CELAL TALABANİ ULUSAL MÜCADELENİN 40 YILINI ANLATIYOR

2191

Önnot: Bu değerli röportajı Serbestî Dergisi’nin Şubat 1999 tarihli 3.sayısından alarak bilgilerinize sunuyoruz. Son derece kıymetli bir bilgi kaynağı olan bu röportajı yayınlamış olan Serbestî Dergisi ve Arapça’dan çeviren Mehmet Seyhan’a sonsuz teşekkürler. Önemli bir bilgi kaynağı olan bu değerli röportajın arşiv değeri yüksek milli bir kaynak olduğuna inanıyoruz. Emeği geçen herkese teşekkürler. Alayekiti.com emekçileri olarak sizlere yeniden sunmuş olmanın iftiharıyla….

“Arap diliyle haftalık olarak yayınlanan Al Wasat dergisinin Celal Talabani ile yaptığı röportajın tamamını yayınlıyoruz. Bu röportaj Washington (17 Eylül 1998) antlaşmasından sonra Celal Talabani’nin Kasım ayında Ortadoğu’ya döndüğü sırada yapılmış ve Al Wasat’ın üç sayısında (355-356-357) Hasan Şerbel imzasıyla yayınlanmıştır. (S.n.)”

Al Wasat: Baas Partisi (Arap Yeniden Diriliş Partisi), 1968’de yeniden iktidara geldi, Saddam Hüseyin’i tanıyor muydunuz?

Celal Talabani: Evet! Baasçılarla ilişkilerim, ilk kuşaktan olan kişilerle dayanıyor. Bunlar; Ali Salih Said; Hani Fekiki; Hazım Cewad ve Fuat Rakibi gibi isimlerdir. Bunlar aynı zamanda benim üniversite arkadaşlarımdır. Saddam Hüseyin ise, bilinen bir isimdi. Onu ilk kez 1967’de Ahmet Hasan el Bekr’in evinde gördüm ve Hazım Cewat’tan O’nun Arap yeniden Diriliş Partisi’nde güçlü bir isim olduğunu öğrendim. Baas Partisi ile ilişkilerimiz iktidara gelmeden önce şehit Abdülhalik Samira ve Abdullah Selam Samira’yla altmışlı yıllarda başlamıştı. Baas Partisi ilk iktidar denemesinden sonra 1963’te iki gruba bölündü. Bu gruplardan birisi solcuydu, diğer grup ise Eflakçıydı. Sol grubun başını Eli Salih Said ile Mamid Khakhal çekiyordu ve bu grup Suriye grubu olarak da adlandırılıyordu. Hazım Hazım el Attasi ve Yusuf Zein’in yine Suriye’de başını çektikleri ikinci grup da ikiye bölündü ve bu bölünmede en büyük grup, sol ve Suriye grubu olarak adlandırılan grupla bütünleşti. Geride kalan küçük grubun başında bulunan Ahmet Hasan el Bekr, Saddam Hüseyin, Abdulhalik Samira ve Salih Mehdi Emaş gibi isimler bulunuyordu. Bu küçük grubun oluşturduğu parti de önemsenecek bir durumda değildi. Öyle ki; 1967’de Cezayir’de yapılan Arap Sosyalistler Konferansı’na bile çağırılmadılar. Bizim dışımızda Irak’ta hiçbir parti onlarla ilişki kurmuyordu. Çünkü umut edilen bir ulusal cephenin içinde bu küçük grubun da yer almasının doğru olduğuna inanıyorduk. Ahmet Hasan el Bekr, bir darbe yapma niyetinde olduklarını bana daha 1968’de açıkladı. Onlarla birlikte aktif bir biçimde ihtilale katılmak için, Hasan el Bekr beni, Aziz Muhamed’i ve komünistleri ikna etme çabasındaydı; o sıralarda Aziz Muhamed izini kayıp etmek istiyordu. Ancak hasan el Bekr’in ihtilal konusunda bana söylediklerini harfi harfine Aziz muhamed’e ulaştırdım.

Al Wasat: Aziz Muhamed, Baasçıların, kendisinden yardım istediklerini daha önce Al Wasat’a söylemişti

Celal Talabani: Doğru. Başkaları da ona ulaştırmış olabilir; ancak bu konudaki ilk teklifi ben ona götürdüm. Bu teklifime karşılık, sayın Aziz Muhamed şunları söyledi: “Daha arkadaşlarımızın kanı kurumadı. Onlar hangi yüzle bizden yardım isteyebiliyorlar. Süreci izleyeceğiz, politikalarını gördükten sonra kararımızı vereceğiz” Bu arada bir grup subay da ihtilalin planlarını çiziyordu. Söz konusu subaylar, Abdulsettar ile ilişki kurdular. Benim de Abdulsettar’la ilişkilerim vardı. Ben bu ihtilalci subayların bir kaçıyla Abdulsettar’ın evinde karşılaştım; benimle birlikte hazır olanların arasında Fuad Rakibi ve Abdulrezak Naif de vardı Söz konusu olan ihtilalci subaylar, Fuad Rakib’ten sosyalist hareketi desteklemesini istediler ve ileride başbakan yapacakları teklifinde bulundular. Ancak fuad Rakib kabul etmedi.

Daha sonra, bu subaylar, önerilerini Baas grubuna götürdü. O sırada Irak’ın Beyrut askeri ataşesi Beşir Talib ile İngiltere ataşesi ve İran ataşesi arasında bir görüşme yapıldı. Üçü bir darbe yapmak amacıyla ihtilalci grupla ilişki kurma kararını alır. Bizim de korktuğumuz buydu. O nedenle hemen o dönemin başbakanı olan Abdurrahman Arif’in yanına gittim ve bu tehlikeli girişimler hakkında onu bilgilendirdim. Bana “Herhalde senin Nasırcı arkadaşların bunları sana anlatmış” dedi “Hayır sayın başbakan” dedim, “bunlar benim edindiğim bilgilerdir” dedim. Bunun üzerine Abdurrahman Arif şunları söyledi: “Ben, Cumhuriyet Muhafızları komutanı İbrahim Dawud, Tanksavarlar Birliği komutanı Sadun Khadan ve istihbarat şefi Abdulrezzak Naif’i çağırdım, onlar da bana Kur’an üzerinde ant içerek, bana karşı herhangi bir darbe girişiminde bulunmayacaklarını söylediler. İhtilal de 17 Temmuz 1968’de oldu. İhtilalden 21 gün sonra ben, İbrahim Ahmed ve merhum Ömer Mustafa Debabe Bağdat’ın Cumhuriyet Caddesi’nde yürüyorduk, arkamızdan bir otomobilin geldiğini fark ettim. Otomobil tam önümüzde durdu; içinde Saddam Hüseyin yalnız başınaydı. Onu arkadaşlarımla tanıştırdıktan sonra, “nereye böyle ebu Edi?” dedim. O da “Ben doktora gidiyorum; korkarım ki, rahatsızlığım mide ülserinden kaynaklanıyor” dedi. “Neden” dedim. Şu cevabı verdi: “Yahu bu ajan ve uşaklarla işbirliği yaptığımız günden beri yatamıyorum ve sürekli acaba bunlar bizi iktidardan uzaklaştırmayı başarırlarsa, o zaman tarih bizim için ne der ve tarihin yapraklarına nasıl geçeceğiz? Tarih bizim uşak bir ekibe zemin hazırladığımız mı kaydedecek? Diye düşünüyorum”. Bunun üzerine ben de, “Anlaşılan aranızda fikir birliği yok” dedim. “Vallahi! Her birimiz diğerine karşı bir komplo tezgahlıyor, ancak Allah kerimdir” diye cevap verdi.

Bir sonraki gün, yeni Başbakan Abdulrezzak Naif’le bir görüşme yaptık. Abdulrezzak Naif, Baasçıların anti propagandasını yaptı ve şu mealde bazı şeyler söyledi; Ahmet Hasan el Bekr, Salih Mehdi Emaş ve Hardan Tikriti, Baas Partisi’ne üye olmadıklarını, onun huzurunda Abdulrezzak Arif’e Kur’an üzerinde yemin ederek beyan etmişler ve Baasçılarla sadece kişisel ilişkilerinin olduğunu belirtmişlerdi.

O sırada biz “Sosyalist Arap hareketi” ve Suriye Baas Partisi ile birlikte yeni hükümeti devirmenin projesini yapıyorduk. Bu nedenle, karargahı Süleymaniye’de bulunan 5.Tümen İstihbarat Dairesi Komutanı Kurmay Yarbay Muhamed el Sipahi ile Kerkük’te bulunan İkinci Tümen Komutanı Adnan Ahmet Abdülcelil’le ilişki kurduk. Adnan Ahmed Abdulcelil’le konuşmak için ben görevliydim. O nedenle onun yanına gittim ve ona isteklerimizi aktardım. A da bana “Celal Ağabey, ben bir partiye bağlıyım. Diğer yandan Arif Abdulrezzak ile de ilişki kurmaya çalışıyorum. Neyse sonra size bildiririm” dedi. Daha sonra Baas Partisi’nin ikinci ihtilali 30 Temmuz’da oldu. Onlar Dawud’u Ürdün’deki askeri birlikleri kontrol etmek üzere gönderdiler, Abdulrezzak Naif de Ahmet Hasan el Bekr’i karşılamak üzere çağırdılar, ancak o silahı ve görevi elinden alınmış bir yolcuydu artık. Ahmet Hasan el Bekr, İbrahim Ahmed’in evinde benimle ilişki kurdu ve hükümete katılmamızı istedi. Ben de ona teşekkür ederek, “bizim bir kongre kararımız var, bu karara göre ancak bir koalisyon hükümetine katılabiliriz, onun dışında herhangi bir hükümete katılmamız söz konusu değil” dedim. Bunun üzerine bana Barzani’nin grubu iki bakanla hükümete katıldı” dediBenden sonra İbrahim Ahmet’le konuşmaya başladı. İbrahim Ahmet de mazeretini beyan ederek, iki partiyle ilişki kuramayacağımızı bildirdi. Ancak, “bizim iki yanımız var onlarla ilişki kursanız iyi olur” dedi. O iki kişi de Taha Muhyeddin Marif ve Fewzi Saib idi. Hasan el Bekr, birinci ismi kabul etti diğerini geri çevirdi. Çünkü o Fewzi Saib’i sevmiyordu.

Daha doğrusu onların isteği şuydu: Ben tarım bakanı olacaktım, Ömer Debabe de adalet bakanı, Esasında ilk adımda iyi işler yaptılar, örneğin bizim “Nur” gazetesinin çıkmasına izin verdiler; siyasi tutuklulardan serbest bıraktılar ve hemen Irak Komünist Partisi’yle diyaloga geçtiler; otonomi üzerinde Kürt sorununun hal edilmesine el attılar. Sovyetler Birliğiyle yeniden ilişki kurdular. Ancak iki esas konu üzerinde anlaşamadık. Birinci konu Irak’ın durumuydu. İkincisi Arapça konusuydu. Irak konusunda, Kerkük’ün otonom bölgesinin sınırları içinde kalmasına ısrar ettik…

Al Wassat: Melle Mustafa Barzani ile antlaşma ne zaman oldu ve siz temsilci olarak ne zaman Beyrut’a atandınız?

Celal Talabani: Melle Mustafa Barzani 11 Mart ittifakından sonra Fakhir el Mirhke Suri adına birisini yanıma gönderdi. (O şahıs da Barzani hayranı eski bir komünisti) Melle Mustafa Barzani ona güveniyordu. Daha sonra Barzani tarafından hapsedildi ve sonra da öldürüldü) Adı anılan kişi Bağdat’ta benimle ilişki kurdu. Barzani’den bana selam getirdiğini belirterek şunları söyledi: “Barzani sizi iyi bir yurtsever olarak biliyor, yanına gitmenizi istiyor ve Barzani her konuda size güvence sağlayacaktır”. Bunun üzerine ben de, “Önce bir arkadaşlarıma danışayım, daha sonra size haber veririm” dedim.

Gerçekten Barzani tarafından gösterilen bu çaba saygıya değerdi. Onunla görüşmek için Gılala bölgesine gittim. Yolda, Barzani ile yapılan görüşmeden dönen hükümet heyetiyle karşılaştım. O heyet de şu kişilerden oluşuyordu. Sadun Kheydan, Murteza el Hedisi ve Abdullah selum Samira.

Neyse Barzani’nin yanına gittim, hal hatır sorduktan sonra, onunla baş başa kaldık. O da tüm oklarını benim üzerime yönlendirdi ve bu tartışmada, ben de tüm sorumlulukları onun üzerine attım ve şunları söyledim: “Biz kendi partimizin adını değiştiririz ve sizin başkanlığınızda çalışmaya hazırız.” Ancak o, bu önerimi kabul etmeyerek bana, “Partiyi hiçbir şey olmamış gibi eskisi gibi birleştiririz” dedi ve meydana çıkan tüm problemlerden beni sorumlu tuttu. Partiden ayrılanları tekrar partiye katılma yönünde benden onları ikna etmemi istedi ve bana bir yıl içinde kongreye gidilecek sözü vererek, şunu söyledi: “Hepiniz de kongreden sonra eski göreve se makamlarınıza döneceksiniz.” Ben de ona dedim ki; “Konu şahsi bir mesele değil, diğer arkadaşlarla da görüşmem gerekiyor.” O da bana “Diğer arkadaşları da ikna edeceğine inanıyorum” dedi. Bu görüşmeden döndükten sonra hemen partinin geleceğine ilişkin bir toplantı yaptık. Bu toplantıda katılımcıların çoğu parti adını “Kürdistan Devrim Partisi” olarak değiştirilmesinden yanaydı ve yaptığımız görüşmeler neticesinde partinin her iki kanadında temsil gücümüzün %40 olması yönünde ittifak yaptık. Bizim bu sayı parti içinde faaliyetlerde bulunacaktı ve bizden seçilen yetkililer de bir yıl Barzani ile birlikte kalacaklardı. Bunun üzerine açıkça birlik ilanıyla Melle Mustafa Barzani’nin yanına giderek bir yıl çalıştık; ancak verilen sözlerden hiçbiri yerine getirilmedi. Bir kez daha Barzani’yle görüştüm o da şartların müsait olmadığını belirtti ve bir altı ay daha beklememizi söyledi.

