ÇOCUKLUĞUNU ARAYAN ADAM

657

Mahmut Alınak

İçimde bir yangınla Digor’un Mewreg köyünde dedemin Ermenilerden kalma harabe evinde kaybolan çocukluğumu arıyorum.

Yıl 1952, mevsimlerden sonbahar, aylardan herhalde Kasım, ama günü belli değil. Beşinci çocuğuna hamile olan annem on nüfuslu tek gözlü evlerinde doğum sancılarıyla kıvranıyor.  Babaannem ve halalarım annemi kollarından tutup iki büklüm bir hâlde sürüyerek ahıra götürüyorlar.

Aile üç kız çocuktan sonra erkek çocuk hayali kuruyor.

Bebek ahırdaki iki inekten biri olan Zeré’nin yanı başına serilen şiltede gözlerini açıyor dünyaya. Gaz lambasının alaca ışığında ürkek bir titreme ve şaşkın bir çığlıkla hayatın uğultulu nehrine ilk adımını atarken, bebek erkek mi, kız mı diye halaları heyecanla başına üşüşüyorlar. O kargaşada gaz lambasının korlaşmış isli camı kırılıyor ve parçaları etrafa saçılıyor. Cam kırıkları bebeğe zarar verir diye kadınlar korku ve endişeyle geri çekiliyorlar. Neyse ki korkulan olmuyor, camlar şans eseri bebeğe zarar vermiyor.

Kadınların gözleri mutlulukla büyüyor, yükselen sevinç çığlıkları ahırın terli kapısından dışarı taşınca, evde kulakları kirişte bekleyen erkekler hoşnut gözlerle birbirlerine bakıp gülümsüyorlar. Ahırın nemli duvarlarında yankılanan neşeli haykırışlar erkek bir bebeği müjdeliyor.

Bebeğin uzun ve çetin hayat yolculuğu işte böyle başlıyor. Engellerle boğuşmak için gelmiştir sanki dünyaya.  Hastalıklı bir çocukluk bekliyor kendisini, gençliği de çocukluğu gibi zorluklarla mücadele ederek sürüyor.

Çocuk büyüyünce ezilenler için özgürlük arayışına girip siyasete atılıyor ve milletvekili oluyor. Milletvekili olunca düzenin nimet kapıları ardına kadar açılarak onu zengin bir hayata davet ediyor. Adam o altın kapılardan içeri adım attığında kökünden kopacağını biliyor. Bu, onun için ölüm demektir. Mal, mülk ve şatafatlı bir hayat vaat eden o kapılara arkasını dönüp yoluna devam ediyor.

Milletvekilliğinde delice çalışıyor, ancak geç de olsa Ankara’nın yalan üzerine kurulu siyasetinde halk için yapılacak bir şey olmadığını görüyor ve göçmenliğe son verip memleketine, köyüne dönüyor.

Ancak yine de boş durmuyor ve düzenle cebelleşmeye devam ediyor. Siyasetteki sahtekârlığa, dönen dolaplara ve halk üzerinde tepinen siyaset şovmenlerine dikkatleri çekebilmek için yıllarca çırpınıp duruyor. Gel gelelim kimseye duyuramıyor sesini. Uğradığı ucuz tenkitler hassas ruhunu derinden yaralıyor. “Bu siyaset zemininde dürüst sözün yeri yok. Anlaşılmıyorsam yazmak ve konuşmak boşunadır. En iyisi hayallerimi beklemeye almak ve şimdilik susmak, “diyor ve suskunluğa bürünüyor.

Annesinin onu ahırda doğurduğu o güz akşamının üzerinden altmış dört yıl geçiyor. Adam köyünün yaslandığı kayalıklı tepeden Ermenilerden kalma harabe değirmene ve değirmenin çaprazındaki asırlık iki ceviz ağacına bakıyor. Düşünceleri onu alıp çocukluğuna sürüklüyor.

