“DEMOKRATİK ÇÖZÜM SÜRECİNDEN” SAVAŞA!..

825

BAHOZ ŞAVATA

Bu kadar silahlı çatışmanın arasında şunu üstüne basarak söylüyorum, yaşadığımız dönemde Kuzey Kürdistan’da sivil direnişlerin çözüm modeli olarak kullanılması kaçınılmazdır. Özellikle ülkedeki siyasal mücadeleye önderlik yapan PKK’nin dahi, Gerilla Savaşı, Hendek Savaşı, Suikast Savaşı ve Psikolojik Savaşı şeklinde yürüttüğü 32 yıllık savaş yöntemi deneyimlerinden bu gerçeği tespit etmiş olduğunu birçok kere ifade etmişti. Siyasal mücadeleye yakınlık göstermişti.

Lakin bu yaklaşımlar, PKK tarafından her defasında tedavülden kaldırılan projelere dönüştü. Tekrar silahlı savaşıma dönüldü.

Sonuç; yenilgilerin adı dahi konmadan yeni savaşımları tırmandıran kbir kısır  döngü oluştu. Yeniden her şeye sil baştan başlamak, askeri savaşımlar sonucu kaybedilenleri yeni hayaller için eski bir kanıt olarak kullanmak ise Kürd halkını bıktırdı ve yordu.

Kürdistan milli mücadelesi tarihinde silahlı savaşımlardaki yenilgiler sorgulandığında; kalkışmalardaki ortak görünüm: Kürdistani hareketlerin uluslararası yalnızlığıdır ve hasmına karşı kendini güvence altına alacak maddi ve teknolojik güç yoksunluğudur.

Özellikle Kuzey Kürdistan’da, Türkiye Devleti, Kürdlere karşı birçok bakımdan avantajlı uluslararası ilişkilere sahiptir. Batılı devletlerin ve NATO’nun müttefiki ve şemsiyesi altında olan Türkiye, ayrıca Kürdistan ve Kafkasya’nın hegemonyasında Rusya ile de stratejik ortaktır. Bölgedeki sömürgeci diğer komşuları (İran, Irak, Suriye) ile Kürdistan’a hâkimiyetinde uzlaşan ve onlar ile daima ortak davranan Türkiye tüm bağlaşık ilişkileri nedeniyle iç sömürgesi olan Kuzey Kürdistan’da bu nedenle oldukça korunaklı haldedir.

Türk Devleti bu avantajlı konumunu her Kürdistan parçasında diğer Kürdistani siyasi yapılanmalara karşı da her zaman kullanmıştır. Çünkü TC Devleti katı bir sömürgecidir. Yalnız kendi egemenliği altındaki Kürdistan paçasında değil, diğer Kürdistan parçalarındaki Kürd Milli hareketlerini de yakından takip eder. Tüm Kürdistani milli güçlerin elimine edilmesi için bölge sömürgeci devletleri ile işbirliği geliştirir ve anti-Kürd/Kürdistani politikalarını uluslararası alanda Kürdistan üzerindeki hâkimiyeti için devam ettirir.

Beş parçada parçalanmış hali ile Kürdistan, kendi iç sorunları ve sömürgeci devletler ile konumları bakımından farklı nitelikte bağlaşık özelliklere sahip olmuş parçalı yapılanmalardır. Ayrıca her sömürgeci devletin uluslararası konumu onların milli mücadele konumlanmalarını da sorunu farklı şekillendirmiştir.