O sırada ben Amerika Başkanı Richard Nickson’ın Tahran’ı ziyaret edeceği haberini duydum. Sonra anlaşıldı ki Nickson İran yetkilileriyle görüşmüş ve ilişkiler yeniden düzenlenmiş. Biz Marksist ve Maoist gruplar da, bu olayı ayrıntılı bir şekilde öğrenmek istedik. O nedenle hemen bir pasaport temin ederek Beyrut’a gittim ve Beyrut’tan Nickson’a bir mektup gönderdim. Melle Mustafa Barzani, Beyrut’ta gitmeme itiraz etti; ancak yine de aylık maaşımı kesmedi ve her ay 200 dinar alıyordum. Daha sonra üniversite tahsilimi tamamlamak için Fransa’ya gittim; sonra yine Beyrut’a döndüm ve “Filistin Ulusal Kurtuluş Cephesi ile çalışmaya başladım. Baasçılar ile Barzani’nin arasında 1974’te başlayan savaşa kadar. Bu savaşı durdurmak için çok çaba gösterdim. Merhum Kemal Canpolat’ın araya girmesi için onunla görüştüm, ancak savaş başladı.

 

“Barzani ve İsrail”

Al Wasat: Melle Mustafa Barzani’nin İsrail ile ilişkileri ne düzeydeydi, siz bu ilişkilerden haberdar mıydınız?

Celal Talabani: Gerçekten Barzani ile İsrail arasındaki ilişkiler konusunda benim kişisel bir bilgim yok ve ben şahsen 1963’te Sayın Şimon Perez’le bir görüşmede rastladım; fakat ben, Sovyetler Birliğinden gelen bir nasihatten sonra mazeretimi bildirerek ayrıldım. Ancak, yetmişli yıllarda Filistin Kurtuluş Hareketi’nin İsrail gazetelerinden bu konuda aldığı makaleler yayınlandı. Daha sonra Barzani ile İsrail arasındaki ilişkileri konu alan “Baldunur Ciwar” adlı kitap ile Dr. Mahmut Osman’ın Al Wasat’a yaptığı konuşmayla birlikte çıktı. Biz de bu iddiaları duyuyorduk, ancak detayları konusunda bilgi edinemedik.

Al Wasat: Yani siz bu ilişkileri bilmiyor muydunuz?

Celal Talabani: Evet

Al Wasat: Ne kadar inandırıcı olabilir; Celal Talabani gibi birisinin İsrail’in para ve uzman konusunda yapığı yardımlardan haberinin olmaması mümkün mü?

Celal Talabani: Ben bazen kuşkuya düşüyordum, bu yöndeki iddiaları duyuyorduk ama detaylarını bilmiyorduk.

Al Wasat: Acaba bu konuyu hiç Melle Mustafa Barzani’den sordunuz mu?

Celala Talabani: Barzani ile birlikte olduğumuz sıralarda bu ilişkiler yoktu. Bu ilişkilerin başlangıç tarihine dönerseni, göreceksiniz ki söz konusu olan ilişkiler bizim ayrılış tarihimiz olan 1964’e denk gelmektedir.

Al Wasat: Acaba siz Barzani ile İsrail arasındaki işbirliğini büyük bir hata olarak değerlendiriyor musunuz?

Celal Talabani: Doğrusu, ben kendi metodumla bilinen biriyim: Metodum, Arapların ve Kürdlerin işbirliğidir. Ben, Cemal Abdulnasır’ın arkadaşıyım. Kürdler ile İsrail arasındaki ilişkilerin büyük bir hata olduğuna inanıyorum.

Al Wasat: Şu anda Barzani ile İsrail arasında bir işbirliği var mı?

Celal Talabani: İnanmıyorum. Sayın Mesud Barzani ile İsrail arasında bu tür ilişkilerin olduğunu sanmıyorum.

Al Wasat: Sayın Mesud Barzani’nin İsrail ile ilişkileri yok mu?

Celal Talabani: Bilebildiğim kadarıyla Sayın Mesud Barzani’nin İsrail ile ilişkileri yok. Eğer İsrail ile ilişkileri olmuşsa, bu ilişkiler Mesud Barzani’nin babası döneminde olmuştur ve o dönemde kurulan ilişkilerden Mesud Barzani sorumlu değildir.

Al Wasat: Acaba Melle Mustafa Barzani ne zaman her iki genç oğluna, Mesud ile İdris’e güvenmeye başladı.

Celal Talabani: Melle Mustafa Barzani 1965’ten sonra iki oğluna güvenmeye başladı. Ancak 1970’e kadar Mesud ile İdris Parti’nin resmi üyeleri değildi. Sayın Ali Şerif hocanın önerisi üzerine –ki o Barzani’nin bir hayranıydı- her ikisi de partiye kaydedildi. Kürd kurtuluş hareketinin içindeki politbüro ile Barzani’nin bürosu arasındaki iki başlığı ortadan kaldırmak ve bu esas üzerinde Mesud ile İdris’in partiye kabul edilmesi için Parti Merkez Konseyi ile Parti Politbüro toplanarak olağan üstü bir karar aldı ve bu kararla Mesud ile İdris partiye kaydedildi.

Al Wasat: Barzani’nin öldürülen oğulları hakkında kesin bir bilgi var mı?

Celal Talabani: Barzani’nin üç oğlu, Ubeydullah, (ki o devlet bakanıydı) Lokman ve Sabır üçü de bir anneden olmaydı. Ubeydullah babasıyla 1971’de anlaşmazlığa düştüğü zaman, önce Barzan Bölgesi’ne daha sonra Bağdat’a iltica etti. Irak hükümeti onu ilkin konsolos olarak Cezayir’e tayin etti. Barzani ile hükümet arasında 1974 çatışmalar başladığında ise Irak hükümeti Ubeydullah’ı Bağdat’a çağırarak devlet bakanı olarak görevlendirdi. Bakan olarak atanır atanmaz, hemen babasını İsrail ve Amerika uşaklığıyla suçlayarak, ona karşı geniş bir saldırıya geçti. Barzani’nin ailesindeki diğer birçoğu gibi, Ubeydullah da hükümetin yanındaydı. Hükümetten yana tavır alan Barzanilerin çoğu iki tane şeyhi kendilerine rehber seçtiler. Bunlar da Şeyh Ahmet’in halifeleri olarak bilinen Şeyh Osman ve Şeyh Hurşit idi. O dönem Irak hükümeti Barzani ailesinde binlerce kişiyi Erbil’in yakınındaki Kuştepe’ye yerleştirdi. Bunlar da Irak Devleti tarafından “Yurtsever Savunma Güçleri” olarak adlandırılıyordu ve Melle Mustafa Barzani’ye karşı silah almışlardı.

Daha sonra Mesud Barzani ile İdris’in Irak hükümetiyle müzakerelere başladığı ve bu müzakerelerde epey mesafe kaydedildiği bir sırada, 1982’de İran güçleri Barzanilerin desteğinde Hacı Ümran bölgesine karşı bir saldırı düzenledi. Bu saldırıdan dolayı Başkan Saddam Hüseyin, hemen hükümetin yanında yer alan Barzanileri tutuklama emri verdi. Sonra izleri kayıp oldu. Daha sonra öldürüldükleri anlaşıldı.

Kayıp Barzaniler konusunu 1983’te İzzet Eddewri ile yaptığım bir görüşmede gündeme getirdim. O da kendisinin de Barzanlı olduğunu vurgulayarak sorumu cevapsız bıraktı. Sonra anlaşıldı ki Ubeydullah Amerika ile ilişki kurduğu suçlamasıyla öldürülmüş. Irak İstihbarat şefi merhum Fazıl el Berak’tan aldığım bilgilere göre, Ubeydullah 1983’Te Amerika’nın Bağdat Konsolosluğuna müracaat ederek, babasından kalan mirası talep etmiş. (Babasının ölümünden sonra) Onun öldürülmesine sebep olan başka olay da Kurmay Yarbay Eşref Zebari’nin tayiniydi. Ubeydullah, Zebari’ye ve onun tayinini yapana da küfür etmiş ve bu küfürler kayda alınmış; bu da onun yaşamına mal oldu. Ve diğer iki kardeşi için de (Lokman ile Sabir) bir örnek oldu. Daha sonra Barzaniler’den 6000 aile Kuştepe bölgesinde kayıp edildi ve bu kayıplar konusunda Başkan Saddam Hüseyin “onlar cehenneme gittiler” dedi. Sonra onların hiçbirinin izine de rastlanmadı.

Al Wasat: Yani Fazıl el Berak size Ubeydullah’ın öldürüldüğünü mü vurguladı?

Celal Talabani: Tabi… Onu zorladıktan sonra, beni alıp bahçeye götürdü ve yukarıda sözü edilen sebeplerden dolayı öldürüldüğünü bana söyledi.

Al Wasat: Siz o dönemde ateşkese karşı mıydınız:

Celal Talabani: Savaş başlamadan önce savaşa karşıydım. Ancak İran ve Irak’ın Cezayi’de imzaladığı antlaşmadan sonra, ben direnmekten yanaydım. Bu konuda merhum Melle Mustafa Barzani’ye bir mektup gönderdim. Eğer direnmeye devam etseydik, Irak’ın Şam’daki cemaatinden yardım alabilirdik; aynı zamanda Suriye’nin kendisinden ve Libya’dan da yardım almamız mümkündü. Sayın Muammer Kaddafi, Barzani’nin İran’la olan ilişkilerine karşıydı. Kaddafi, benim temsil ettiğim ve Araplarla sözleşme yapan ilerici Kürd akımını desteklemeye hazırdı. Kürd hareketinin yenilgisinden önce, Beyrut’ta Primakov’la bir görüşme yaptım. Primakov, benden direnişe devam etmemizi ve Şah’ın isteklerine boyun eğmememizi istedi ve şunları ekledi: “Kürd hareketi Şah’ın isteklerine boyun eğerek kendisini töhmet altında bırakıyor; bu da şunu tescil ediyor: Bu hareket uşak ve piyon bir harekettir. Ancak siz direnişinizi sürdürürseniz, Kürd hareketi ile Irak hükümeti arasında arabuluculuk yapabiliriz ve Irak hükümetini, Kürd hareketinin İran yanlısı olmadığını, sadece bir Kürd hareketi olduğu konusunda ikna edebiliriz.” Bu konuda Melle Mustafa Barzani’nin karargâhına bir mektup gönderdim. Barzani de bana şöyle cevap verdi: “Siz onu dinlemeyin, o bizi aldatmak istiyor” dedi.

Gerçekten de o dönem Barzani’nin bana Sovyetler Birliği’yle ilişkilerin kes demesine rağmen, ilişkilerimi kesmedim ve her zaman Araplarla Sovyetler Birliği’nin ilişkilerinden yana oldum.

Al Wasat: Primakov o dönem orada ne yapıyordu?

Celal Talabani: Primakov o sıra bir gazete muhabiriydi. Kürd hareketinin yenilgisinden hemen sonra ben Beyrut’ta bir açıklama yaptım ve bu açıklamada, hareketi silahlı direnişe devam etmeye çağırdım. Bu açıklamayı 1978’in 17 Mart’ında yaptım ve savaşçıların moralini yükseltmek ve onlara azim vermek için ülkeye döneceğimi bildirdim. Melle Mustafa Barzani’nin savaşa son veren kararından sonra bir toplantı yaparak bir bildiri yayınladık ve 1975’te Suriye’nin başkenti Şam’da “Kürdistan Yurtseverler Birliği” hareketini kurduk. Kurucular arasında, Barzani’nin Mısır Temsilcisi Dr. Fuad Mahsum, Kürd Öğrenciler Birliği Başkanı Adil Murat ve değerli bir Kürd entelektüeli olan Abdulrezzak Mirza da vardı. 27 Kasım 1975’te adlarını kurucular kurulu adayı gösterdiğimiz isimlerin arasında Nawşirwan Mustafa, Ömer Şeyhmus ve Dr. Kemal Fuad’ı da sunduk. Daha sonra 1975 Haziran ayında yayınladığımız bir bildiriye Suriye, Lübnan medyasında geniş yer verildi ve Irak’ın Şam’da bulunan radyosunda da detaylı bir şekilde yayınlandı.

Al Wasat: Partinizin kuruluşunda Suriye’nin rolü oldu mu?

Celal Talabani: Evet Suriye’nin hem siyasi hem de manevi yönden partimizin kuruluşuna katkısı oldu. Örneğin Suriye bize bir temsilcilik açma izni verdi. Ayrıca tüm açıklama ve çağrılarımızı Suriye medyası aracılığıyla yapabiliyorduk.

Al Wasat: Bu yardımlaşma ne düzeydeydi?

Celal Talabani: Her düzeydeydi. Başkan Hafız Esad’la özel ilişkilerimiz de vardı. Bu ilişkiler bilhassa beni başka yönlere de götürdü. İlişkilerimiz Suriye’yle diyalogu olan Irak Baas Partisi’nin merkez önderliği ve Baas’ın Suriye kanadıyla da vardı. Tümü de, başta askeri, ekonomik, eğitim olmak üzere her alanda bize yardım ediyorlardı.

 

Abdullah Öcalan’la bir görüşme

 

Al Wasat: İlk kez Abdullah Öcalan’ı nerede tanıdınız?

Celal Talabani: Abdullah Öcalan’ı tanıdığım sırada o genç bir mülteciydi. Suriye’de bizim partinin karargahlarında yaşıyordu.

Al Wasat: Ne zaman Irak’a döndünüz?

Celal Talabani: Kürdistan Yurtseverler Birliği Hareketi kurulduktan (1975) sonra, 1977’de Irak’a döndüm. Dr. George Habaş’ın Kürd sorununun çözümü için Irak hükümetiyle yaptığı görüşmeler sonuçsuz kalınca biz de 1 Haziran 1976’da silahlı mücadele kararını aldık. Silahlı mücadele kararından sonra Irak’a geldim. Ancak uzun süre sınırlar kapatıldığı için ben Navzeng’de, İran sınırlarına yakın bulunan dağda kaldım. Bir fırsat bulduktan sonra Suriye’ye geçtim ve orada Türkiyeli Kürd hareketlerle diyalogum oldu. Örneğin DDKD ile Kürdistan Demokratik Partisi –Türkiye ile ilişkilerim oldu. Aynı zaman Kürdistan Sosyalist Partisi Genel Sekreteri Sayın Kemal Burkay’la da ilişkilerim vardı. Şam’a ulaştığım zaman Abdullah Öcalan’ın orada olduğunu öğrendim. O sırada onlar “Apoculuk” adıyla anılıyorlardı. O zaman PKK ile KUK hareketinin arasında çatışma vardı. Onları barıştırmak için bir komisyon oluşturuldu. Her iki hareketin arasında çatışmayı durdurmak için ben de bizim partiden bir temsilciyi Irak Komünist Partisi’nden Sayın Kerim Ahmet ile birlikte gönderdim ve Şam’da barış için bir toplantı yaptık. İşte o toplantıda ben Abdullah Öcalan’ı tanıdım. Sonra Abdullah Öcalan’ın altı ay önce bizim kampta kaldığını öğrendim. O sıralar partisi çok küçük bir gruptu.

