Cemal, Mahmut, Celal…

1340

M.MAMAŞ

Üç arkadaş da 12 Eylül Cuntasının ünlü işkencehanesi Diyarbakır hapishanesinde kalmaktadır. Henüz gençtirler. Esat Oktay Yıldıran komutasındaki işkence bölükleri bütün herkesler gibi onları da gençliklerinden sürdü işkence tezgâhlarına. Kawa Hareketi davasından tutuklu bu üç genç devrimci direnen bütün yiğit Kürdistanlılar gibi tarihin eşine az rastlanır direnişlerini bu narin bedenlerinde taşıdılar. Cemal, Mahmut ve Celal…

Cemal ve Mahmut insanlıkdışı işkencelere karşı yaptıkları Ölüm Orucu Direnişi sonucu bir daha geri dönülmesi mümkün olmayan beyinsel tahribatlara uğradılar. Bedenleri ise bir daha asla normal bir insanın bedeni olmayacaktır. Bu vahşeti durdurmak için Mahmut’un annesi protesto amaçlı dışarıda bedenini ateşe verdi.

Esat Oktay, Zorla İstiklal Marşı okutmak için direnişte olan Mahmut’u arkadaşlarının bulunduğu koğuşa getirir. Tam orta yerde durur. Elinde kolonya ile dolu bir kova vardır. Mahmut’a;

-“İstiklal marşını oku” der…Mahmut;

-“Bijî Kurdistan bijî Kawa…” diye slogan atar.

Bunun üzerine Esat Oktay kovayı başından boca ederek çakmağı çakar. Koğuş yanık et kokusuyla dolar. Mahmut hala slogan atmaktadır. Talih bu ya, yine de ölmemiştir. Ama bu olaydan sonra psikolojisi bozulur.

Cemal de yaptığı direnişin hakkını verir. Celal ve diğer tüm direnişçiler de buna benzer yıllar süren zulme başeğmezler. Tarih utanmış mıdır dersiniz? Yoksa onurlandı mı?

Gün gelir bu üç arkadaş tahliye olurlar birçokları gibi. Onları Avrupa’ya çıkarmak için gayrı resmi kanalların kullanılmasından başka yol yoktur. Bu kanallardan birini hazırlamış olan arkadaş, Cemal ile Mahmut’u takdim etmiştir. Siyasi olduklarını gizli tutmuştur. Sorunsuz geçirsin diye parasını biraz bol miktarda vermiştir. Mahmut’un psikolojisi bozulmuş olduğundan Cemal’i dikkat et diye tembihlemiştir. Onları sınırdan geçirecek şahıs zamanı kollamaktadır. Bu arada biraz eğlenmek istemiştir. İkisiyle beraber kadınlı ortama gitmiş. Mahmut manzarayı görünce;

-“Alçak herif sen devrimci ahlak ilkelerini ihlal ettin” der ve vurmaya başlar kendisine. Adam neye uğradığını şaşırır.

-”yahu ne ahlakı burada içip eğleniyoruz” der ama ne fayda! Cemal zorla ayırır ikisini. Adama psikoloji bozuk, kusura bakma, ne yaptığının bilincinde değil” vs. diyerek ikna eder. Ertesi gün sınıra doğru giderler. Yolda asker rutin kontrol yapmaktadır. Tam oraya varınca dururlar. Mahmut;

-“Bijî Kurdistan bijî Kawa…” diyerek kafa göz askere dalmaya başlar. Orada tutuklanırlar. Anteplinin olan bitenden haberi yoktur. Günler sonra yanına gelen arkadaşı;

-“Yahu Antepli abi sen beni mahvettin, anamızı bellediler karakolda, bizi mahkemeye çıkardılar…” vs. der…bütün olan biteni anlatır.

-“Mahmut mahkemede bağımsız birleşik Kürdistan’ı kuracağız diye bağırıp durdu.Hakim de Mahmut seni biliyoruz,bak raporların burada falan dedi.sonra bizi serbest bıraktılar.”

