Demokrasi ve Sosyalizm İkilemi: Ödün mü, Ödül mü?

745

M.MAMAŞ

Dünyamızın modern demokrasisinin aslında zannedildiği gibi öyle çok uzun bir tarihsel arkaplanı yoktur. Antik dönemde Yunan Site Devletleri’nde uygulanan ‘doğrudan demokrasi’ deneyimleri ile modern demokrasiler arasında binlerce yıl sayılıp gelindi ki o bile köleci bir demokrasiydi.

Araya yüzyıllara yayılan köleci ve feodal imparatorluklar girdi.

Bizler,’demokrasiyi’ eşitlik ve sömürünün olmadığı bir yönetim biçimi olarak algılamaya inandırılmışız. Ne site devletleri döneminde, ne başka zaman ve ne de günümüzün Batı demokrasilerinde buna rastlamak mümkün değildir. Zaten ideolojik olarak böyle bir tasarımı da yoktur.

O halde demokrasi nedir?

Herkesin kurulu düzeni oyladığı ama onun temel yapısını; toplumun değişik toplumsal kesimleri arasındaki ekonomik, siyasal, kültürel denklemi ezilenler lehine değiştirmeye güç ve yeteneğinin olmadığı bir düzen mi, demokrasi?

Sadece Batı Avrupa ve bu eksendeki birkaç ülkenin, dünyanın tüm diğer ülke halklarının emeğini sömürerek kendi anavatanlarında sağlayabildikleri aldatılmış refah mıdır?

Bütün dünyanın yüzde 80’nin ürettiği toplam mal ve hizmetlerin nüfusun yüzde 20’nin sahiplenmesi ile varlığını sürdüren gerçeklik midir demokrasi?

Buradan bakınca ‘demokrasi’, hem azınlık hem de lükstür diyebiliriz. Üstelik bu yüzden ihraç da edilemiyor. İskandinav ülkeleri hariç, diğer yerlerde belli bir ortalaması bile yok. İsviçre gibi ayrıksı bir örneğimiz de var.

Yine de demokrasiler deyince aklımıza şunlar gelmekte;

1-Toplumun maddi yaşamını sürdürülebilir çıtada tutan,

2-Toplumun sağlık, eğitim, barınma gibi temel haklarının devlet güvencesinde olduğu,

3-Ekonomik eşitsizliklerin giderilemediği ancak yumuşatıldığı kamu düzeni.

Ama bütün bunları dünyanın yüzde sekseninin emeğini sömürebildiğiniz sürece yapabilirsiniz…

1870’li yıllara kadar Batı Avrupa’da çoğu yerde eşit oy hakkı bile yoktur. Kadın erkek eşitliği, toplumun sağlık, eğitim, barınma gibi temel haklarının devlet güvencesinde olduğu kamu düzenini ise Sosyalizmin baskılamasıyla gerçekleştirebildi, kendi icadı değildir. Bu gün çocuklarımızı gönderdiğimiz kreşler bile sosyalistlerin fikriydi.

Kadın emeğine ihtiyaç duyduğunda cins eşitliğini savunmuştur ama sonuçta kadının bedenini dahi cinsel sömürü alanına dönüştürmekte ahlaki bir sakınımı yoktur.

Ortada bir lütufkarlıktan ziyade, verilmiş bir ödün var. Demokrasilerde var olan görece haklar sosyalizmden ödünç alındı. Bir çeşit taviz anlamındadır. Gündelik çalışma saatleri, sendikal haklar, iş şartlarının iyileştirilmesi vs. birçok kazanım, sosyalist akımın basıncı karşısında taviz olarak verildi ve bunun mücadele süreçlerinde büyük bedeller ödemiş olan kitlelerden bunları geri almak da mümkün olamamıştır.

Bu denklemi tüm dünyaya yayma imkanı teorik anlamda mümkünse de pratikte olanaklı değildir. Zira kendi aldatılmış refahını bu haksız denkleme borçludur.

Kapitalizmin geliştiği 15.yy.’dan 1945’lere kadar işin gerçek manasında ‘demokrasi’ yoktur. Ne zaman ki faşizm yenildi, bunun moral üstünlüğü ve fiziki baskısı kapitalizmi ‘daha katlanır’ bir toplumsal düzen arayışına zorladı ve buradan demokratik değerler anlamında bir kavramsallık oluşturuldu. 1970’li yıllardaki sosyal çalkalanmalar ve neo-liberal politikaların bütün acımasızlığıyla hayata geçirilmesi-geri ülkelerde cunta ve askeri rejimlerle, metropol ülkelerde de Thatcherizm ve Reagancılık biçiminde- aslında ‘demokrasi denilen düzenin hem içsel karakterini bize göstermekte, hem de metropol ülke halkları tarafından içselleştirilmesinin çok sorunlu olduğunu bize kanıtlamaktadır. SSCB Bloku’nun 1989 yılında çözülmesi karşı basıncı kırdı ve askeri darbelerle geri ülkelerin  neo-liberalizme uyarlanması aynı momentte birleşince bunun yarattığı rahatlama ve aldatılmış/manipülasyonlu refah yoluyla merkez ülkelerde bir doyum yakalandı.