Al Wasat: Öcalan Marksist miydi?

Celal Talabani: Onlar Marksist olduklarını iddia ediyorlardı; ancak şimdi iddia etmiyorlar.

Al Wasat: İlişkileriniz Öcalan’la iyi miydi?

Celal Talabani: Abdullah Öcalan’ı birkaç kez Şam’da gördüm; PKK’nin bizim partiyle ilişkileri iyi gidiyordu. Özellikle partimiz Türkiye Kürd hareketlerinin arasında birleşik bir cephenin kurulması için çok çaba gösterdi; bir dizi toplantı yapıldı. Bu toplantılara PKK, PSK ve KUK temsilcileri katılıyordu. Ancak bu hareketlerin içinde iki esas noktada düşünce ayrılığı vardı: birincisi; Abdullah Öcalan, hemen bir silahlı mücadelenin başlatılmasından yanaydı. Diğerleri ise, bunun erken olduğunu ve bir silahlı mücadelenin zemininin henüz mevcut bulunmadığı noktasında ısrar ediyorlardı. Abdullah Öcalan’la diyaloglarımız sürdü. Öcalan; sayemizde Filistin direnişçileriyle tanıştı; aynı zamanda bu ilişkilerimiz sayesinde, Irak Baas Partisi Ulusal Merkez Komuta Konseyi üyesi Yasin Abdulcabar el Bebisili’nin yanı sıra birçok kişiyi Abdullah Öcalan tanıdı.

Al Wasat: Abdullah Öcalan’ın tanıdığı ve onlarla çalıştığı Filistin örgütleri hangileriydi?

Celal Talabani: Abdullah Öcalan’ı Filistin Ulusal Cephesi’yle ve Demokratik Cephe’ye tanıştırdık. Abdullah Öcalan’ın ilişkileri, bu her iki hareketle de iyiydi. İsrail’in Lübnan’a saldırısı sırasında, onun savaşçılarından da birkaç kişi Sekif Kalesi’nde İsrail askerleri tarafından öldürüldü. Onlar da İsrail’e karşı son nefesine kadar direndiler.

 

Özal-Öcalan

 

Al Wasat: Sizim Abdullah Öcalan’la güzel anılarınız olduğu söyleniyor?

Celal Talabani: Doğrusu onu 1980’li yıllarda birkaç kez gördüm. O dönem DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel’di. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından hükümet kurmakla görevlendirildiği sırada ben Ankara’daydım. Süleyman Demirel, beni evine davet etti ve Erdal İnönü ile birlikte kuracakları koalisyon hükümetinin, Kürdlere ilişkin izleyeceği politika konusunda benim görüşlerimi almak istedi. Çünkü o dönem Demirel “Kürd realitesini tanıyorum” projesi üzerinde çalışıyordu. Ben de Demirel’e “Bu sizin iç meselenizdir” dedim. O da, “Bu kardeşler arası bir istişaredir” dedi. O böyle söyleyince ben de, “Bu sorunun bu şekilde çözümlenmesi hem sizler için hem de Kürdler için iyidir” dedim. Bunun üzerine Demirel, bana Abdullah Öcalan’a ilişkin görüşlerimi sordu. Hemen anında şu cevabı verdim: “Ben Abdullah Öcalan’la olan ilişkilerimi saklamıyorum ve Abdullah Öcalan, bana kulak veriyor. Gerekirse bir ateşkes de yapar; bu da size politik çözüm yollarının önünü açar; hepiniz için çok iyi olur. Yüzyılımız diyalog yüzyılıdır.” Demirel buna çok sevindi. Daha sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la bir görüşme yaptım. Özal’la olan dostluğumdan da büyük bir gurur duyuyorum. Ben Özal’dan hiçbir şey saklamıyordum. Özal’a şunları söyledim: “Ben Suriye’ye gidiyorum. Acaba sizin Abdullah Öcalan’a bir mesajınız var mı?” Onun ağzından çıkan sözleri aktarıyorum: “Keşke o deliye bir nasihat etsen de o da politik bir çözüm için bize bir fırsat tanısa.” Turgut Özal’ın bu konuşmasından sonra, hemen Irak Kürdistan’ına döndüm ve Sayın Mesud Barzani ile birlikte Kürd kökenli Türkiye Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa ile görüştük. Bu görüşmemizde Eşref Paşa; Suriye ziyaretime ilişkin Abdullah Öcalan’la da görüşüp görüşmeyeceğimi sordu; ben de “Büyük bir ihtimalle onu göreceğim” dedim. O da; “Ona ne söyleyeceksin” dedi. Paşaya dedim ki, “Ona bir ateşkese ihtiyaç olduğunu söyleyeceğim. Eşref Paşa’da, bu konuda beni epey teşvik etti.

Şam’a gittikten sonra, Abdullah Öcalan, Şam’da, evimde beni ziyaret etti. Onunla ateşkes hakkında konuştuk. O da bir ateşkese hazır olduğunu söyledi. O sırada Sayın Kamuran Karadaği de orada hazırdı.

Abdullah Öcalan’la yaptığım bu görüşmeden sonra, hemen Ankara temsilimiz Sercil Qezzaz ile irtibat kurdum, o da derhal Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın basın danışmanı Kaya Toperi ile ilişki kurdu. Kaya Toperi de benimle Öcalan arasında geçenleri Turgut Özal’a aktardı. Özal, bu çabalara çok sevinmişti. Bu olaydan sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, bizim bu düşüncelerimizi çok beğendiğini vurguladı ve ateşkes ilanının kilitli bir kapının arkasında kalmaması için, Öcalan’ın bir basın toplantısıyla ateşkesi ilan etmesi gerektiğini belirtti. Özal, bu konuda Öcalan’ın tarafımdan ikna edilmesini özel sekreteri aracılığıyla benden istedi. Bu özel sekreterle yaptığımız görüşmeden hemen sonra Öcalan’la ilişki kurdum, o da bir basın toplantısıyla ateşkes ilanını yapmaya hazır olduğunu söyledi. Daha sonra, hemen Özal’la görüştüm, o da bana, birkaç Türk gazeteciyi basın toplantısına göndereceğini bildirdi.

Basın toplantısı Bekaa’da yapıldı. Türk gazeteciler de basın toplantısına katıldılar, ben de hazır bulundum. Bu toplantıda Öcalan ateşkesi 22 günle sınırlı tuttu; neden 22 gün dedi hala da anlamış değilim. Bu toplantıdan sonra Amerika’ya gittim ve Amerika Ulusal Güvenlik Konseyini ziyaret ettim.

Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilileri, bu yöndeki çabalarımın devamını tavsiye ettiler. Amerika ziyaretinden sonra İngiltere’ye gittim. İngiltere Dışişleri Bakanı Douglas Hird’le görüştüm ve ona, “Öcalan’la Türk hükümeti arasında bir ateşkes için arabuluculuk yapıyorum ve bu ateşkesin Newroz’a kadar sürmesi için uğraşıyorum” dedim. Ancak bu yalnız benim çabalarımla devam etmez diye ekledim. Hird’de beni desteklediğini açıkladı ve bu konuda beni teşvik etti. O sırada Irak karşıtı bir heyetin yanı sıra Dr. Bahkulum ve Dr. Ahmet Çelebi de oradaydı.

Türkiye’ye döndüğümde, o sırada muhalefetin başında bulunan sayın Mesut Yılmaz, havaalanında beni karşılamaya geldi ve candan beni kucakladı ve akan kanın durdurulması için gösterdiğim çabaları övdü. Daha sonra başbakan Süleyman Demirel de beni kucaklayarak, “Bu da tarih içindir” dedi. “Ancak biz teröristlerle barışmayız. Fakat bu atılan pozitif adımı takdir ediyoruz” dedi. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ise, büyük bir sıcaklıkla beni kucakladı ve şunları söyledi. “O deliye söyle dursun. Ateşkes sürecini uzatsın ki, askerleri ikna etme fırsatımız olsun ve bu yönde çaba gösteren insanların çabaları sonuç versin.”

Bunun üzerine Özal’dan rica ettim, dedim ki; “Birkaç Kürd Parlamenteri davet edin, onlar da sizi ziyaret etsinler ve bu konuda onları da ikna et ki, onlar da ateşkes konusunda bana yardımcı olsunlar.” Turgut Özal da hemen o parlamenterleri çağırdı ve onlara bana yardımcı olmalarını söyledi.

Özal’ın çabaları sonucu, bu parlamenterler, benimle Beyrut’a geldiler ve birlikte Bekaa’ya gidere, Abdullah Öcalan’ı ateşkes sürecini uzatma konusunda ikna ettik. Öcalan bizden ateşkes zamanını tayin etmemizi istedi. Şahsen ben ateşkesin, Turgut Özal’ın istediği muayyen bir zaman ve fırsatın verilmesinden yanaydım. Ancak yapılan toplantıda Öcalan, süresi belli olmayan ateşkesin devam edeceğini açıkladı. Ateşkes Turgut Özal’ın vefatından sonra da devam etti ve Şemdin Sakık’ın işlediği cinayetle son buldu. Çünkü Şemdin Sakık Türk ordusundan terhis olan 33 askeri önce esir aldı daha sonra onları öldürdü. Bu da barış için yapılan ateşkesin sonunu getirdi. Öcalan’dan bu cinayetten sorumlu kişileri ortaya çıkararak adalet önünde yargılamalarını istedim. Ancak Öcalan bu talebimi geri çevirdi, bu da ilişkilerimizin soğumasına neden oldu.

Al Wasat: Irak ile İran arasında 1980’de başlayan savaşa karşı tavrınız neydi.

Celal Talabani: Tavrımız şuydu: Biz savaşa karşıydık ve savaşı kınıyorduk. Bu savaşın her iki halkın da çıkarlarına aykırı olduğunu söylüyorduk. Ve Irak askerlerini öldürmeme kararı aldık; Irak ordusuyla savaşı durdurduk. Çünkü biz Irak ordusunun bir başka ülkeye karşı savaştığını ve bu konudaki Irak askerlerinin hislerinin hesabını yapıyorduk. Bunun üzerine politbüro üyesi Sayın Fazıl Kerimi’yi Bağdat’a gönderdik. Irak hükümetine savaş duruncaya kadar bizimle bir ateşkes yapmak için görüşme talebinde bulunduk. Bunu da Irak askerini öldürmekle suçlanmayalım diye yaptık. Ancak Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, bu talebimizi geri çevirdi. İran Kürdistan Demokratik Partisi Genel Sekreteri Şehit Dr. Kasımlo, 1982’de Irak ordusunun Xormes, bölgesinde yenildiği bir sırada, bizim ile Irak hükümeti arasında bir uzlaşmanın sağlanması için arabuluculuk yaptı.

İki nedenden dolayı, İran’ın Irak işgaline evet diyemiyorduk: Birincisi; eğer İran rejiminin bir benzeri Irak’ta da işbaşına gelseydi, bu da değirmenin her iki taşının arasında kalmamızın resmiydi. İkincisi biz laikliği savunuyorduk ve o dönem henüz bir hayli solcuyduk. Hatta bizim bir kanadımız Marksizm’i ve Leninizm’i savunuyordu. Bu nedenlerden dolayı biz barışmayı tercih ettik. Irak hükümetiyle diyalog kurma kararını aldık ve Sayın Feridun Abdulkadir’i gizliden Bağdat’a gönderdik. Ancak Irak hükümeti önerimizi geri çevirerek, bize şu cevabı verdi: “Problem ancak cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile Celal Talabani arasında hal olabilir.” Bundan sonra bizzat Bağdat’a gittim. Irak yetkilileri de beni sıcak bir törenle karşıladılar. Yalnız bu sıcaklık fazla devam etmedi. Daha birinci günde, Irak istihbarat teşkilatı karargahında yapılan bir toplantıda Yohanna Tarık Aziz ile birbirimizin bam tellerine çarptık. Aramızda geçen diyalog Süleymaniye’deki üniversitenin Erbil’e nakli konusu gündeme gelinceye kadar çok iyi gidiyordu. Ben Salahaddin Üniversitesinin yerinde (Süleymaniye’de) kalmasından yanaydım. Eğer kaldırılacaksa onun yerine Kürdistan Üniversitesi adında bir üniversitenin kurulmasını önerdim. Bu önerimi kabul ettiler, ancak savaştan sonraya kalsın dediler. Tam o sırada ordu komutanı General Cewad Zenun şunları söyledi: “En iyisi Celal Talabani gitsin kendi kuşağından olan dostu Albay Muammer Kaddafi’yi üniversitenin finansmanı konusunda ikna etsin ve ondan aldığı parayla üniversiteyi kursun.” Ondan hemen sonra Yohanna Tarık Aziz şunları ekledi: “Vallahi her kim savaştan sonra gidip yabancılarla ilişki kurarsa, onun kellesini koparırız.” O zaman hemen onun konuşmasını keserek, evraklarımı topladım, çantamı aldım, üzerinde oturduğum koltuğu çevirerek ayağa kalktım. Tarık Aziz konuşmasını bitirdikten sonra benim de konuşmamı istedi. “Konuşma hakkımız yok” dedim. “Niye?” dedi. “Çünkü kuşatılmışız ve hepimiz savaşın esiri olmuşuz; müzakerelerin ve toplantıların yeri yok. Bu durumda benim konuşmama ne lüzum var” dedim. O da şu cevabı verdi: “Birader ben şaka ettim, sanki siz de faşist Baasçılar demiyor musunuz?” “Evet biz, Baasçılar faşisttir diyoruz ve siz de Kürdler üzerinde fıkralar türetiyorsunuz. Yalnız tüm bunlar ciddi görüşme ve müzakerelerin dışındaki şeylerdir.” Dedim. Bu tepkim üzerine, sözlerini geri aldığını belirtti. Ancak kabul etmediğimi ifade ettim. Toplantı da onun özrünü kabul etmemi istedi, ancak bunu da reddettim. Tam o sırada şehit Dr. Abdurrahman Kasımlo yazılı bir kağıt önüme koydu. Kağıtta benim meseleyi gereğinden fazla uzattığım yazıyordu. Tabi o sıra ben Tarık Aziz’in özrünü kabul ettim; ancak toplantı dağılmıştı.

Saddam Hüseyin ile görüştüğüm sırada Tarık Aziz’le yaptığım tartışmaya ilişkin memnuniyetini ifade etti. “Ancak sizin gösterdiğiniz reaksiyon, bizim samimiyetimize karşı duyduğunuz güvensizlikten kaynaklanmıyor” dedi. Daha sonar toplantılarımız devam etti ve birçok noktada uzlaştık. Resmi politik metne son şeklini vermeden önce, ülkemizi savunma hazırlıklarını yaptık ve İran ile Irak arasındaki savaşa ve herhangi bir yabancı gücün ülkemize yönelik saldırılarına karşı olduğumuzu ilan ettik.

