başlayacaklardır. Ve o zaman yeni toplumun olgunlaşmasını engelleyen ve her devrim için ciddi bir sorun olan bu hayaletlerden kendilerini daha çabuk özgürleştirebileceklerdir. Ezen toplum bu kültürel kalıntıları, istilayı sürdürebilmek için kullanır.Bu istila özellikle korkunçtur. Çünkü egemen seçkinler tarafından değil, devrime katılmış kişiler tarafından gerçekleştirilir.

Yukarıda anlatılan nedenlerle, devrimci süreci -iktidar alındıktan sonra- “kültür devrimi”şeklinde sürdürülen diyalogçu kültürel eylem olarak yorumluyorum. Her iki aşamada da -kişilerin gerçek yeniden var oluş yoluyla, nesne statüsünü aşıp tarihi özne statüsünü benimsemelerini sağlayan- ciddi ve derinlemesine sosyal, siyasi ve ekonomik çelişkileri kavramak ve gerçekliğin,insanları ezen koşullarına karşı harekete geçmek için gereken öğrenme süreci gayreti gerektirir.

Sonuçta kültür devrimi, önderler ve halk arasındaki sürekli diyalog varoluş nedenini geliştirir. Ve halkın iktidara katılımını sağlamlaştırır. Bu şekilde hem önderler hem de halk eleştirel faaliyetini sürdürürken, devrim bürokratik eğilimlere (Bunlar yeni baskı biçimlerine baş vururlar) ve (her zaman aynı olan) istilaya karşı daha kolay savunulabilir. İstilacı -Burjuva toplumda olduğu gibi, devrimci bir toplumda da tarım uzmanı, sosyolog, iktisatçı, sağlık uzmanı, eğitimci, sosyal hizmet uzmanı ya da bir devrimci olabilir.

Gelişmenin meydana gelmesi için şunlar şarttır;

a-) Karar yetkisinin arayanda bulunduğu bir arayış ve yaratıcılık hareketi.

b-) Bu hareketin sadece mekan içinde değil, ayrıca bilinçli bir arayış içinde kişinin varoluşsal zamanında da gerçekleşmesi.

Bu nedenle her gelişme bir dönüşümdür. Ama her dönüşüm bir gelişme değildir. Yeşeren bir toplumun içindeki dönüşüm bir gelişme değildir. Aynı şekilde, bir hayvanın dönüşümü de bir gelişme değildir.Tohumların ve hayvanların dönüşümleri, ait oldukları tür tarafından belirlenir. Ve kendilerine ait olmayan bir zaman içinde meydana gelirler. Çünkü zaman insana aittir. Yetkinleşmemiş varlıklar arasında insan tek türdür. Tarihi otobiyografik “kendi içinde varlık” olarak dönüşümü (gelişmesi) kendi varoluşsal zamanı içinde gerçekleşir. Asla bu zamanın dışında değil, içinde bağımlı bir “sahte kendi için varlık”ın yabancılaşmış “öteki için varlıkları” haline geldikleri somut baskı koşullarına maruz kalan insanlar gerçek anlamda gelişemezler. Ezende bulunan karar erklerinden mahrum bırakıldıklarından ezenlerin kurallarını izlerler. Ezilen ancak, içinde tutsak olduğu çelişkinin üstesinden gelip “kendi için varlık” haline geldiğinde gelişmeye başlar.

Son tahlilde, istilacı toplum istila edilen toplumun kaderini belirler. Bu kader, dönüşümden ibarettir. Çünkü metropol toplumun onun dönüşümünden çıkarı vardır. Gelişmesinden değil. Modernleşme ile gelişmeyi de birbirine karıştırmamak önemlidir.”Uydu toplum” daki kimi grupları etkileyebilmesine rağmen modernleşme hemen hemen her zaman sunîdir. Ve bundan yarar sağlayan da sadece metropol toplumdur. Gelişmeksizin sadece modernleşen bir toplum, dış ülkeye bağımlı olmayı sürdürecektir. Temel ve belirleyici kıstas,toplumun “kendi için varlık” olup olmadığıdır.
Diyalog karşıtı (karşı devrimci) kuramın bu taslak halindeki analizine son verirken, devrimci önderlerin ezenlerin kullandığı diyalog karşıtı yöntemleri kullanmaması gerektiğini bir kez daha vurgularken, Devrimci önderler bunun aksine diyalog ve iletişim yolunu izlemelidirler. Halk ortaya çıkan önderlerde kendini bulmalıdır. Önderler de halkta kendilerini bulmalıdırlar. “Sınıfsal zorunluluk” başka şeydir, “sınıf bilinci” başka bir şey !

Belirli tarihsel koşullar yüzünden devrimci önderlerin halka doğru hareketi ya yataydır –bu taktirde önderler ve halk ezenlerle çelişki içinde bir birlik oluştururlar– veya bir üçgendir. Devrimci önderler bu üçgenin tepe noktasında yer alırlar. Ve ezenlerle olduğu kadar ezilenlerle de çelişki içindedirler. Gördüğümüz gibi bu son durum, halkın henüz ezilme gerçekliğine ilişkin eleştirel bir anlayışa kavuşmadığı yerlerde önderlere dayatılır. Kısaca eğemenlik altındaki bilinç bölünmüştür (ikilem içindedir), kaypaktır. Korku ve güvensizlik doludur. Ezilenlerin, ezenleri kültürel istila uygulamaya yönelten davranış ve tepkileri, devrimcilerde farklı bir eylem kuramına yol açmalıdır. Devrimci önderleri egemen seçkinlerden ayırt eden şey, sadece hedefleri değil, aynı zamanda hareket tarzıdır. Eğer aynı şekilde davranırlarsa, hedefleri de özdeş hale gelir. İnsan dünya ilişkilerini halk için bir proplem olarak tanımlamak, egemen seçkinler için ne kadar çelişkiyse, halkın devrimci önderlerinin bunu yapmaması da aynı ölçüde çelişkidir.