Özellikle Batı Kampı’nın müttefiki olan İran’ın, 1979 İslam Devrimi ile Batıdan kopuşu Batılı uluslararası güçleri harekete geçirdi. Batı Kampı öncelikle işleri sıkıya aldı. Türkiye’de olası tehlikelere karşı 12 Eylül Askeri Darbesi ile yeni kurumsal ve Anayasal düzenlemelere gitti. 1989 sonrası ise Doğu Kampı’nın çöküşü ile bölgedeki Irak ve Suriye’nin boşa çıkışı, 1990 Körfez Krizi gerekçe gösterilerek ABD’nin öncülüğünde Irak’ta ve Ortadoğu’da yeni siyasal haritalar tartışılmaya açıldı. Tüm bu gelişmeler sonuçta Kürdistan’ın iki parçasında; Irak’ta Bölgesel Kürd Devleti oluşumuna neden oldu. Bilindiği üzere ABD, Doğu Bloku’nun çökmesinden sonra tek kutuplu dünya fikrinden hareketle “Yeni Dünya Düzeni” teorisi adı altında bölge için 1997 yıllarında BOP (Büyük Ortadoğu Projesi ) adlı bir teori ortaya attı.* 1.
Türkiye’nin denetiminde kalan Kuzey Kürdistan’da ise, 1984 yıllarında geliştirilen Gerilla Savaşı, 1990 Irak’a Körfez Krizi nedeni ile müdahale edildiğinde, Batılı Devletlerin kontrolünde 1993’te PKK ateşkes sürecine  çektirildi. PKK’nin “Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan” programı 1993 sonrası, bölgedeki değişimlere göre yeni reformist politik görüşlere meyletti. Özellikle batılı güçler PKK üzerindeki ağırlığını ve kontrolünü doksanların sonunda A. Öcalan’ı esaret altına alma yolu ile bölgesel kontrolünü sağlamaya çalıştı. Aynı çevreler tarafından 1998 sonrasında ise “Kuzey Kürdistan-Kürd Sorunu, ulusal azınlık ve bireyler sorunu” olarak Kürd siyasi yapılanmalarına benimsetilmeye çalışıldı.

Oslo Süreci ile başlayan PKK-AKP Müzakere Süreci, AKP Hükümeti tarafından ilga edildi. Fakat özellikle AKP Hükümeti’nin iktidar gücünün yeniden güçlendirilmesi için PKK yapılanmasının siyasal amaçları esir önderi A. Öcalan’ın öncülüğünde “Türkiyeleşme” politikalarına çekildi. PKK ve onun uzantıları olan kurumsal organlarda bu yeni siyasal projeye uygun düşen siyasal yapılaşmalara gidildi. Eylem alanında da benzer uygulamalar başgösterdi. Diyarbakır Newroz mitinglerinde A. Öcalan’ın AKP Hükümeti ile İmralı sözleşmesini belgeleyen “misaki millici; yeni Osmanlıcılık politikalarına” paralel politik “Türkiyeci” perspektifler sunuldu. PKK ile ateşkes süreci “Çözüm Süreci/İmralı Süreci” adlı program ile devreye girdi. Nitekim bu perspektifler nazarında BDP yerine tam “Türkiyeci” perspektiflere sahip 27.Ekim 2013’te HDP oluşturuldu.

Fakat Kürdlerin milli haklarının özerk haklar düzeyine çekildiği; “Kürd Sorunu”nun Türkiye’nin diğer demokrasi sorunları ile benzer zeminde ele alındığı “Demokratik Türkiye” perspektifli programı ile HDP, mecliste yaptığı “Yeni Anayasa Görüşmelerinde” TBMM’de meclisin uzlaştığı iktidar partisi AKP ve diğer partilerinden (CHP, MHP) Kürdler için istediğini elde edemedi. Hatta umduğunu dahi göremedi. Kürd sorununa grupsal haklar düzeyinde karşılık bulamamıştı. Bu koşullara rağmen süreç zorlandı. “Barışçıl Çözüm Süreci” propagandaları altında 7 Haziran Genel Seçimlerine girildi. İlk defa parti olarak bu seçimlere katılan HDP, ummadığı bir başarı sağladı. 80 milletvekili ile mecliste temsili hak kazandı. Bir yerde Kürd halkı kendi mağduriyetinin HDP üzerinden telafisi için “demoktatik” bir yolu tekrar zorladı.

7 Haziran seçimlerinden sonra ise HDP seçim başarısını siyasal sivil baskılar ile rejim üzerinden daha ileriye taşıyabilir görünüyorken PKK, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “AKP Hükümeti-HDP”nin Dolmabahçe Sarayı Mutabakatı’nın*2. tanınmamasını gerekçe göstererek savaşa başlayacağını duyurdu.*3.