Başta Saddam Hüseyin, İzzet Eddewri, Tarık aziz ve Hişam Sabah Fahri’nin diğer tarafta ben, Abdurrahman Kasımlo, Ömer Abdullah, Mele Baxtiyar ve Dr. Khızır Masum’un bulunduğu toplantıda, Saddam Hüseyin bizim tarafa geldi ve tutumumuzdan duyduğu sevinci de dile getirerek şunları söyledi: “Sen bu tavrınla, ülke ve Baas Partisi’ne dair metanetini tescil ettin. Ülkenin tehlikelerle karşı karşıya olduğu, Baas’ın her taraftan kapılarının çalındığı bir sırada, siz yine de buraya bizim yanımıza geliyorsunuz. Bu öyle bir şey ki hayatımda unutamam ve sana öyle bir şey vereceğim ki, hem Irak Kürdlerine hem de İran Kürdlerine karşı alnın açık başın dik olacak.”

Al Wasat: O şey neydi?

Celal Talabani: O şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü Saddam açıklamadı. Tabi ki Kürd sorunuyla ilgili bir şeydir. Çünkü Saddam Tarık Aziz’e dönerek: “Bu tavrın tescil edilmesi gerekir ve Irak’ın tüm okullarına, “Kürdler, dar ve zor günlerde bizimle kaldılar, diye bir açıklama gönderilmelidir” dedi. Biz de onun bu sözlerinden dolayı çok memnun olduk ve ben Saddam’a bir takım Kürd elbisesi hediye ettim. Daha sonra biz Kürdistan’a geri dönerek Dr. Fuad Mahsum’un başkanlığında bir heyeti Bağdat’a gönderdik.

Hükümet heyetinin de başında Ali Hasan el Mecid vardı. Irak hükümetiyle müzakerelerimiz 1984’e kadar devam etti ve 5 madde üzerinde anlaşma sağlandı:

  • Kürdistan’daki olağanüstü durumun normalleştirilmesi.
  • Kerkük’teki özel durumun doğal haline dönüştürülmesi.
  • Otonominin yararlı bir şekilde tatbik edilmesi.
  • Otonom bölgenin sınırlarının belirlenmesi.
  • Irak’a demokrasi

Geride üzerinde anlaşma sağlayamadığımız iki sonu kaldı: Birincisi; Kürdistan sınırlarının belirlenmesiydi, İkincisi de, cahşlık sisteminin kaldırılması. Hükümet tarafından bunlar ülkeyi savunan yurtsever akımlar olarak adlandırılıyordu. Bu iki noktada uzlaşma sağlayamadığımız için, barış yönündeki çabalarımız durdu ve heyetimiz ülkeye geri döndü. Müzakereler durduktan sonra, Sayın İzzet Eddewri ile Ali Hasan el Mecid Bizi ziyaret ettiler ve müzakerelerin yeniden başlatılmasını istediler ve bize şunları söylediler: “Yurtsever Savunma Güçlerin kaldırma konusu bizim yetkilerimiz dahilindedir, madem siz kaldırılmasını istiyorsunuz onu da kaldırırız. Ancak Kürdistan’ın sınırları konusu bizim yetkilerimiz dahilinde değil, tamamıyla Başkan Saddam Hüseyin’in yetkileri dahilindedir.” Bundan sonra hemen bir havaalanında, bir helikoptere atlayarak Bağdat’a Saddam Hüseyin’le görüşmeye gittim. Saddam’la görüştüğüm sırada Sayın İzzet Eddewri ile Ali Hasan El Mecid de hazır bulundular. O görüşmede Saddam’la sınırlar konusunu gündeme getirerek, bana verdiği sözü ona hatırlattım. O da bana “evet” dedi. Ben de hemen, “Acaba Aqra, Xaneqin, Kıfri ve Şêxan kazalarının otonom bölge sınırlarına dahil edilmesi mümkün müdür?” diye sordum. O da “Tabi mümkün” dedi. Ancak İran ile Irak savaşı son bulduktan sonra. Toplantıyı bitirir bitirmez Saddam, şunu sordu: “Siz Perşembe günkü toplantıya hazır mısınız?” “Yok, Sayın Başkan, Ulusal Meclis için aday üyelerini seçmek ve bakanların isimlerini tespit etmek içi, biz temsilcilerimizi göndermişiz” Dedim. Ali Hasan el Mecid hemen araya girerek şunu söyledi. “Celal çok yorulmuş ve çok tahammül etti, onun için onu ödüllendirmemiz lazım”. Saddam da ona cevap vererek şunu söyledi. “Celal çok yapıcıdır.” Ve ben de başkan Saddam Hüseyin’den beni sorumluluktan kurtarması gerektiğini söyledim. Sonra cumartesi günü için toplantı kararını aldık. Saddam da Kültür Bakanı Latif Mesif Casım’dan cumartesi günün bir ulusal bayram günü olarak ilan etmesini istedi.

Al Wasat: Saddam Hüseyin’le yapılan barış görüşmeleri çok zor muydu?

Celal Talabani: Burada bazı zorlu süreçler vardı. Çünkü kendisi müzakereler katılmıyordu. Onun yerine barış görüşmeleri yapan bir heyet vardı. Şahsen benim Saddam’la hiçbir zorluğum olmadı, bilakis zorluklarım Tarık Aziz’le oldu.

Al Wasat: Acaba Saddam Hüseyin size söz verdiğinde, sözünü yerine getireceğine inanıyor muydunuz?

Celal Talabani: Eve, onunla yaşadığım şahsi tecrübelerimden bu sonucu çıkarıyordum. Pek çok arkadaş bile onun huzuruna gitmekten ürküyordu. Ancak ben sorardım, acaba beni isteyen Saddam’ın kendisi mi? “evet odur” cevabını alınca hemen yanına gidiyordum.

Cumartesi günü için bizzat kendim İzzet Eddewri ile ilişki kurdum ve ona “siz antlaşmanın imzalanması için hazır mısınız?” dedim. “Evet” dedi. Hemen Ulusal Meclise gittik, Saddam’ın kendisi bizi karşıladıktan sonra odaya gitmemizi söyledi. Kendisi Komuta Konseyi’yle görüşmeye gitti. Daha sonra yanımıza dönünce, yüzünde bir şaşkınlık vardı. Bize, “Burada bir problem var anlaşma imzalanmadan önce bu problemin hal edilmesi gerekiyor” dedi. Sonra problemin “Ahdi Milli” olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine ben tekrar Saddam Hüseyin’e onun bana verdiği sözü hatırlattım. O da, “bizim ile komünistlerin arasındaki ahd üç sene devam etti. Biz Kürd kardeşlerimizle bunu bir buçuk senede hal edecektik” dedi. Hemen İzzet Eddewri, “Irak’ta bir Türk heyeti var” sözlerini ekledi, Anında Eddewri’ye sordum: “Acaba ortaya çıkan problemin sebebi, bu Türk heyeti midir?”

O günden sonra tavırlarını değiştirdiler. Aradan günler, aylar, yıllar geçti.

1991 yılında, Sayın Mesut Barzani’nin yanı sıra birkaç arkadaşımızın daha katıldığı ve Irak hükümeti adına ise İzzet Eddewri ve Tarık Aziz’in katıldığı Erbil’de yaptığımız bir barış görüşmesinde, İzzet Eddewri, “biliyor musunuz Ebu Bafil, 1984 tarihinde aramızdaki antlaşmanın imzalanmamasının sebebi nedir?” dedi. Tarık Aziz, hemen bana bakarak, onun sözlerine şunu ekledi: “Senin dostun Turgut Özal mani oldu” fırsatı kaçırmadan hemen Tarık Aziz’e şunları söyledim: “Irak diplomasisinin şefi ve mimarı burada itiraf edilen hakikatin tescilidir. Buna rağmen, hala siz bizi yabancılara kulak vermekle suçluyorsunuz.”

Al Wasat: Bu iki tarih arasında, Kürdlerin, Kürdlerle savaşı ortaya çıktı?

Celal Talabani: Burada bir takım ihtilaf ve çelişki noktaları vardı, bunlardan dolayı çatışmalar çıktı.

Al Wasat: O dönemde Sami Abdurrahman PDK’den ayrılmıştı ve Kürdistan Demokratik Halk Partisi adında bir örgüt kurmuştu. O sıralarda onlar birbirlerini öldürme eylemlerinde bulunmamışlardı.

Celal Talabani: Sayın Mesud Barzani’yi Suriye’ye davet ettik ve onunla birlikte, Suriye’deki Irak Baas Partisi’yle beraber ortak bir siyaset üzerinde anlaştık. Ancak birçok arkadaşımız vahşice öldürüldü. Bilindiği gibi, bizim 77 gücü adlı bir kuvvetimiz vardı. Bu gücün eylemlilik alanını Behdinan hattından Duhok kentine kadar uzatmıştık. Bu konuşlandırmadaki amacımız, Suriye’den bize gelen silahları teslim almaktı. Söz konusu pêşmerge birliğine de Ali Askeri ve Halit Baba komuta ediyordu. Bu birlik Türkiye topraklarına geçtikten sonra pusuya düşürüldü. Onlardan bazıları öldürüldü, bazıları da Sami Abdurrahman’a teslim edildi. Sami Abdurrahman Geçici Komite’den sorumluydu. Arkadaşlarımızdan bazıları idam edildi. İdam edilenlerin arasında şehit Ali Askeri, Dr. Halid ve şehit Şeyh Hüseyin de vardı. Bu olaydan sonra PDK ile aramızda çatışmalar yeniden başladı. Biz de intikam almak amacıyla onların arkadaşlarını Süleymaniye, Kerkük ve Erbil’den kovduk. Sadece güçlerini Duhok bölgesinde muhafaza edebildiler. İhtilafları bitirmek amacıyla, İran’ın aracılığıyla 1985’te merhum İdris Barzani ile bir ittifak yaptık. Sami Abdurrahman ise, 1979’da PDK’den ayrılarak kendi partisini kurmuştu.

Al Wasat: Bazıları diyor ki, “eğer İran güçlerinin yardımıyla Halepçe kurtarılmaya çalışılmasaydı, kimyasal silahlar da kullanılmazdı.” Bu konudaki görüşünüz nedir?

Celal Talabani: Her şeyden önce şunu belirtmek istiyorum ki, Halepçe İran güçlerinin yardımıyla kurtarılmadı. İran’ın yardımı Halepçe’nin kurtuluşundan sonra geldi. Bu kimyasal silahlar Halepçe’de kullanılmadan iki sene önce bize karşı kullanıldı. Ancak dünya kamuoyu bundan haberdar bile olmadı. Daha önceki olaylarla Halepçe olayı arasında bir fark vardı. O da İran, Halepçe olayında sınırlarını açtı ve dünya basınına Halepçe’yi görüntüleme imkanı sağladı.

Irak devletinin Kürdleri yerinden yurdundan eden operasyonları, yeniden Irak hükümetiyle savaşmamıza neden oldu. Çünkü Irak hükümetinin sivil Kürd halkına karşı sürdürdüğü operasyonlar, İzzet Eddewri ile yaptığımız barış ittifakının sonunu getirdi. 1985’te İzzet Eddewri ile bir barış ittifakı yapmıştık. Devlet ile çatışmalarımızın yoğunlaştığı 1986’da Irak ordusundan bir yarbayı esir aldık. Sonra onu serbest bırakırken, onunla General Hasan el Mecid’e bir mektup gönderdik. Hasan el Mecid bu mektubu kendisi okuyarak bir video kasete kaydediyor ve şunları söylüyor; “Talabani, bir subayla bana bir mektup gönderdi. Mektubunda köylere yönelik yıkımın durdurulması koşuluyla İran’la yapılan savaş duruncaya kadar bir ateşkes önerisinde bulunuyor. Ah! Celal biliyorum yüreğin ne kadar yanıyor, onun için ben de köylere yönelik yıkımı hızlandırıyorum.”

Al Wasat: Halepçe’ye neden kimyasal silah atıldı?

Celal Talabani: Ben yine tekrarlıyorum. Halepçe bizim ve Kürdistan’ın Sosyalist güçleri tarafından kurtarıldı. Bizim merkez ve karargahlarımıza saldırılar yapıldıktan sonra, hükümet güçlerine karşı bir cepheyi açma kararını aldık ve Halepçe kentine yöneldi. Hatta bu konuda cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in şöyle bir ifadesi var: “Birliklerimizin gücünü yılanın başına doğru kaydırmalıyız.” “Yılanın başı”daki kasıt, partimizin komuta karargahıydı.

Al Wasat: O süreçte siz İran’dan hiç yardım almadınız mı?

Celal Talabani: Evet, ancak yardım sadece askeri alanındaydı o kadar. Yani parasal ve mali yardım yoktu. Doğrusu, biz İran’dan silah yardımını istiyorduk. Çünkü İran, Suriye’den bize gönderilen 3 bin, Libya’dan da gönderilen 20 bin silahımıza el koymuştu. Daha Irak, İran savaşından önce İran Savunma Bakanı Dr. Mustafa Şamrah’la yaptığım görüşme sırasında, bu silahlardan talep ettim. Talebim üzerine bana bir çare bulduğunu söyledi ve dedi ki, “O silahlar satmak için mi?” “Hayır” dedim. O da, “O silahlarla savaşan ya öldürülür ya da yaralanır” dedi.

Al Wasat: Acaba Libya Kürdlere ne sunmuş?