Sahiden, ‘demokratik değerler’ toplamı bu denklem bozulduğunda nasıl sürdürülecektir? Sonra, bu değerler toplumlar tarihinin akışından süzülüp gelse de çoğunlukla endüstriel özellikte değil midirler?

Kapitalizm, doğduğu günden bu yana demokratik değerleri taşıyan tüm kültürleri kendisi yok etti. İnkaları, Mayaları, Aztekleri, Naztekleri ve hasılı tüm dünyanın doğacı, paylaşımcı kültürlerini ortadan kaldırarak insanlığın şah damarını kopardı. Bu uygarlıklar yok edilmeseydi, acaba bize sunacakları değerleri düşünebiliyor muyuz? Tarihte, bana göre en eski toplumsal değerlerle son iletişimimiz İsa dönemiydi. Daha sonra yaşayan bu doğacı, paylaşımcı uygarlıklardı ancak onları da yok ettik. Sosyalizmle bu bağı kurmak istedik. Bu yüzdendir ki, ‘demokratik değerler’ bizim eserimizdir. Kapitalizmin sosyalizme olan borcudur. Bu bir ikilem değil, zarafettir. İnsanlığın kaldığımız yerden devam etmesi için verilmiş bir mola…

Sosyalizm de tıpkı bütün düzenler gibi toplumların geçmiş çoğu hastalığından etkilendi, toplumsal sürece bilinç merkezli ve katılımcı müdahale yerine giderek bürokratikleşerek tüzük ve hiyerarşi ağırlıklı bir devlet mekanizmasıyla kendinden uzaklaştı. Halk meclisleri (Sovyet Şuraları) parti meclislerine, bunların toplamı da delegasyonlarla devlet meclisine dönüştürüldü. Bütün sivil kuruluşlar bile bu zincire eklendi. Aslında bu, 1871 Komün ruhundan da uzaklaşıldığının göstergesidir.

Şimdi, insanlığın bu yeni çağında sosyalizm tasarımımızı yeniden düşünmemiz gerekmektedir. Tabiî ki sosyalizm, diğer toplumsal sistemlerden daha fazla bilinç ve irade ile kurulması gereken bir düzendir. Temel felsefesi sömürünün ortadan kaldırılmasıdır. Bunun da iki ana unsuru vardır;

İnsan-doğa çelişkisinin giderilmesi…

İnsanın toplumla çelişkisinin sonlandırılması…

İnsan-doğa çelişkisi, insanın da doğrudan parçası olduğu doğanın işlenmesi ve yeniden üretilmesi durumudur ki kapitalizm bütün doğayı ve doğal kaynakları tüketmek üzeredir. Bu tüketim karşısında doğanın kendini yenilemesi veya yeniden üretmesi imkanları her geçen gün azalmaktadır. Doğanın dönüşümü, insan tüketimine yenilmektedir. Gezegenimizin kaynakları sonsuz değildir. Kapitalizm bu sınırı ziyadesiyle aştı. Doğadaki kaynakların üçte ikisini şimdiden tüketmiş durumdayız. Önümüzdeki 50 yılı tüketerek yaşıyoruz…

İnsanın toplumla çelişkisi ise, bütün bu sürecin üretim sistemine uygulanması üzerinden geliştirilen toplumsal düzenin çelişkisidir. Bu düzen, belli bir azınlık sınıfın diğerlerinin emeği üzerinden geliştirdiği eşitliksiz toplumsal üretim yoluyla kurduğu haksız düzendir.

Bu düzen, insanın insana ve doğaya yabancılaşmasının kaynağıdır. Bu çelişki giderilmeden dünyanın 4 mevsim yedi iklim kalması dahi mümkün değildir.

Sosyalizm bu konunun en iddialı tarafıdır. Sistematiğiyle, tarihiyle ve direnişleriyle bunun adresidir. Ancak sosyalist üretim sisteminin günümüzün imkanları üzerinden projelendirilmesi gerekmektedir. Doğayı ve insan yaşamını zarar vermeden yeniden üreten ve onu geliştiren bir felsefe varsa o da sosyalizmdedir. Demokrasiyi de kapsayan ama onu aşan bir özgürlükçü eşitlikçi tasavvuru da yeniden kurmak zorundayız. Yoksa dünya sadece doğa çölüne değil, insan çölüne de dönmekten kurtulamayacaktır.

14.06.2015