Tarih tekerrür etmişti. HDP’liler tıpkı 1920’ lerdeki Osmanlı Hükümeti Hürriyet İhtilaf Partisi temsilcileri ile Kürt Terraki Cemiyeti’nin benzeri Dolmabahçe’de “ortak” bir uzlaşı metni yayınlamış ve aynı şekilde oyuna getirilmişlerdi. Nitekim PKK bu durum neticesinde Silahlı Eylemlere yeniden başlayacağını ilan edeceğini duyuran bir bildiri yayınmıştı. Yeni çatışmalı süreç de böyle başladı.

Yeniden ortaya çıkan savaş aslında tesadüf değildi. Türkiye, PKK’yi oyalıyordu, zamanla PKK’yi ideolojik olarak kendisine entegre etmeyi hedeflemişti. Fakat diğer yandan markajı sıkı tutuyordu. AKP Hükümeti pragmatist bir iktidardı. İç dengeleri ve uluslararası ilişkileri çok iyi hesap ediyordu. Türkiye’de “uzlaşarak” iş yapmadığı politik yapılanma kalmamıştı. Bunlara PKK de dahildi. Pekala ondan da vazgeçebilirdi.

Diğer yandan Kürd meselesi, Kürdistani bir sorundu. Türkiye ile Kuzey Kürdistan’da işleri askıya alan PKK, Rojava’da TC Devleti’nin uzantıları olan “İslami” çeteler ile savaştırılıyordu. Fakat Rojava’da çok etnikli ve çeşnili ideolojik bölge nüfus karmaşasına ve siyasal ilişkilerine daha esnek siyasal perspektifler sunan ve Şam’daki merkezi otorite ile olan ilişkisini rölantiye alan PYD vasıtası ile PKK, bölgede Türkiye’ye göre daha başarılı bir konumdaydı. PKK’nin başarısının gerisinde bölgesel ittifakların Suriye’de yeni şekillenişi ile göze çarpıyordu. Bölge devletleri mezhebi kimlikleri ile taraf olurken, Batılılar kendi amaçlarına angaje edebilecekleri laik yapılanmalar peşindeydiler. Merkezi Suriye ve Irak Hükümetlerine karşı olan ve birçok Batılı ülkeyi korkunç terör eylemleri ile karşısına alan IŞİD ve diğer İslami köktenci hareketler bölgedeki siyasal dengeleri alt üst etmiştiler. Yerelde saflaşmalar mezhebi bir kimliğe bölünürken, uluslararası Batılı güçler laik-seküler güçler ile bölgede yeni ittifak politikalarına girmişti. Bu farklı politik duruşların ete kemiğe büründüğü saflaşma olayı “Kobani Direnişi” oldu. IŞİD ile savaşan PKK uzantısı olan PYD’nin “Kobani Direnişi” Rojava’da yeni saflaşmaların başat olayı oldu. PYD-Diğer Kürd yapıları, İran, Irak, Suriye, Rusya ve ABD-Batılı Ülkeleri bir tarafta, ikinci grupta; Türkiye, S. Arabistan, Katar ve Körfez Arap Ülkeleri bir taraf oldu. Bu konumlanma en çok Batılı ülkelerin bölgedeki dostları olan bu ikinci grubu rahatsız etmeye başlamıştı. Irak ve Suriye

Kürdistanların tedricen oluşmaya başladığını gören Türkiye, bir yerde o da PKK gibi fırsat kolluyordu. Nitekim 22 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polisin karanlık bir cinayet ile öldürülmesi sonrası var olan ateşkes bozuldu. TC devleti, PKK’ye her yerde askeri operasyonlara başladı.

O sıra PKK tarafından KCK yetkilisi Besê Hozat’ın deyimi ile yeni başkaldırışa, “Yeni süreç, devrimci halk savaşı sürecidir” deniyor. Beklentiler de; “bulunduğumuz aşamada Özgür Kürdistan’ı kurmanın ve Demokratik Cumhuriyet Türkiye’sini inşa etmenin bütün koşulları oluşmuştur. Demokrasi güçleri, hamlesel çıkışlarla demokrasi mücadelesini yükseltir, halkımız ve Türkiye toplumu da devrimci halk savaşını geliştirirse Önder Apo özgürleşir, Türkiye ise gerçek barışına ve demokrasisine kavuşur” şeklinde tespitler ile tanımlanıyordu.*4.