Celal Talabani: Libya’nın bize yardımları hem askeri hem de mali yönden çok olmuştur. Bu yardımın tarihi 70’li yıllara dayanıyor. Ebuzaid Dardat’la ilişkilerim vardı. O bana yadım teklifinde bulundu. O zaman teşekkür ettim., kabul etmedim. Çünkü o dönem ben bir partinin başında değildim, savaşta da değildim. O bana bir gazete çıkar dedi. Ben mazeretimi bildirince, bana şunları söyledi: “Siz politikacısını, mutlaka bazı şeylere ihtiyacınız vardır. Burada sayın Albay Muammer Kaddafi’nin yanında hep açık bir çek vardır, sizin için” Bu teklifi için de yine teşekkür ettim. Ancak davet edildiğim tüm toplantılarına katılıyordum ve özellikle Ebu Bekr Yusuf’la özel ilişkilerim vardı. YNK’yi kurduğumuz zaman, ihtiyaçlarımızı içeren bir liste hazırlayarak Libya’nın Şam temsilciliğine teslim ettim; aynı zamanda her ay bize 1000 Dinarlık parasal bir yardımda bulunmaları talebinde bulundum. Yalnız ihtiyaçları karşılama konusunda ağır davrandılar ve epey geciktirdiler. O sıra anladım ki, bir Libya heyetinin başında bulunan sayın Abdulselam Callud Irak’ı ziyaret etmiş. O dönemde Munzur en Naqşibendi adında bir Irak muhbiri büromuzdaydı. Bu şahıs bir ara PDK’nin içinde kıdemli bir kadroydu; PDK’den ayrılarak bize katılmıştı ve bizim çalışma odamızda kalıyordu. İşte bu şahıs, hazırladığımız listenin bir fotokopisini gizliden çekerek Irak hükümetine göndermişti. Irak ziyareti sırasında sayın Abdulselam Callud’un önüne gelen liste onu büyük bir sıkıntıya sokmuştu. O nedenle bize öngörülen yardım uzum bir süre askıya alınmıştı. Her şeye rağmen, partimizin kuruluşundan sonra Libya yetkilileri tüm taleplerimize “evet” dediler. Aramızdaki samimi ilişkiler öyle bir düzeye ulaşmıştı ki; bir ara sayın Albay Muammer Kaddafi’nin kendisi de bana yazdığı bir mektupta, “İstediğiniz her şey onaylanıyor” diyordu. Yardım konusunda ben diğerlerine de aracılık yapıyordum. Örneğin; George Habaş’ın Hristiyan olması nedeniyle, Filistin Ulusal Kurtuluş Cephesi ile sayın Kaddafi’nin arasında bazı problemler vardı. Bu problemleri giderme konusunda ben aracılık ettim. Muammer Kaddafi Kürdleri destekliyordu, çünkü Yeşil Kitap’taki Üçüncü Dünya Teorisine göre, her ulus, kendi kaderini tayin etme hakkına sahipti. O nedenle Sayın Kaddafi her halkın kendi ulusal bağımsızlığına ve ulusal özgürlüğüne kavuşmasını esas alıyor; ulusal birlik ve bağımsızlık kazanılmadan, ulusal sorunların çözülemeyeceğine inanıyordu. Hatta Kaddafi Kremlin’de yaptığı bir konuşmada şöyle buyuruyordu: “Kürd ulusu özgürleşmelidir ve birleşik bağımsız bir Kürdistan kurulmalıdır.” Diyordu. Dönemin Türkiye Başbakanı Necmettin Erbakan’la yapılan bir görüşmede Sayın Kaddafi, şu soruyu Erbakan’a yöneltir: “Niye İsrail ile ittifak yapıyorsunuz da Kürd halkıyla yapmıyorsunuz?”

Al Wasat: Acaba Muammer Kaddafi Saddam Hüseyin’e kızıyor mu?

Celal Talabani: Onu bilmiyorum, yalnız Muammer Kaddafi Kürdleri destekliyor. Kürdleri o kadar destekliyor ki konuşmasında, “Kürdel Libya’da olsaydı, onların kendi kaderlerini tayin etmek için mücadele verirdim” diyor.

Al Wasat: Neden Baştaşan’da Irak Komünist Partisi’ne saldırdınız?

Celal Talabani: Çatışma bizim ile Irak Komünist Partisi, Irak Kürdistan Sosyalist Partisi ve PDK’den meydana gelen Cephe-i Cud” arasında başlamıştı. Aslında bu Cepheyle ilişkilerimiz iyi gidiyordu. İran PDK ile İran devrim pastarları arasında savaş başlayınca Irak PDK’si İran pastarlarıyla birlikte, Irak ve İran’da İran PDK’sinin kamplarına saldırdılar. Bu sırada Irak-PDK İran pastarlarıyla birlikte karargahlarımıza da saldırdılar. Biz hem kendimizi hem de İran PDK’sini bu saldırılara karşı savunduk. Barzan bölgesinde bize yönelik bir saldırı düzenlediler. Anında karşılık verdik ve 18 İran askerini esir aldık. Behdinan bölgesinde yine bir karargahımızı işgal ettiler. Bu saldırılar karşısında, güçlerimiz Sosyalist Parti, PASOK, Irak Komünist Partisi ve PDK’nin karargahlarının bulunduğu Baştaşan’ı ele geçirdik, yetkililerini de esir aldık.

Al Wasat: Kürdistani Cephe’nin Kurulmasında İran’ın ve Suriye’nin rolü nedir?

Celal Talabani: Kürdistani Cephe’nin kurulmasında İran ve Suriye’nin hiçbir rolü yok. Irak’ta Kürdistani Cephe’nin kurulması, partimizin, Sosyalist Parti’nin ve sayın Mesud Barzani’nin çabalarıyla kuruldu. Bu konuda daha önce bir dizi görüşme yapıldı ve sayın İdris Barzani, bu yönde çok çaba sarf etti.

Al Wasat: “Enfal Saldırısı” İran-Irak savaşı durdurulduktan sonra başladı değil mi?

Celal Talabani: Evet, savaştan sonra Irak ordusu tüm gücüyle bize yöneldi. Ovalık bölgelerden çıkarıldık; yalnız sınır boyunda ve sarp dağlık bölgelerde güçlerimizi koruyabildik. Enfal konusuna gelince, bilindiği gibi “Enfal Ayeti”ne göre İslam dinine karşı gelenler, isyan edenler, gavur olarak değerlendirilir; mallarına namuslarına yapılan tüm saldırılar da meşru görülür. İşte Enfal saldırıları bize karşı böyle bir mantık çerçevesinde gerçekleştirildi. Bu anlayışa göre, katlimiz vacipti, namusumuza yönelik saldırılar da mubahtı. Enfal Birlikleri komutanı askeri birliklere gönderdiği bir telgrafta şunları söylüyordu: “Malları, namusları kadınları bizim için helaldir.” Bunu, bir belge olarak zamanında yayınladık. Enfal’dan sonra Irak hükümeti Kerkük kentini Kürd nüfusundan temizlemeye başladı. Bir defasında 182.000 Kürd Kerkük’ten sürgün edildi. General Ali Hasan el Mecid sürgün edilen insanların sayısına itiraz ederek, “Kerkük’ten sürgün edilenlerin sayısı yalnız 120.000’dir” diyordu. New York’taki Human Wach’ın tespitlerine göre sürgün edilenlerin sayısı 100.000’dir. Daha sonra Iraklı bir subayın anılarını içeren, yarı yanmış belgeyi de Uluslararası Af Örgütüne teslim ettik. Bu belgede de kullanılan biyolojik ve kimyasal silahların ve öldürülen insanların sayısı ile zorla alınan eşyaların bir dökümünü veriyordu.

 

Kuveyt Savaşı

 

Al Wasat: Kuveyt Savaşı başladığımda siz neredeydiniz?

Celal Talabani: Ben Şam’daydım. Kürdistani Cephe’nin kararlarına göre hareket ediyorduk. Cephe’nin kararları doğrultusunda, diplomasi ve dış ilişkileri ben yürütüyordum. İçişleri de sayın Mesud Barzani idare ediyordu. 22 Mart 1990’da Londra’da Chattem House’da “Kürd Hareketi ve Zorlukları” adlı bir konferans verdim. Bu konferansta, Saddam Hüseyin ordusunun Kuveyt’i işgal etmek amacıyla Kuveyt sınırına askeri yığınak yaptığını, işgalden sonra Kuveyt’te Bağdat’a bağlı bir hükümet kurulması amacı taşıdığını hatırlattım. Ancak Katılımcılar bu söylediklerime itiraz ettiler Hatta Konferansın direktörü sayın Sercion Mabero kendisi dahi itiraz ederek, “Doğru sözlerin etkili olur, ancak mübalağalı şeyler Irak muhalefetine hizmet etmez” dedi. Ancak bu konunun haber olarak yayınlanması için gazeteci Hilda Graham’ı ikna ettim. Dışişleri yetkilileri de bu haberle dalga geçip güldüler. Daha sonra Fransa’ya geçtim, Fransa Savunma Bakanlığı’na bağlı Strateji Enstitüsünden de bir konferans verdim. Bu konferansta da aynı konuyu dile getirdim ancak kimse bana inanmadı. Paris’ten sonra Amerika’ya geçmek için, vize almaya gittiğimde, bu konuyu bana sordular; aynı şeyi yine tekrarladım. İngiltere Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu işlerinden sorumlu Sayın David Gorbas için verdiğim konferansta da bu konuyu gündeme getirdim. O da bana “bu konuyu mübalağa ediyorsun!” dedi. Kuveyt yetkililerine de Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmek niyetinde olduğunu bildirdim. Onlar da kabul etmediler. Daha sonra veliaht Şeyh Said Ebdullah’la yaptığım bir görüşmede, kendisi de bana, “İlerde meydana gelecek bu işgal hareketine ilişkin, daha önce, bizzat kendiniz gelip, bana bu konuyu söyleseydiniz, yine size inanmazdım. Çünkü Irak ordusunun içinde güvendiğim sağlam kaynaklardan haber alıyordum” dedi.

Tabi, Kuveyt işgali sırasında ben Şam’daydım ve o sırada Irak Kürdistani Cephe tarafından iki karar alındı:

  • Irak ordusu Kuveyt’te olduğu sürece savaşın durdurulması.
  • Tunus’a bir heyetin gönderilmesi; bu heyet, Dr. Mahmut Osman, Hoşyar Zebari, Adnan el Murzi Shazad Saib gibi isimlerden oluşuyordu. Bu heyetin amacı Filistin Kurtuluş Hareketi yetkilileriyle temasa geçerek, Filistin Kurtuluş Hareketi yetkililerine Kürdistani Cephe ile Irak Hükümeti arasında arabuluculuk rolünü sağlamaktı. Nihayetinde Filistin Kurtuluş Hareketi yetkililerinin, bu yöndeki önerileri Irak hükümeti tarafından reddedildi.

Al Wasat: Irak ordusu Kuveyt’ten çıktıktan sonra “Raperin” (ayaklanma) başladı. Acaba bunun Raperin’deki rolü nedir?

Celal Talabani: Gerçekten, partimiz halkı mart ayında meydana gelen “Raperin”e hazırladı. Bunu doğrulayan belgeler de var elimizde. Kentlerde yürüttüğümüz faaliyetleri, partimizden Mustafa Newşirvan Sayın Mesud Barzani’ye bildirdi. O’nun da cevabı şöyle oldu: “Doğru olanı yapmışsınız, ancak bu meselenin altından çıkacak imkanımız yok.” Yalnız “Raperin” kıvılcım çaktığı an herkes, tüm parti ve gruplar ayaklandı. Halkı “Raperin”e hazırlama, devlet yanlısı savaşçılara ulaşma ve kentlerdeki insanları silahlandırma yönündeki esaslı rolü YNK oynadı. Raperin komutanları Batufa bölgesinde, Şaklawa’da savaşı yürüten Khosret Resul arkadaşımızdı. Süleymaniye’de ise Feridun Abdulkadir arkadaşımız, Kerkük’te Nawşirwan arkadaşımız yürütüyordu.

Al Wasat: “Raperin”den sonra ne oldu?

Celal Talabani: Ben yurtdışındaydım. Beyrut’ta bir konferans için hazırlıklar yapılıyordu. Kürdistan Bölgesinin tümü kontrolümüzdeydi. Bu sırada Irak hükümeti Güney’deki ayaklanmayı bastırmıştı, tüm gücünü Kuzey’e doğru kaydırıyordu. Böyle karışık bir durumda, Irak hükümeti, Barzan Tikriti’yi (Irak’ın Cenevre eski temsilcisi) diyalog için kontrolümüzdeki bölgeye gönderdi. Tikriti, Irak’ın bölünmesi dışında, Irak yönetiminin her türden müzakerelere hazır olduğunu belirtti. Bu görüşmede mutabakat sağlandıktan sonra, Barzan Tikriti ülke içinde, Amman’da Cenevre’de ya da herhangi bir yerde bizimle müzakerelere oturmaya hazır olduklarını ifade etti ve bir sonraki toplantı yerinin bizim tarafımızdan tespit edilmesini istedi. Bizim ve PDK’nin de dahili komutanlıkları da diyaloglar için ittifak yaptılar. Bu arada Sayın Mesud Barzani Irak yönetimine bir mektup göndererek diyalog hazır olduğunu ilan etti. Fakat PDK’nin temsilcileri, Sayın Hoşyar Zebari ile Muhsin Dizayi Suudi Arabistan’a yapacakları bir gezi nedeniyle, 22 Mart’a Barzan Tikriti’ye Cenevre’de yapılması kararlaştırılan görüşmeye katılamayacaklarını bildirdiler. O nedenle PDK temsilcileri Suudi’den döndükten sonra heyet gönderme ve diyalog kurma çalışmaları başladı. Yalnız biz o dönem hiç vakit kaybetmeden, hükümetle diyalog kurmaktan yanaydık. Çünkü o sırada Kerkük dahi Kürdistan’ın tümü bizim kontrolümüzdeydi. Böyle bir durumda Irak hükümetiyle müzakerelere başlamak ve Irak Kürdistan’ının statüsünü belirleme konusunda, daha güçlü bir pazarlık yapma imkanına sahip olurduk. Ancak bu şansı yakalayamadık. PDK pazarlıklarda ağırlığını yitirdi; bu nedenle biz de bir heyet kurup göndermedik. Irak hükümeti bir kez daha tehditler dolusu bir mektubu, Mukrim Talabani aracılığıyla Sayın Mesud Barzani’ye göndermişti. Bu mektupta dikkat çekici ve önemli bir nokta ise, mektubun Irak hükümetinin Güney’deki ayaklanmayı bastırdığı bir sırada gönderilmesiydi ve bir benzerini Kuzey’de de yapacaklarının sinyalini veriyordu. Aradan birkaç gün geçti; Saddam Ordusu Musul ilinden saldırıya geçerek Duhok’u işgal etti ve Kerkük’e karşı vahşi bir saldırı gerçekleştirdi. İnsanlar evlerini, mallarını terk ederek Türkiye ve İran sınırına yöneldiler. Burada uygulanan vahşet öyle bir boyuttaydı ki, savaşan askerler bile bu vahşetten etkilenerek mevzilerini bırakıp dağa kaçmışlardı.