Mevsimlerden güz; öne bükülmüş çelimsiz bedeniyle Hado dedeyi görüyor. Kuşluk güneşi köyü kelebek sarısı bir ışık şelâlesiyle donatıyor. Köyün çocukları kanatlanmış karga sürüleri gibi yine ceviz ağaçlarına saldırıyorlar. Gözleri kendisini arıyor, toza toprağa bulanmış sıska çocuğu seçmekte gecikmiyor. Üstünde dirsekleri yamalı lime lime olmuş kirli bir gömlek var. Renginin yeşil, çizgilerinin ise gri olduğunu biliyor. Çünkü köyde birkaç gün sonra yapılacak bir düğünde giymek istediği o gömlekle rengini hatırlamadığı pantolonu babasına aldırmak için iki gün boyunca ağladığını şimdiymiş gibi hatırlıyor. Çocuğun çorak bir toprak gibi çatlayan kirden kapkara çıplak ayakları adamın eskilerde kalmış saklı yaralarını uyandırıyor.

Başparmaklarındaki kabuk bağlamış yaralardan siyaha çalan bir kan sızıyor. Yüzünün pul pul kabuk bağladığını görüyor. O kabukları tırnaklarıyla derin derin kazdığını ve yüzü pazı gibi kızarınca da telaşlanıp üzüldüğünü hatırlıyor. Kendisi de çocuklarlarla birlikte ağaçların dallarında ışıldayan cevizlere taşla nişan alıyor. Yere düşürdükleri cevizleri telaşla ceplerine sokuşturuyorlar. Hado dede bahçede tek başına yaşadığı evden, “Domuz oğlu domuzlar,”diye hışımla bağırarak dışarı fırlayınca çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Bu kaçıp kovalamaca ağaçlarda tek bir ceviz kalmayıncaya kadar haftalarca sürüp gidiyor.

Asırlık o iki ceviz ağacı bugün de tüm ihtişamlarıyla hâlâ ayakta ve hâlâ bereket saçıyorlar. Güz olunca çocuklar adamın çocukluğundaki gibi onları yine taş yağmuruna tutuyorlar. Ağaçlar, yeşil parmaklı elleri ve gümüşsü kolları atılan taşlardan yaralansa da, çocuklara bir dede şefkatiyle cömertçe ceviz vermeye devam ediyorlar. Hado dedenin yerinde şimdi yeller esiyor, o zamanın çocukları şimdi köyün yaşlıları oluyor.

Adam içinde hiç büyümeyen o çocuğun kalp çarpıntılarını duyarak, geçen hafta köyünde her eve bir ceviz ağacı hediye ediyor. Çocuklar çok heyecanlanıyor, şimdi onların da birer ceviz ağacı oluyor. O Yaşlı ceviz ağaçlarını artık rahat bırakacaklar. Ceviz ağaçları köye torunları geldiği için çocuklar kadar mutlu oluyorlar, bahar güneşi ile yıkanan kollarını yukarı kaldırıp onlara el sallıyor, “Hoş geldiniz,”diyorlar.

Adamın evinin baktığı dereyi dedesinden kalma bir meyve bahçesi süslüyor. Bahçe çiçekli çimenliği ve çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla bir gelinin gerdanını süsleyen bir beşi birlik gibi dereye ışık saçıyor. Adam, “Cennetim,”dediği bahçeyi geçenlerde piknik alanı olarak köye hibe ediyor. Ağaçlardan toplanacak meyveler böylece bütün köye ait oluyor.

Adam şimdi köyde yapacağı bir müze ve kütüphane için para biriktiriyor.

Bir de köydeki Ermeni mezarlığının etrafını çevirmeyi tasarlıyor. Böylece o insanların ruhlarının kendi vatanlarında huzura kavuşacağını düşünüyor.

Gençler destek olursa adam temmuzun ikinci haftasında köyde tüm dostların ve çevre köylerin davet edildiği bir Kardeşlik Şenliği düzenlemek istiyor.

Şimdilik başka neler yapılabilir, adam da bilmiyor! Bildiği tek şey; sade bir hayat  mutluluğun biricik kaynağı, para ve makam açlığı ise ateşten bir gömlektir. alinakmahmut@hotmail.com