Artık savaş başlamıştı. Bu savaş kararlarının alınmasının gerisinde karanlıkta kalan şeyler zamanla gün yüzüne çıkacaktı. Fakat askeri çözümün öne çıktığı ve Türkiye’nin Kürd meselesinde tekrar güvenlik politikalarına dönüş yapması birçok siyasi çevre için sürprizdi. Çözüm Süreci sona ermiş ve özellikle Kürd şehirlerinde “Hendek Savaşı ve Suikast Savaşları” yöntemleri ile PKK yeniden silahlı mücadelenin içindeydi. Kuzey Kürdistan yeniden savaş alanına çekilmişti.

Türk devlet geleneği aslına dönmüştü. Kürtlere siyasal, grupsal haklara en asgari düzeyde de olsa yol verilmemişti. Dolmabahçe’de kurulan eğreti masa başında PKK yapılanmasının arzu ve istekleri öğrenilmişti. Kürt Sorunun bölgesel gelişimi, Batı ayağı vs. dikkate alınarak yeni süreç TC için savaştı. Nitekim olan oldu. Kürdistan şehirleri, PKK’nin Hendek Savaşı tarzı da gerekçelendirilerek yerle bir edildi. Binlerce Kürt genci yok edildi. İnsanlar sokaklarda evsiz-yurtsuz bırakıldı. HDP’li belediye başkanları, meclis üyeleri, parlamenterleri tutuklanmaya başladı. Kürdistan şehirleri kayyumlar ile yönetilmeye başlandı.

Savaşın çözüm olmadığı ileri de görülse de, Türk milliyetçiliği ve Türk devlet geleneğinin Kürt Sorununu demokratik çözümünden yana olmadığını yeniden teyit etmiştir. Ayrıca Avrupa Birliği ile yaratılan “Kopenhag Çözüm” önerileri ve USA’nın “BOP” projeleri T.C. Devleti tarafından ret edildiği görülmüştür. Kısacası “Kürdistan Sorunu”nda reformist süreç işlememiştir.

Ne yapmalı?

Hala Kuzey Kürdistan’da demokratik mücadele içindeki savaş politikalarını ret eden, demokratik sivil ve meşru mücadelede ısrar eden PKK dışı Kürt siyasi çevreler, yaşanan komplovari, tekrar savaşlara neden olan bu kanlı karmaşık süreci fazlası ile sorgulamalıdır.

“Baldırı çıplak” Kürt halkı veya mağdur Kürdistan coğrafyası bu canavar politikaların zemini olmaktan çıkarılmalıdır. Kürdistan için tüm dünyaya ve iç kamuoyuna savaş karşıtı, yeni demokratik seçenekler sunulmalıdır. Ya da savaş taraflarına demokratik seçenekler dayatılmalıdır. Savaşa açıkça karşı olunduğu yüksek sesle her yerde seslendirilmelidir!
17.11.2016/MELETİ

Dip Notlar…
1.Bill Clinton, Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi ” adı verilen belgeyi imzalamıştır. Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmiştir. Aynı belgede şu cümleler yer almaktadır; 200 milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır.”
ABD’nin Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Paul Wolfowitz, Richard Perle ve William Kristol öncülüğünde, 1997’de oluşturduğu ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin(PNAC) bir alt unsuru olan ‘Yeni Dünya Düzeni’ projesidir.
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası’ndan Somali’ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir “İslam coğrafyası” dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir. ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ aslında Soğuk Savaşın bitmesi ve Sovyet Bloğunun dağılmasıyla tek süper güç haline gelen ABD’nin bir Pax Americana oluşturma düşüncesidir. Büyük Ortadoğu Projesi sadece Ortadoğu bölgesine ait bir şey değildir. Bu kavram geniş anlamda Orta Doğu tanımında bulunan tüm ülkeleri kapsamakta ve bu geniş tanımın içinde Avrasya ve Kafkaslarında olduğu unutulmamalıdır.
2.Dolmabahçe zirvesi neydi? 28 Şubat 2015 günü, Hükümet’ten 4, HDP’den 3 temsilci, Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya gelmiş, yarım saatlik bir ön görüşmeden sonra televizyon kamerası karşısında bir mutabakat metni açıklamışlardı.