Bu arada Süleymaniye’ye bakan Ezmer dağında ordunun önünü kestik. Tek bir neferin dahi “Meşazbacır” bölgesine girmesine izin vermedik. PDK de Şaqlawa bölgesine Irak ordusunun saldırısını geri püskürttü ve bir çok zırhlı aracı imha etti. Bu direnişimizden sonra Irak ordusu bizimle diyaloga geçmeyi kabul etti. Bizden ve PDK’den oluşan bir heyeti gizlice Bağdat’a gönderdik. Irak heyeti, Irak’ın güneyinde yaşayan bir takım mezhepsel çelişkilerden söz etmiş ve Kürdler gibi Irak yönetiminin de Suni olduğunu, Kürdlerle federasyon konusunu bile tartışabileceklerini, ancak her şeyin Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin hazır bulunmasıyla hal olabileceğini bizim heyete bildirmişti.

YNK’nin yürütmesi bir toplantı yaptı. Merkez konsey üyeleri 11 kişiydik. Bu 11 kişiden 10’u Irak’la diyalog kurma yönünde oy kullandı; yalnız ben karşı çıktım. Bundan hemen sonra yine Kürdistani Cephe bu yönde bir toplantı yaptı. Yine benim dışımda herkes diyalog kurma yönünde oy kullandı. Diyaloga karşı olan mazeretimi şu iki nedenle bildirdim: Birincisi; bundan önce hükümete hep küfür ediyorduk. İkincisi ise; diyalog konusunda ben ikna değildim ve bizi zehirlemelerinden korkuyordum. Birçok neden daha ileri sürdüm. Yalnız onlar kendi tavırlarında ısrar ettiler ve mazeretimi kabul etmediler. Bana şunu söylediler; “Bütün bir ömrünü öldürme tehdidi altında geçirdin üstelik savaşçı peşmergelerden birisin. Bu konuda sizi anlıyoruz. Ancak bu diyaloglarda Kürd halkının çıkarları söz konusu, ne diyorsunuz?” Arkadaşların telkininden sonra iki şartla önerilerini kabul ettim: Bir; kak Mesud Barzani’nin kendi el yazısıyla –oldukça güzel bir el yazısı var- bir mektubu bana vereceksiniz. kak Mesud mektubunda şunu yazacak: “Biz seni Bağdat’a göndermeyi uygun görüyoruz ve senin itirazına rağmen bu kararı almış bulunuyoruz.” İki; beraberimde götüreceğim kişileri seçmekte özgür olacaktım.

Onlar da bu önerimi kabul ettiler ve kak Mesud eliyle yazdığı bir mektubu bana teslim ettiler. –O mektubu hala üzerimde taşıyorum çünkü o mektup, bu konudaki görevimi içeriyordu. Tüm şartlarının yerine getirildikten sonra ben de hükümetle diyalog kurma görevini kabul ederek, benimle birlikte gelecek şu isimleri tespit ettim: PDK’den sayın Nêçirvan Barzani, Demokratik Halk Partisi’nden Sami Abdurrahman ve Sosyalist Partisi’nden Sayın Resul Mamed. 8 Nisan 1991’de Bağdat’a gittik, çok sıcak resmi bir törenle karşılandık ve ilk akşam Irak Askeri İstihbarat Şefi Tuğgeneral Wefik el Samiray’a misafir olduk. Eski bir dostum olan bu zat şimdi Irak’ın dışında yaşıyor. O akşam Sayın İzzet Eddewri ve Tarık Aziz bizi evde ziyaret ettiler; aramızdaki sohbet çok sıcak ve dostça geçti. Bu sohbette, onlara şu dört mesajı sunduk:

  1. Irak’a demokrasi
  2. Kürdlerin hukuku
  3. Irak’ta insan hakları
  4. Kürdistan’daki durumun normalleştirilmesi

Onlar da bu konulardaki taleplerimizi görüşmeye hazır olduklarını açıkladılar. Tabi onlar da bu konuları görüşmek için bizden bir komisyon kurmamızı istediler. Ancak bu aramızdaki samimi hava fazla devam etmedi. Çünkü Tarık Aziz, benim daha önce Almanya Dışişleri Bakanı Sayın Genscher’e, “Saddam Hüseyin’in bir savaş suçlusu olarak uluslararası bir mahkemede yargılanmasını öneriyor ve bu konuda sizi destekliyorum” şeklinde yaptığım bir açıklamaya dikkat çekti ve bu da aramızda gerginliğe yol açtı. Tabi Tarık Aziz’e hemen şu cevabı verdim: “Biz buraya diyalog kurmaya ve müzakere başlatmak için geldik, o açıklamayı tartışmaya değil.”

Tarık Aziz’in tam tersine, Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile görüşmemiz çok sıcak bir ortamda geçti, bizi çok samimi bir şekilde karşıladı. Saddam Hüseyin’e onun Tarık Aziz’e ilişkin söylediği “O aşiretlerin kural ve geleneklerinden bir şey anlamıyor” sözlerini hatırlattım. Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, kimyasal silahlar konusunu gündeme getirdi. Bunun üzerine, şunları söyledim: “Sayın başkan, sizin büyüklüğünüze karşı bir şey söylememişiz ve sizi herhangi bir şeyle suçlamamışız. Yalnız Irak hükümetini ve Baas Partisi’ni suçladık. Ancak şunu da ifade etmek gerekiyor: Kimyasal silahların Halepçe’ye karşı kullanılmasından sonra bize hiçbir şey kalmadı.” Saddam Hüseyin de “sizin Halepçe’ye ilişkin hislerinizi anlıyorum” dedi ve Sayın Mesud Barzani’nin de Bağdat’a geleceğini temenni ettiğini belirtti.

Al Wasat: Kuveyt’ten söz açtı mı?

Celal Talabani: Hayır, hiç Kuveyt’ten söz etmedi

Al Wasat: Morali nasıldı?

Celal Talabani: Yok hiç anormal bir durumda gözükmüyordu. Çok doğaldı. Yalnız yüzünde hafif bir hüzün vardı.

Al Wasat: O’nun isteği Mesut Barzani’nin de gelmesi miydi?

Celal Talabani: Evet, ona dedim ki, Mesud Barzani benim gibi değil, o yaralıdır. O’nun üç kardeşi, ve aşiretinden 6 bin insan kayıptır, hala bir iz bir haber yok onlardan. Eğer Mesud Barzani gelirse, bunları soracak ve akıbetlerinin açıklığa kavuşturulmasını isteyecek. Bunları söyledikten sonra, Saddam da şunları söyledi: “Ben Mesud Barzani’yi iyi anlıyorum, onun durumuna ve hislerine karşı da saygılıyım.”

Neyse Kürdistan’a geri döndük, ama dönünce ne görelim, Irak hükümeti bize verdiği tüm sözlerden caymış ve her şey değişmiş; bize şunları söylediler. “Demokrasi burjuvazinin bir talebidir. İnsan hakları da sosyalist bloka karşı emperyalist bir komplodur.” Ve Tarık Aziz’in, kak Mesud Barzani’ye gönderdiği bir mektupta şunlar yazılıydı: “Siz Kürdler’in Kerkük üzerinde sadece ağlama hakkı vardır, ki Araplar’ın Endülüs üzerinde ağladığı gibi. Şunu iyi bilin ki Kerkük bir Arap kentidir ve Kerbela gibidir. Bu bir Irak savaşıdır ve sizinle bu tür konuları tartışma konusu yapmamız mümkün değil.” Durum böyle devam edince, diyalogların da sonu geldi.

 

“Seçimler ve Koalisyon”

 

Al Wasat: O zaman siz de bir otorite kurdunuz?

Celal Talabani: Hayır! Bu çabaların sonuydu. Ben ve kak Mesud Bağdat’a görüşmeye gittiğimiz zaman, Saddam Hüseyin, bizi ayırdı ve her birimizle ayrı ayrı görüştü. Saddam Hüseyin bizimle hükümet heyetinin arasındaki görüşmelerin itiraz noktalarını sorunca, şunu söyledim: “Burada bize verilen tüm sözlerin bir kenara atıldığını görüyorum ve özellikle benimle Sayın Mesud Barzani’nin arasını açmak ve bizi birbirimize düşürmeye yönelik özel çabalar sarf ediliyor. Bu çabalar, bizi birbirimizden ayırmaz ve sizin de işinize yaramaz.” Saddam’a şunları da söyledim: “Oğlunuzu Uday’ın sahibi ve yayın yönetmeni olduğu Babil gazetesinde yayınlanan bir makaleden çok rahatsız oldum.” “Bire bir” başlıklı makalenin, özeti şuydu: “Atalarımız (Saddam’ın aşireti) Kürdistan’a kaçmışlar ve Talabanilerin himayesinde yaşamışlar. Şimdi de iyilik sırası bizde, Talabani kendini af ettirmeye gelmiş.” Bunun üzerine Saddam’a şunları söyledim: “Bakın siz Körfez Savaşı’ndan sonra kendi statünüzü biliyorsunuz ve siz şunu da çok iyi biliyorsunuz ki, ben kendimi af ettirmek için buraya gelmedim. O nedenle bu gazetede yapılan yorumu, kendi kişiliğime karşı yapılan bir hakaret olarak değerlendiriyorum.” Ancak o bu konuda hiç yorum yapmadı. Bir de, ben ona “Taleplerimiz asgari taleplerdir, buna rağmen eğer siz kabul etmiyorsanız biz ne yapalım.” Deyince o da şöyle cevap verdi: “Size önerdiğimiz şartları kabul etmediğiniz taktirde –ki bu bir tehdit değil- o zaman tüm güçlerimizi, Kürdistan sınırları dahilinde saydığımız yerlerden geri çekeceğiz. O zaman siz de ne yapıyorsanız yapın.” Ancak bu bir meydan okuma şeklindeydi. Ben, Bağdat’tan döndükten sonra Sayın Mesud Barzani de döndü. Tam o sırada Moskova’da askeri darbe olayı yaşandı. Kürdistani Cehpe’nin içinde çelişkiler su yüzüne çıkmaya başladı. Sayın Mesud Barzani yalnız kendi partisinin taraf olacağı bir antlaşmayı, Irak hükümetiyle imzalamayı düşünüyordu. Çünkü biz, o dönem öngörülen antlaşma metnini kabul etmiyorduk. Bu metinde, Kürdlere hiçbir hak hukuk yoktu; tam tersine Baas Partisi’ni öven bir metindi. Bu, bir sürü çelişkiyi ve ihtilaf noktalarını beraberinde getirdi. Ne yapalım? Şimdi, bazı kardeşlerimiz, yürütmenin ve meclisin oluşturulması ve bu kurumlar tarafından politikanın yürütülmesi için seçimi önerdiler ve seçim konusunda mutabık olduk. Bundan sonra, Irak hükümetinin emriyle, Irak ordusu Süleymaniye’den, Erbil’den ve Derbendixan’dan geri çekildi. Aynı zamanda Müttefik Güçler, Irak’a karşı “güvenlikli bölge” konumunu oluşturdu ve Irak ordusu tamamıyla bölgeyi terk etti. Tabi Müttefik Güçler’inin bu çabası insanların daha rahat ve güvenlikli bir şekilde yerlerine yurtlarına geri dönmesini sağladı. Ancak şunu da belirtmem gerekiyor. Bu statü çerçevesinde de Irak hükümetiyle olan diyaloglarımızı kesmedik.

Her şey Irak rejimi yetkililerinin yapmak istediklerinin tersi oldu. Ha, bu yeni olağanüstü durum bizi geniş bir bölgeyi idare etmekle meşgul etti. Baasçılar, Kürdistan bölgesindeki bankalarından tüm mal ve paralarını çekince, reel bir problemle karşı karşıya kaldık. Özellikle kasıtlı olarak bir sürü insan işe alınmıştı, işleri yoktu ve problemler burada başladı.

1992 yılında bir seçim yapıldı ve seçimin sonuçları hemen hemen aynı çıktı. Biz, her iki parti de, seçim sonuçlarına itiraz ettik. Partimiz, özellikle Kerkük, Süleymaniye ve Erbil’in sonuçlarına itiraz etti. Çünkü bu kentlerdeki oyların çoğunu biz almıştık, PDK’de Duhok’ta oyların çoğunu almıştı. Düşüncemiz şuydu: Bu kentlerde bir haksızlık var, söz konusu olan yerleşim yerlerindeki seçmen sayısı oralarda oturan insanların sayısından daha çok ve sonuçlarına şüpheyle baktı. PDK’ye 44, YNK’ye 44 ve diğer küçük partilere de 12 sandalye veren yüksek konseyin kararında mutabık olduk. Ancak küçük partiler onlara ayrılan sandalyelerini kabul etmediler. Bunlar da YNK ile PDK arasında bölüşüldü. Bizim meclisteki sayımız 50, PDK’nin de 5 sandalye Asurilere verildi. Tabii biz PDK’ye “siz parlamento başkanı seçmekte özgürsünüz” deyince onlar da bize başbakanlığı bıraktılar. Kürdistan hükümeti Dr. Mahsun Fuad’ın başbakanlığı da kuruldu. Yardımcısı da Daniyal Şawês idi. Bakanlar, hükümet ve bürokrasideki görevler her iki parti (PDK-YNK) arasında bölüşüldü

Al Wasat: Hükümetin içinde anlaşamadınız mı?

Celal Talabani: Hayır, hükümetin içinde anlaşma sağladık; birlikte çok güzel bir şekilde hareket ettik ve çok güzel işler de yaptık. Bazı küçük ihtilaf noktalarının dışında, aramızda herhangi bir çelişki çıkmadı. Ancak biz, PDK ile Irak hükümetinin arasında bir takım ilişkilerin olduğuna inanıyorduk. Biz bu ilişkileri eleştiriyorduk. İkinci dönem Bakanlar Kurulu Khosret Resul başkanlığında göreve başladığı sırada, her iki taraf arasında çok güzel bir birliktelik vardı. Hatta yurtdışı gezilerinde de bir taraf, diğer tarafın adına da konuşabiliyordu; her yönüyle birbirimize kefil olabiliyordu. 1994’e kadar bu böyle devam etti. Qaladız’a olayına kadar da devam etti. Tabi bu Qaladız’a olayından sonra her iki parti arasında savaş başladı ve ben o sırada yurt dışındaydım.

Al Wasat: Yani Kürdistan, o olaydan sonra mı savaşın girdabına girdi?

Celal Talabani: Çatışmaların durdurulması için büyük bir çaba sarf ettim. Sayın Mesud Barzani ile de ilişki kurdum. Çünkü onunla şahsi ilişkilerim çok iyiydi. Onun benim kabul edebileceğim bazı şartları da vardı: Biri onun karargahını gözetleyen Şaqlawa ve Sefin dağındaki güçlerimizin geri çekilmesiydi. Bunu da hemen karar altına aldım ve bir şartla dedim; “Sizin de güçleriniz oralarda bulunmayacak.” Bunu da Ahmet Çelebi ile Irak Komünist Partisi’nden Kerim Ahmet’in huzurunda yaptık ve hepimiz “yüzyılın sonunda kurulan bu ittifak”a bağlı kalacağımız sözünü verdik. Ancak bundan önce, Paris şartını da henüz imzalamamıştı. Sayın Mesud Barzani’nin Fransa’ya gidip, Başkan Françoise Mitterand’ın huzurunda o ahdi imzalaması gerekiyordu. Ancak gitmedi.