Bundan sonra iki arkadaşı Güney Kürdistan’a yollarlar. Kampa vardıklarında bize görev verin derler. Oradakiler de Mahmut’un vaziyetini bildiklerinden bir fotoğraf makinesi verirler ve sen bizim gazetecimizsin derler. Peki ne yapacağım der Mahmut? Git röportajlar yap derler. Mahmut çıkar gider. Direk Kekê Mesut Barzani’nin kaldığı evin önüne gider. Kapıdaki muhafızlar kimsin ne var derler. O da Mesut Barzani ile röportaj yapmaya geldiğini söyler ama adamlar bir anomali olduğunu düşünürler. Bırakmadıkları için münakaşaya başlamışlar. Mahmut eve doğru koşar ve baca deliği gibi bir yerden kendini evin içine bırakır. Gümleyerek aşağı düşer. Düştüğü yer Kekê Mesut’un odasıymış. Kekê Mesut bu ani olay karşısında çok şaşırmış;

-“Sen de kimsin ne oluyor” der. Mahmut da;

-“Kawa’nın gazetecisiyim seninle röportaj yapmak istiyorum” der. O da;

-“Tamam sana röportaj vereyim der” ve oturtur röportajını yapar. Bu arada arkadaşlara haber verilmiştir ve gelip Mahmut’u alırlar oradan.

Celal, Cemal ve Mahmut Avrupa’ya intikal etmişler. Cemal çok mirannnnnnnsevdiği bir yoldaşının yanına gider. Bunca işkenceden sonra hiç birinin normale dönmesi öyle kolay değildir. Cemal yanında kaldığı arkadaşıyla küsüşür ve ayrılır ordan. Bir yıl aradan geçmiştir ve başka bir arkadaş Cemal’e uğrar. Küstüklerinden haberi yoktur. Hadi yanına gidelim der. Cemal biraz ayak diretmesine rağmen yarım ağızla hadi gidelim der. Üçü masada karşılıklı oturmuşlar. Ne var ne yok demelerle birlikte Cemal’in küstüğü arkadaş;

-“Bu ara sapığın biri telefonuma musallat olmuş bende kafa bırakmamış. Her gün sabah ve gece hep aynı saatte telefonumu çalıyor. Ben alo, alo kimsiniz deyince de kapatıyor. Psikolojimi altüst etmiş sapık…” der. Hiç konuşmamış olan Cemal de;

“-Sapık sensin. Yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için aramıştım…” der. Bunun üzerine gülmeye başlarlar. İşkenceler her şeye rağmen insani saflığı ve yoldaş sevgisini öldürememiştir.

Cemal İsviçre devletinin çok özel ilgilenmesiyle sağlığını uçurumda tutmaya devam etmektedir. Yaşamıyla ilgili belgesel bir film de yapıldı. Kendisi zamanında Üniversite’yi az sayıdaki dereceyle kazanmış parlak bir beyindir. 12 Eylül bu ışıldayan beyinleri ve yürekleri ezmek için değil miydi aynı zamanda?

Bir gün Cemal’e bir telefon gelir. Karşıdaki ses;

-“Tövbeye gel” diye buyurgan bir tonla konuşmaktadır. Cemal;

-“Başlatma tövbene,kimsin nesin sen…” der…

-“Tövbeye gel Cemal, tövbeye…Ben Mahmut!”…

Mahmut da hala bu vaziyettedir….

Bu kısa hayat kesitlerini niçin yazdım böyle çalakalem?

Birincisi, resmi tarihçilik yaparak Kürdistan’daki diğer hareketlerin emeğinin yadsınmasına bir sitem olsun diye.

İkincisi, bunu yapanların bayrağına, marşına, üniter yapısına vs saygılıyız deyip onların değerlerini yücelten ama Kürdün değerini görmezden gelenleri insanca uyarmak.

Üçüncüsü, kendi yoldaşlarının emeğine sahip çıkmakta beceriksiz kalmış bizlere sitemdir. Belki de Mahmut’un bizi çağırdığı tövbe budur.

Celal, Mahmut ve Cemal… Sevgiyle kucaklıyorum sizleri…