Görüşmeye Hükümet adına Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal ile Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammet Dervişoğlu katılmıştı.
HDP’yi ise grup başkanvekilleri Pervin Buldan, İdris Baluken ve İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder temsil ediyordu.
Konu ile ilgili önemli bir söyleşi: Cüneyt Özdemir (C.Ö) soruyor, HDP Başkanı Selahattin Dermirtaş (S.D) yanıtlıyor.
**** “İşte ‘Dolmabahçe Mutabakatı’ ve ‘10 Madde’nin içeriği…”
Dursun EROĞLU
“Çözüm Süreci”nin başarıyla sona ermesine yol açacak bu “mutabakat” ne anlama geliyor?
“C.Ö.- Madde 1. ‘Demokratik siyasetin tanımı ve içeriği…’ Ne demek bu?
S.D.- Bu, Siyasi Partiler Kanunu, seçim barajı, siyasetin sadece siyasi partiler aracılığı ile yapılamayacağı, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi gereği, sivil toplumun serbest örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü…
C.Ö.- Mesela pratikte ne olması lazım?
S.D.- Siyasi Partiler Kanunu’nun değişmesi lazım. Seçim barajının düşmesi lazım. Demokratik siyasetin ne olduğu tariflenecek ve siyasetin demokratikleştirilmesi ve güçlenmesi için hangi maddelerin değişmesi gerektiğinin, oranın altına yazılması lazım.
C.Ö.- Ne zaman yazılacak?
S.D.- Bunlar müzakereler başladığında konuşulmalı işte.
C.Ö.- Siz seçim barajının kaça indirilmesi gerekiyor?
S.D.-Sıfır. Bizce sıfıra inmesi lazım. Barajın iç olmaması lazım.
C.Ö.- AKP ile bu konuda anlaştığınız, yüzde 10 seçim barajı ile ilgili hiç açıklama yapmadığınız iddiaları var.
S.D.- Olur mu? Bu konuda çok uğraştık, çok mücadele ettik. Parlamentoda defalarca teklif verdik. CHP ile birlikte teklifler verdik. Haksızlık yapılmasın. Ama uzlaşamadık sonuçta…
C.Ö.- En önemlisi seçim barajı anladığım kadarıyla…
S.D.- Siyasi Partiler Kanunu da çok önemli. Biliyorsunuz Genel Başkanlar milletvekili seçiyor… Bu olmaz. Halkın ön seçimle adaylarını belirlemesi lazım. İl kongrelerinin çarşaf listeyle olması lazım. Partilerde şeffaf mali yapı gibi mevzular var.
C.Ö.- Madde 2: ‘Demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutlarının tanımlanması…’ Ne demek bu?
S.D.- Ulusal düzeyde, yani Türkiye’nin tamamını ilgilendiren bazı düzenlemelere ihtiyaç var.
C.Ö.- Ne gibi?
S.D.- Yani şu anda katı merkezi bir devlet yönetimimiz var. Tek başına hükümet, hatta tek başına bir kişi bütün ülkeye ilgili kararlar alabiliyor. Ulusal düzeyde bunun ele alınması lazım. Ulusal düzeyde yönetim modeli ne olmalı? Bunu tartışmalıyız. İşte AKP Başkanlık istiyor. Biz yanlış, hayır diyoruz. Tam tersine bizim demokratik parlamenter sistemi güçlendiren bir yönetim modelini ulusal düzeyde inşa etmemiş lazım.
C.Ö.- Özerklik mi?
S.D.- Ulusal düzeyde demokratik parlamenter rejimi inşa etmemiz lazım. Yerel düzeyde de bütün belediye meclisleri, il genel meclislerine yetki veren, tamamından onların bütçelerini, kararlarını özerk hukuka dayanarak alabilecekleri, yereldeki tarım, ticaret, turizm, sosyal faaliyetler, spor, eğitim, sağlık ve benzeri konularda yerelin yetkisinin olduğu bir özerklik hukukunu tartışalım. Biz bunları savunuyoruz.
C.Ö.- Yani ulusal düzeyde mesela başkanlık sistemine karşı mısınız? Seçim sonrasında böyle bir şey gelirse siz, hayır mı diyeceksiniz?