Daha sonra Şaklawa’daki evime yönelik bir saldırı gerçekleştirildi, bürom yakıldı. Ben yine gittim onlardan karargahımızı işgal etmemelerini istedim. Söz verdiler, ancak yine sözlerinde durmadılar.

1995’de çatışmalar yeniden başladı. Amerikalıların yanı sıra diğer bazı şahsiyetlerin araya girmesine ve parlamentonun bu konudaki kararına rağmen, onlar çatışmaların devamında ısrar ettiler. İran, çatışmaların durması için arabulucu olmak istedi ve İran’ın bu isteği de tarafımızdan kabul edildi. Sayın Mesud Barzani, savaşın durdurulması için çağrıda bulundu. Aramızdaki görüşmelere yeniden başladık. Fakat para etmedi, onlar yine de Erbil kentine karşı saldırıya geçtiler. Artık bu saatten sonra hiçbir arabulucu, bir sonuç alamadı, ta ki Erbil alınıncaya kadar.

Al Wasat: Onlar daha sonra Irak ordusundan yardım istediler?

Celal Talabani: Edindiğimiz bilgilere göre, PDK’nin Irak hükümetiyle ilişkileri vardır. PDK’nin Irak hükümetinden 12 zırhlı araç ve diğer bazı silahları aldığını biliyorduk. Irak ordusu tarafından Erbil kuşatıldıktan sonra, Barzani’nin güçleri Irak Cumhuriyet Muhafızları’nın yardımıyla, 31 Ağustos 1996 yılında güçlerimize saldırdılar. Saldırıdan bir hafta önce Saddam’ın ordusunun Erbil’in yakınlarına geldiğini ve bize karşı saldırıya geçeceğini, Amerikan yetkililerine bildirmiştik. Ancak onlar da, “durumu gözetliyoruz” şeklinde bir cevap verdiler.

Amerika Dışişleri Bakanı yardımcısı Sayın Pelletrau’yla bu konuda görüştüğüm sırada bana, “Eğer Saddam ile Mesud böyle ahmakça bir işe kalkışırlarsa, bunun bedelini çok ağır öderler ve böyle bir hareketin neticesinden her ikisi de büyük zarar görür” dedi.

Askeri hareketliliğin Erbil etrafında yoğunlaşmasından sonra, Sayın Pelletrau ile bu konuyu tekrar görüştüm. O da beni teskin etti. Bunun üzerine ben, “Acaba sözlerinize güvenebilir miyiz?” dedim. O da bana şöyle cevap verdi: “Irak ve PDK tarafından yapılacak bir saldırıya anında ve çok şiddetli bir şekilde cevap verilecektir.” Daha sonra Amerikalı bir heyet gelip bizi ziyaret etti ve olası bir saldırının durdurulması konusunda kesin söz verdiler. Biz de bu verilen kesin sözlere dayanarak Amerika’nın bu sözlerini yerine getireceğine güvendik. Ne yakı ki, iş güvendiğimiz gibi olmadı. Amerikalıların bize verdikleri kesin sözlere güvenmeseydik kurtarılması gereken birçok şeyimizi kurtarabilirdik. Başka planlar geliştirerek karşı da koyabilirdik. Eşim Hero İbrahim Ahmet ve Politbüro’nun tüm üyeleri Erbil’deydi. Paralarımızı önemli eşya ve ağır silahlarımızı Erbil’den çıkarabilirdik. Bazı savunma hatlarını da geliştirebilirdik. PDK’nin saldırısın hemen geri püskürttük, ancak yüzlerce tank ve ağır toplarla Erbil’e giren Irak ordusuna nasıl karşı durabilirdik?

Saldırının yapıldığı günün sabahında, Süleymaniye yakınlarında bulunan Qaraçolan’daki karargahımdaydım. Amerika yönetimiyle ilişki kurdum. Onlar da benden durumun gözetilmesini istediler. Öğlene kadar bekledim. Öğlenden sonra, onlar, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin toplandığı ve bu konuda bir karar vereceğini bana bildirdiler.

Al Wasat: Amerika’nın İran ve Suriye ile ilişkilerinizden dolayı sizi cezalandırdığı yönündeki görüşe, siz de inanıyor musunuz?

Celal Talabani: Öyle söylendi Ancak Burada Irak muhalefetinin imhası söz konusu. Ben de soruyorum: “Neden Amerikalıların ve onların yandaşlarının büroları Erbil’deydi. Irak Ulusal Kongresi ve Amerika’nın diğer yandaşlarının tümü zarar gördü ve yüzlerce yandaşları ve üyeleri öldürüldü, esir alındı.

Al Wasat: Önce Erbil alındı sonra Süleymaniye?

Celal Talabani: Evet, aslında biz de Süleymaniye’nin kontrolü üzerinde duruyordu. Ancak Irak ordusunun yoğun bir şekilde bölgeye girmesi ve Koysanceq’ın düşmesinden sonra, cephe şeklinde karşı koymama kararını aldık. Dağlara çekilerek gerilla taktiğiyle karşılık vermeye çalıştık. Amerika’nın “Savaşı durdurun” önerisini geri çevirdik ve Amerika yönetimine gerilla usulüyle savaşta ısrarlı olduğumuzu bildirdik. Bu konudaki kararlılığımızı Sayın Pleautro’nun kendisi Kongre’nin önünde şöyle ifade ediyor: “Celal Talabani, bölgeye dönünceye kadar savaşmakta kararlı görünüyor. Tüm ısrarlarıma rağmen, barış yönündeki tavsiyelerimi kabul etmedi.” Irak ordusunun yalnız Erbil’e girdiğini öğrenince, PDK güçlerine yönelik ciddi bir saldırı yapma kararını aldık. Hemen Süleymaniye ve Koysenceq’i aldık. Erbil sınırlarının kontrol noktalarına ulaştık. Tabi bu sırada iki hadise önümüzü kesti; biri Irak resmi makamlarından gelen bir ültimatüm, kısaca şunları içeriyordu: “Eğer siz Erbil’e doğru gelirseniz, Irak ordusu tüm gücüyle harekete geçecek ve Ağustos saldırısından daha şiddetli bir şekilde cevap verecek.” Diğer ikinci hadise de Sayın Pelletrau’nun bizimle ilişkiye geçerek benden sakin olmamı ve bulunduğumuz yerde durmamızı tavsiye etti. Ayrıca Amerika yönetimi Başkan Bill Clinton ve yardımcısı Al Gore gibi Amerikalı dostlarımızı zor durumda bırakmama yönünde bir tutum almamızı istedi. Çünkü Amerika’da seçimler yaklaşıyordu. Bizim ilerlememiz Irak ordusunun saldırısına bir gerekçe olurdu. Ve Amerika’nın da müdahalesi söz konusu olurdu. Böyle kritik bir dönemde, Amerika ve İngiliz yetkilerinin tavsiyeleri üzerine ilerlemedik.

Al Wasat: Ayaklanmadan sonra yayınlanan şeyler doğru muydu? Acaba Barzani onların üzerinde ittifak yaptı?

Celal Talabani: Ben şimdi de bilmiyorum. Ancak kendi şahsi kanaatime göre doğrudur. Sanıyorum Şeyh Ahmed, onlarla müttefikti ve durum normal seyrine döndü. Tüm bu olaylardan sonra, Kürd aşiretleri Irak hükümetine desteklerini ilan ettiler. Partinin üyeleri dışında kimse sahada kalmadı. Süleymaniye’de Erbil ve Kerkük’te biz savaşçıların sayısı 400’ü geçmiyordu. Duhok bölgesinde Melle Mustafa Barzani ile birlikte ancak 300 civarında savaşçı kalmıştı. Hükümetin bu özel duruma karşı bazı icraatları oldu. Parti kapatıldı, yayınları yasaklandı, mallarına el konuldu . Doğrusu, merhum Melle Mustafa Barzani de silahlı mücadelenin devam ettirilmesinden yana görünmüyordu. Daha çok Suriye yetkilileriyle ilişki kurmaya çalışıyordu. Mısır devletiyle de diyalog sağlandı. Mısır’dan siyasi iltica talebinde bulundu. Ancak Mısır bu talebi kabul etmedi. Daha sonra bu talebini Türklere yöneltti onlar da red cevabını verdiler. Tüm bunlardan umut kalmayınca Irak hükümetiyle bir görüşme yapma çabasına girdi. Hükümet de görüşme için Musul bölgesi komutanı Tuğgeneral Hasan E’bud’a görev verdi. Onların amacı Melle Mustafa’yı uygun bir yere çekme ve daha sonra uçaklarla yapılan bombardımanla onu imha etmekti. Nitekim böyle oldu da. Ancak Melle Mustafa görüşmeyi iptal etti. Böyle karışık bir durumda, komünistler hükümete karşı geniş bir saldırı düzenledi. Sloganları da şuydu: “Kürdistan’a barış ve Kürd sorununa siyasi çözüm.” Bu hareketin içerisinde tanınan çok önemli yurtsever şahsiyetler de yer aldı ve bu konuda Abdülkerim Kasım’a bir çağrı da yaptılar. O döneme kadar silahlı mücadele konusunda partimiz henüz bir karara varmamıştı ve Abdülkerim Kasım’ın Kuveyt’i kendi tarafına çekmek için görüş birliği yönündeki kararlarıyla mutabık idi. Bu nedenle Melle Mustafa affını dileyen ve hükümetle ilişki kurmaya hazır olduğunu ifade eden bir telgrafı Abdulkerim Kasım’a gönderdi. Ancak Irak hükümeti reddetti ve Abdulkerim Kasım bizden Bağdat’a bir heyet göndermemizi istedi. Nuri Şewêş’i bilfiil Bağdat’a gönderdik. Nuri Şewêş’in görüşmesi sırasında, Abdulkerim Kasım bizim gerçekçi olduğumuzu ancak Barzani ile olan ilişkilerimizin açtığı yarayı dile getiriyor, ancak bu konuyu da geri çevirdik. Melle Mustafa Barzani Behdinan bölgesinde kaldı. Süleymaniye ve Kerkük bölgesindeki savaşçıların komutanlığını da ben yapıyordum. Erbil’de ise Merhum Ömer Mustafa Debbae savaşı yürütüyordu.

1961 Aralığında 12 merkez komite üyeleri ile bir toplantı düzenledik. Toplantımızın gündem konusu; Savaşıp savaşmayacağımız idi: Toplantının sonunda bir gerilla savaşı metodun takip edecek bir örgütün kurulmasına karar verdik. Tabii bu örgüt barış ve diyalog ortamından da uzak durmayacaktı. Biz “Irak’a Demokrasi, Kürdistan’a Otonomi” sloganını ön plana çıkardık ve vazgeçilmez bir hedef olarak kabul ettik. Bu karara merkez komite üyelerimiz karşı çıktılar. Birincisi üstat Ali Abdullah idi. Bu zat, şimdi Kürdistan Demokratik Partisi Genel Başkan Yardımcısıdır. Bu kişinin karara karşı çıkışı nedeni şu idi: Bir devrime kalkışma kararı yanlıştır. Çünkü Abdulkerim Kasım Milliyetçilerin baskısına dayanmayarak demokratik düşüncelerine geri döner. Üstelik onun elinde çok az seçenek var. İkincisi de Merhum Yarbay Nuri Ahmet Taha idi. Bu zat da Mahabad Cumhuriyeti’nde emeği çok geçen bir subaydır. O da kendi kişisel deneyimleri ışığında şu karara vardı. “Barzani’nin önderliğini yaptığı hareketin sonu hüsranla neticelenecektir.” Eylemlerimiz 1961 yılı sonlarına doğru gerilla savaş biçiminde başladı, sonra da genişledi.

Al Wasat: Ne zamana kadar?

Celal Talabani: Bu eylemlerimiz 1962 yılına kadar normal bir şekilde sürdü ve 1963 yılına kadar iyice alevlendi ve genişledi. Ben de, bu kritik süreçte hem politbüro üyesiydim hem de savaşçılar ile dağdaydım. 1963 yılının yaz mevsiminde Melle Mustafa Barzani, Rewanduz bölgesine gitti ve Bale yöresine yerleşti. Ondan sonra o bölge Barzani’nin karargahı durumuna geldi, ve bu 1975’e kadar sürdü. Bu süreç esnasında bir “askeri komite” teşkilatı kuruldu. Bu komitenin görevi silahlı eylemleri yönlendirmek ve kontrol etmekti. Ben de, bu komiteden sorumluydu. 1962 yılı yaz mevsiminde bizim ile Baas partisine muhalif bir grup arasında bir görüşme gerçekleşti. Görüşmede, partimizi politbüro üyesi merhum Salih Yusuf temsil ediyordu. Baasçıların temsilcisi de, Baas Partisi’nin merkez komite üyesi Ali Sahil S’adi idi. İttifakımız da şu husus üzerine kuruldu: Abdulkerim Kasım yönetime karşı bir askeri girişimde bulunmaları halinde, onları destekleyecektik. Aynı zamanda Merhum Tahir Yahya da Kürd kökenli yarbay Kerimi Qerani aracılığı ile genel sekreterimiz İbrahim Ahmet ile irtibata geçti. Genel Sekreterimize şunu söylemişti: Orada bir hareket var. Bünyesinde milliyetçileri ve Baasçıları topluyor. Gayeleri Abdulkerim Kasım iktidarını ortadan kaldırmak ve bizim ile de ittifak kurmaktır. Üstat İbrahim Ahmet bu şartlarımızı (Kürd milletine otonominin tanınması, Kürdistan’a Melle Mustafa Barzani’yi askeri komutan olarak atanması, yeni kurulacak hükümette Kürdlere 4 tane bakanlık verilmesi, Abdulkerim Kasım döneminde yasaklanan demokrasi ve özgürlük taleplerinin serbest bırakılması) ona sunduktan sonra, o da olumlu yanıt verdi. Bu arada Abdulkerim Kasım iktidarına karşı uyanış hareketi genişledi ve tenfiz süreci başladı. Petrol işçileri grevi ve öğrenci gösterileri Ocak 1963’e kadar sürdü. Ondan sonra, hükümet yetkilileri bizim ile irtibata geçtiler. Bizden yeni hükümette görev alacak Kürd kökenli 4 bakanın isimlerini talep ettiler: Mustafa Barzani de, Baba Ali, Şeyh Mahmut, Fuad Arif, Celal Talabani ve Bekr Abdulkerimi’nin isimlerini verdi. Ben kabul etmedim.