S.D.- Kesinlikle hayır oyu vereceğiz. Bu konuda tavrımız nettir. Biz başkanlık sisteminin bu ülkede uygulanamayacağını düşünüyoruz. Tam tersine ciddi handikaplar, sıkıntılar var.
C.Ö.- Bu sözleriniz çok önemli. Çünkü bu en çok eleştirildiğiniz konu bu. ‘Bak, işte HDP AKP ile başkanlık sisteminde anlaştılar’ iddiaları var.
S.D.- Maalesef bunu çok söylüyorlar. Bir anlaşma olmadığını söyleyelim. Ama buna rağmen bu teklif gelirse de biz kesinlikle hayır oyu kullanır, reddederiz.
C.Ö.- Madde 3: ‘Özgür Vatandaşlığın yasal ve Anayasal güvenceleri…’
S.D.- Vatandaşlık şu anda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda şöyle tanımlanmıştır: Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Türk’tür… Her vatandaş Türk’tür. Bu, etnisiteye dayalı bir tariftir. Bunu, hiçbir etnik kimliği inkar etmeyen anayasal vatandaşlığa dönüştürmekte fayda var. Bu konuda pek çok parti de teklif sunuyor. Uzlaşmak çok kolay , belki bu konularda. TC vatandaşı herkes eşit yurttaştır, vatandaştır gibi daha soyut bir tanım yapılmalı.
C.Ö.- Bunun yansımaları ne olur?
S.D.- Bu, tek başına aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu ülkenin her yurttaşı, herkes kendisini Anayasa karşısında eşit haklara sahip bir vatandaş gibi hissedebilir.
C.Ö.- Madde 4: ‘Demokratik siyasetin devlet ve toplumla ilişkisi ve bunun kurumsallaşmasına yönelik başlıklar…’
S.D.- Yani şu anda bütün devleti siyaset yönetiyor. Siyasi partiler yönetiyor ve makro düzeyde politik aktörler devletin her kademesine, her şeyine hakim…
C.Ö.- Mesela?
S.D.- Batılı devletler şöyle çözmüşler. Sivil toplum veya yerel halk meclislerinin devlet kurumlarında karar alma süreçlerine katılımı var. Devleti tek başına siyasi partiler yönetmiyor. Siyaset tek başına egemenlik kurumu olmuyor. Halk tabana doğru devlet kuruluşlarının yönetimine katkıda bulunuyor. Sadece bürokratlar karar vermiyor. O maddeye göre bunun mekanizmalarının tartışılması lazım.
C.Ö.- Madde 5: ‘Çözüm sürecinin sosyoekonomik boyutları…’ Neyi kastediyorsunuz?
S.D.- Bölgeler arası gelişmişlik farkı, yoksulluk, işsizlik, istihdam.. Bütün bunlar nasıl çözülecek. Yoksul bir ülkeyiz… Bu sadece Kürtler için geçerli değil. Karadeniz, Güneydoğu’nun pek çok yerinden daha yoksul. İnsanlara hak ve özgürlük vereceğiz de, bu sorunları nasıl çözeceğiz? Karınlarını nasıl doyuracağız? Çünkü demokrasi ve ekonomi birbiriyle iç içe geçmiş mevzulardır. Çözümün sosyoekonomik boyutlarının da tartışılması lazım…
C.Ö.- Madde 6. ‘Çözüm sürecinde özgürlük-güvenlik ilişkisinin kamu düzeni ve özgürlükleri koruyacak şekilde ele alınması…’
S.D.- Yani devletin kamu düzenini sağlarken özgürlüklere, İç Güvenlik Paketi örneğinde olduğu gibi, müdahalede bulunmaması, ama kamu düzenini tehlikeye sokacak silahlı ve benzeri unsurların da tedbirinin alınması gerekir. Silahsızlanmaya dair tartışma da bu maddede yürüyecektir. Yani bir yandan PKK silahsızlanacak, bir yandan da devlet de kamu güvenliğini sağlayacağım adı altında özgürlüklere müdahale etmeyecek.
C.Ö.- İç güvenlik Yasası ile ilgili tartışmalar bu maddede mi kilitleniyor?
S.D.- Olması lazım. Tartışma başlamadığı için o madde ile ilgili bir şey tartışmış değiliz.
C.Ö.- Pervin Buldan bu konuda bir açıklama yaptı, sonra onu düzeltti…
S.D.- Şunu açık söyleyeyim. Bu 10 ilke tartışılmaya başlanmadı. Bu yüzden güvenlik paketini o maddede mi tartışacağız, bilmiyoruz. Fakat parlamentoda tartışılan güvenlik yasası, biz istiyoruz ki, tümüyle komisyona geri çekilsin. AKP ile aramızda bir uzlaşma yok. Pervin hanımın metni önümde. Biz uzlaşma istiyoruz. Dört grup bir araya gelsin. Komisyondan geri gelsin. Şu haliyle oradan uzlaşma çıkmaz. Uzlaşma için AKP’den bir arayış, bir çaba da yok.
C.Ö.- Madde 7: ‘Kadın kültür ekolojik sorunların yasal çözümleri ve güvenceleri…’
S.D.- Kadın özgürlüğü bizim açımızdan özel bir mevzudur. Biliyorsunuz partimiz bunu özel olarak ele alır. Eş başkanlık sistemi var. Kadın haklarına duyarlıyız. Demokrasiden özgürlüklerden konuşurken kadını özel bir başlık olarak ele almaz, o pozitif ayrımcılığı uygulamazsanız maalesef ki bu konuda ilerleme olmuyor. O nedenle kadın özgürlüğü açısından ne tür önlemler alınabilir, o konuda tartışmak lazım. Ekoloji, çevre sorunları, hiç de sıradan bir mevzu değildir. Hani bunun demokrasi ile Kürt sorunu ile ne alakası var denemez. Çok doğrudan alakası var. Tarihimizi, kültürümüzü, doğamızı, yaşadığımız ortamı zehirliyorsak, biz ifade özgürlüğüne sahipsek bunun ne kıymeti olabilir ki? Boğulduğumuz bir çevrede yaşıyorsak, özgürce konuşmanın ne anlamı var. Kürtçe konuşmanın ne anlamı var, Türkçe konuşmanın ne anlamı var? HES’lerle tarihimiz, kültürümüz, ağaçların katliamı ile doğamız bitiriliyorsa, orada Kürtçe ağıt yakmak ile Türkçe ağıt yakmak arasında bir fark yok. Dolayısıyla dil, kültür ve tarih, çevre ve ekoloji ile ayrılmaz bir bütün olarak ele alınmalı. Maddenin özü bu.
C.Ö.- Madde 8: ‘Kimlik kavramı ve tanımlanmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi…’ Kimlik kavramından kastınız sadece Kürt kimliği mi?
S.D.- Etnisite… Türkiye’de Türk ve Kürt dışında çok sayıda kimlik var. Anayasa’da hepsi tek tek sayılabilir mi, bu da bir yöntemdir. Ya da Türkiye’de yaşayan bütün kimlikler diye Anayasa’ya genel bir atıf yapılabilir. Fakat insanların birçok kimliği vardır. Etnik kimliği, mezhep kimliği, inanç, cinsiyet kimliği… Bütün bu kimlikler ancak çoğulcu, çok kültürlü bir anlayış içinde Anayasa’da ona uygun tariflenirse, herkes kendini özgür ve güvencede hissedebilir. Şu anda Anayasa’da tanımlanan tek bir kimlik vardır. O da Türk kimliğidir. Onun dışında hiçbir kimlik tanımlanmamıştır. Kabul de edilmemiştir. Yani Türk kimliğini tartışmaya açan, yok sayan, öteleyen bir öneri değil o. Onu da kapsayan ama diğer kimlikleri de yok saymayan bir tarife ihtiyaç var.
C.Ö.- Madde 9: ‘Demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve cumhuriyetin demokratik ölçütlerde tanımlanması, çoğulcu yaşam, içinde yasal ve Anayasal güvencelere kavuşturulması…’ Burada üniter yapının devamına mı bir vurgu var?
S.D.- Tabi ki… Burada üç kavram var. Birincisi Cumhuriyetin demokratikleşmesi. Cumhuriyete bir itiraz yok. Evet, yönetim şekli cumhuriyet. Ama bu haliyle içini demokrasiyle doldurmamız lazım. Suriye de bir cumhuriyetti, dünyanın birçok diktatör yal yönetiminin adı da işte cumhuriyet… Türkiye de bir cumhuriyet. Ama kurulduğundan bu yana revize edilememiş, içi demokrasi ile doldurulamamış bir cumhuriyet olarak kaldı. Dolayısıyla yönetim modeli olarak cumhuriyet, ama demokratikleştirmek… Ortak vatan. Yani toprağın ne bölünmesi ne sınırlar çekilmesine gerek var. Ama burası bir etnik kimliğin vatanı değil, hepimizin ortak vatanıdır. Dolayısıyla bu topraklar üzerinde yaşayan hepimiz eşitiz, asli unsuruz. Bu vatanı da ortak vatan olarak bellemişsek, bunu da Anayasa’da tarifleyelim kardeşim. Bu topraklar hepimizin ortak vatanıdır. O duygu aidiyetini de geliştirelim. Oradaki son kavram ulus kavramı. Etnisiteye dayalı tekçi ulus yerine demokratik ulus diyebileceğimiz, yani bağrında bütün kimlikleri barındıran, hiçbir kimliği yadsımayan, ortak ulus tanımına da ihtiyaç var. Bunun adından çok içeriği önemlidir. Şu anda içerik itibariyle Türk ulusu deniyor. Biliyoruz ki Türk ulusu denildiğinde Orta Asya’dan bu yana bir tarihi ve bir serüveni olan etnisiteye dayalı bir ulusu tarifleşmiş oluyoruz. İçeriği çoğulculukla doldurulamamıştır. Dolayısıyla o maddede başka kimlikleri de reddetmeyen bir tanıma ihtiyaç var. O madde de onu tartışmak için konuldu.
C.Ö. Madde10: ‘Bütün bu hamlelerin içselleşmesini hedefleyen yeni bir Anayasa…’ Şimdi bu 10 maddeye bakınca siz aslında Kürt sorununu çözmüyorsunuz aslında. Siz Türkiye’de yeni bir Anayasa yazalım diyorsunuz.
S.D.- Elbette ki… Sadece Kürt sorunu çözmek değil. Anayasa yapacağız değil, bunları tartışacağız dendi. Tartışma başladığında bizim görüşlerimiz benim bu açıkladığımı görüşler olacak. AKP’nin bu maddelerde ne diyeceğini bilmiyoruz. Onlar da görüşlerini açıklayacak. Tabi bu iş İmralı’da tartışılıp da bitmeyecek. Sonuçta İmralı’da yasa, Anayasa falan çıkmıyor. Sayın Öcalan da devlet, hükümet de görüşlerini açıklayacak. Bu tartışmalar tümüyle bittikten sonra, ortak bir protokolle, ‘Biz şu şu konularda ortak karara vardık’ şeklinde bir protokol ile çıkılırsa, o protokol getirilip parlamentoya sunulacak. Kardeşim biz yürüttüğümüz müzakereler sonucunda Kürt sorununu da çözen şöyle bir şey çıkardık diyeceğiz.
C.Ö.- HDP ile AK Parti birlikte mi?
S.D.- Tabi… Parlamento da, ‘Tamam biz de bir uzlaştırma komisyonu ile bu işe katılıyoruz’ derse, parlamentonun da taraf olması lazım. Sonuçta parlamentodan geçmeyen bir şeyi uygulama şansınız yok. Gerekirse referanduma gidilir. İşte bu 10 Madde’nin görüşülmeye başlanması ile birlikte, eş zamanlı olarak PKK’nin silah bırakma tartışmasını da başlatması lazım… Yöntemi, yasası, çerçevesi neyse müzakere edilmesi lazım. Dolmabahçe Mutabakat Metni’nin nihai hedefi budur.”
10. Madde’nin vurgusu daha çok demokratikleşme gibi görünüyor.” http://www.antalyaajans.net/iste-dolmabahce-mutabakati-ve-1…

  1. Ancak yaklaşık 3 hafta sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ukrayna gezisinden dönerken uçaktaki gazetecilere, “Hükümet benimle mutabakata varmadan hareket etti” demiş, “Bu metnin demokrasi adına nesini kabul edeceğim” sözleriyle mutabakata varılan 10 maddeye itiraz etmişti.

4.www.ozgur-gundem.com/…/yeni-surec-devrimci-halk-savasi-su… Yeni süreç, devrimci halk savaşı sürecidir. 15 Temmuz 2015 00: 10; Besê HOZAT;