Al Wasat: Neden?

Celal Talabani: Çünkü ben Baasçıları temiz görmüyordum, kanlı olaylara bulaşmışlardı. Ben de bu sorumluluğu üstlenemezdi. Ayrıca beni Adalet Bakanı olarak tayin edeceklerdi. Hangi adalet bunların gölgesinde tahakkuk edilebilirdi? İtirazım üzerine ismim şehit Ali Askeri’nin ismiyle değiştirildi. 8 Şubat sabahında ihtilal harekatı ayaklandığı zaman, ben Melle Mustafa Barzani’yle birlikteydim. Ben onu uykudan uyandırdım: “Mamo kalk darbe olmuş” dedim. Bağdat’tan temsilcimiz de harekatı teyit ederek bize bir telgraf çekmişti. O zaman anladım ki bizimle ittifak eden grup, bu harekatı yapmış. Harekattan iki veya üç gün sonra, Kürd kökenli yarbay Kerim Karani yanında Irak zindanlarında tutuklu bulunan Melle Mustafa Barzani’nin oğlu Lokman’ı da bir iyi niyet göstergesi olarak getirerek yanımıza geldi ve bizden yeni hükümetle görüşmemizi ve Bağdat’a bir heyet göndermemizi talep etti. Fakat harekat başarıyla meydana geldikten sonra başkan ile politik büro arasında ihtilaf baş gösterdi. Çünkü başkan, Kürdlerin tüm kent ve kasabalarını işgal etme emrini vermiş ve Kürd harekatına karşı sindirme planını tezgahlıyordu ve yanımızda yer alan hükümet karşıtı tüm avukatların desteğinin yanı sıra Abdulkerim Kasımcı ve Komünist Subayları da kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. Böylece bizi zayıf düşürmeye çalışıyorlardı. Çünkü biz bu muhalifler ile beraber güçlü bir merkezden hükümetle görüşmelere katılabilirdik; bize karşı hükümetin bir kötü niyet gösterisi olarak da verdiği ilk sözünü de tutmamıştı. Çünkü yeni hükümet, ne Kürdistan otonomisinden ne de Melle Mustafa Barzani’yi Kürdistan bölgesine askeri komutan olarak tayin etmesinden söz ediyordu. Sadece hükümet bazı muğlak ifadeler ve genel kelimelerle yetindi; tabi onlar da gayeyi ifa etmekten çok uzaktılar.

Mustafa Barzani, onlara yeni bir fırsat daha vermeyi tercih etti ve bir hüsniyet göstergesi olarak beni ve Salih Yusufi’yi Bağdat’a yolladı. Biz de Bağdat’a gittik ve lüks bir otele yerleştik; aynı gecede zamanın Genel Kurmay Başkanı Tahir Yahya, bizi ziyaret etti ve “hala sözünüzde misiniz” diye bana sordu. Ben de “evet” dedim ve ekledim, “ya siz?” O da “evet” diye yanıtladı. Onlar yani hükümette Baba Ali Şeyh, Mahmut Fuat Arif’i bakan olarak atamışlardı. Ben ismimi sildirmeme ve yaptığımız ittifaka muhalif olmama rağmen ikinci gün ben de Cumhurbaşkanı Abdulselam Arif, Başbakan Ahmet Hasan el Bekr’i nezaket ziyaretinde bulundu. Kürd halkı hakkında konuşmaların dostane olduğunu gördüm. Cumhurbaşkanı Abdulselam Arif, konuşmasında, “Sevgili Kürd halkı, sevgili Kürdistan” diye hitap ediyordu. Bu da beni çok sevindirdi. O günlerde Komünist Partisi ile de aramız iyi bir dostluk vardı. Biz onun üyelerine Kürdistan’dan dışarıya geçmelerine imkan sağlıyorduk. Şahsen benim iki tane otomobilim vardı; birisini bu işte tahsis etmiştim; otomobillerim arama ve kontrol için durdurulmuyordu. Ben, Merhum Selim Farrıs ve Yarbay Said Matari’nin dışarıy çıkarılmalarına yardımcı oldum. Tabii bu da Baasçıları endişelendirdi ve bundan dolayı benim, Ali Salih S’adi ile yaptığım ilk görüşmede, aramızda tartışma çıktı ve bana; “siz komünistlere yataklık ediyorsunuz” dedi. Ben de ona Komünistler görüşlerimizi anlattım ve özetle şunları söyledim: “Biz, sizin komünistlere reva gördüğünüz sindirme ve yok etme politikanıza taraftar değiliz; hakin size karşı askeri eylemde bulunan herhangi bir hareket ve güce de kapımızı açıp destek sunmayız.”

Al Wasat: Ali Salih S’adi sert miydi?

Celal Talabani: Sertti. Ancak ileri görüşlüydü. Zaman zaman bilinen o sert mizacının tersine hareket ediyordu. Bir örnek vermek gerekirse; Kahire ve Cezayir’e yapacakları resmi görüşmelere beni de beraberinde götürmek istediler. Ali Salih S’adi bana şunları söyledi: “Kürd sorununu Irak’ta çözemediğimiz için değil, Başkan Cemal Abdulnasır ve Başkan Ahmed Bin Bella’nın da görüşmelere eşlik etmeleri için Kahire ve Cezayir’e gidiyoruz.” Bu da Ahmet Hasan el Bekr’i; “biz size, yani Kürt halkına otonomi vermeye hazırız; lakin Abdulnasır rahat duracak mı, Bunu aleyhimizde kullanmayacak mı?” söylemesine itti. Ali Salih S’adi de şöyle diyordu: “Cemal Abdulnasır bizim tesirimiz azaltır ve der ki: -Baasçılar Irak’ı böldüler- onun için ona muvafık olmak gerekir.” Onların kendi komünist muhaliflerini sindirmek, yok etmek ve kendi rejimlerini sağlamlaştırmak için zamana ihtiyaçları vardı. Amaçları bizimle ittifak kurmak değil, zaman kazanmaktı. Ben Kahire seferinden tereddütlüydüm. Çünkü ben, sefer konusunda arkadaşlarımın onayını almamıştım. Ek olarak da iki Kürd kökenli bakan benim seferimin mesuliyetini üstlenmişlerdi. Bu seferden dolayı Melle Mustafa Barzani de benden küsmüştü. Bu konu olduğu gibi “Rahlatün Ricalin Suc’an” kitabında da sabittir. Mezru kitabın yazarı diyor ki; “ben Celal Talabani ile havaalanında karşılaştığım zaman, ona Melle Mustafa Barzani’nin küstüğünü bildirdiğim zaman korkudan yüzü sapsarı oldu. Oysa ben Celal Talabani’nin çok ileri görüşlü olduğunu biliyordum ve Araplar’la özellikle de Başkan Cemal Abdulnasır ile diyalogun önemini idrak ettiğini tahmin ediyordum.” Uzun lafın kısası, ben tarih için, Ali Salih S’adi ile Kahire seferine çıktım. O uçakta bana “Biz Irak Komünist Partisi önderliğini tutukladık” dedi. “Siz onlara ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sordum. O da “biz onlarla barışı, birbirimizi anlamayı ve ittifaka ulaşmayı hedefliyoruz. Bu da biraz kan dökmeyi gerekli kılıyor” dedi. O zaman Baasçılar komünistlerin çoğunu idam etmişlerdi bile. Biz Kahire’ye vardık; Başkan Nasır’la görüşme yaptık; o da devrimi ve başarısını kutladıktan sonra, “Ben sizin beni iyi dinlemenizi umuyordum. Ben Abdulkerim Kasım grubundan hiç kimsenin öldürülmesine razı değilim, Mehdavi dışarda hepsine de üzüldüm; Mehdavi’nin öldürülmesine ne üzüldüm ne de sevindim” dedi ve ekledi; “Abdulkerim Kasım devrime komuta etti, ve özgür subaylardan biriydi; onun öldürülmesine gerekçe olabilecek hiçbir şey yoktur.” Başkan Cemal Abdulnasır’ın gündeme getirdiği ikinci nokta da, komünistlere yönelik öldürülme eylemlerinin durdurulmasıydı. “Çünkü idam ve öldürmeler tüm dünyada, özellikle de sosyalist blokta, sizi zor durumda bırakır ve sıkıntılar yaratır; hem de insanları körü körüne öldürmek doğru bir şey değildir” dedi. Başkan Abdulnasır bu konuşmasının yönünü Irak heyetine çevirdi. Bu heyette Ali Salih S’adi başkanlık ediyordu ve bu heyet şu kişilerden oluşuyordu: Savunma Bakanı Salih Mehdi Ammaş, Dışişleri Bakanı Talip Sebip, Halk Heyetleri Temsilcisi Edip Cidair, Mühendisler Birliği temsilcisi ve bir de ben vardım. Ali Salih S’adi başkan Abdulnasır’dan, Kürd sorunu ile ilgili, Kürd heyetiyle özel görüşmesini istedi ve beni Kürdistan Demokratik Partisi temsilcisi olarak ona takdim etti. Başkan Nasır bilfiil benimle ve Kürd kökenli bakan Fuat Arif ile özel bir görüşme yaptı. Ben görüşmemizde Arap Birliği, Irak toprak bütünlüğüyle ilgili görüş ve anlayışımızı Başkan Nasır’a anlattım. Otonomi ile ilgili tezimizi anlattım. Benim anladığım kadarıyla Başkan Nasır her iki konuda da iyi duyumlar aldı. Siz bu konuyu “el Ekrad” kitabında Dr. Cemal Attasi’nin yazdığı önsüzünde de bulabilirsiniz. O da Başkan Cemal Abdulnasır’ın Celal Talabani Kürd sorunu ile ilgili yaptığı açıklamalardan memnun kaldığını hatırlatıyor. Bu gerçeği Fransız gazeteci Arik Rolo da “Le Monde” gazetesinde doğruluyor. Ben de Başkan Nasır’a onun şu sözlerini hatırlattım: “Biz Arap milliyetçileri olarak bizim ulusal sorunlarla ilgili komünistlerinki gibi kesin çözümlerimiz yoktur. Örneğin bir komüniste, uluslar sorunu ile ilgili bir soru sorulduğu zaman hemen, o konu ile ilgili Lenin’in ya da Stalin’in bir kitabı kütüphanesinden çıkartıp, ulusların sorunu ile ilgili ‘işte çözümümüz bu’ der Lakin biz Arap milliyetçileri olarak, şablon çözümümüz yok. Onun için biz bu konuyu tartışıp değerlendireceğiz. Siz Cezayir’den döndükten sonra sizinle ayrıca konuşuruz…” iyice hatırlıyorum. Biz Cezayir’e hareket ettik; gördük ki başkan Ahmed bin Bella , Kürd sorunu konusunda Başkan Nasır’dan daha açıktı. O mütevazı bir şekilde bizimle ilgileniyor ve bize yakın ilgi gösteriyordu. O Irak heyetine hitaben şunları söyledi: “Kardeşleri, siz hemen suretle Kürd halkına otonomi haklarını verin. Bizler de bir süreçte Cezayir’de otonomiye razıydık. Ama Fransızlar bizimle zıtlaşmaya kalkışınca, o zaman biz bağımsızlıktan başka bir şeye razı olmadık. Bunun için size tavsiye, Kürdlere hemen ulusal haklarını tanıyıp verin ve bölgedeki duygu ve hisleri kazanın, bunu siz yaptığınız zaman ne İran ne de Başkaları size karşı Kürd sorunu kartını kullanabilir.”

Biz Kahire’ye döndüğümüzde başkan Nasır, bizi karşıladı ve bana “Konuyu düşündüm! Birleşik Irak sınırları içerisinde size otonomiyi teyit edip uygun buluyorum. Fakat Celal kardeş, şu sözlerimi ağzımdan çıktığı gibi, Mustafa Barzani ve Kürdistan Demokratik Partisi yönetimine aktarmanı istiyorum: Önce Irak vatanının bölünmez bütünlüğünü ilke edip, onun sınırları içinde otonomiyi kabul etsinler. İkincisi, siz otonomiyi talep ettiğiniz zaman bunu da ‘Irak’ın içinde istiyoruz’ diye beyan edin. Üçüncüsü, Arap birliğine karşı çıkmayın. Dördüncüsü, İran Şahı’na karşı uyanık ve dikkatli olun; çünkü o Kürd meselesini kendi kişisel çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyor. Size ihtiyacı kalmadığı zaman, Kürd halkını ortada yalnız bırakır” dedi.

Biz Bağdat’a döndükten sonra ortak bir toplantı yaptık ve üzerinde ittifak sağladığımız konuyu yani otonomiyi talep ettik. Ancak onlar bize, “Devrim Komuta Konsey toplandıktan sonra size cevabı vereceği” dediler. Biz bilfiil üstat Hazım Cevat’ın başkanlığını yaptığı bir hükümet heyetiyle toplantı yaptık. Hazım Cevat o zaman hem Baas Partisi bölge sekreteriydi, hem de bir devlet bakanıydı ve Hazım Cevat konuşmasına şu noktalarda işaretle başladı; “Biz sadece otonomi değil aynı zamanda, Kürd ulusunun, kendi geleceğini kendisinin belirleme hakkının tanınmasından yanayız. Ve Kürd milletinin de ‘Sosyalist Kürdistan Cumhuriyeti’ kuracağı günü de görmeyi temenni ediyorum. Lakin belli bir süreçte ve geçtiğimiz zor şartları göz önünde bulundurarak biraz daha beklemeniz gerekiyor diyorum.” Tabi ben de hemen Hazım Cevad’a temiz duygularından dolayı teşekkür ettim ve ekledim: “Biz bağımsızlığı deyi, Kürdistan’a otonomiyi istedik; yani sizin bahsettiğinizin yarısını talep ediyoruz.” O da bana cevaben; “Yarın size cevap vereceğiz” dedi. İkinci gün de Devrim Komuta Konseyinin çağrısı üzerine, merhum Salih Mehdi Ammaş ile bir görüşme yaptık. Heyetimiz, Celal Talabani, Muhammed Said Haffaf, Baba Ali, Fuat Arif ve Salih Yusufi’den oluşmaktaydı. Görüşmede Ammaş, bize “Size otonomiyi verme hususunda hemfikiriz” dedi. ve benden istediğimiz otonominin metnini hemen yazmamı talep etti. Metni Devrim Komuta Konseyi heyetinin üyelerinin onay ve oylamasına sunacağını söyledi. Fakat onlara otonomi antlaşmasını uygulamak için 4 ay süre vermemizi istedi. Ben de onlara bize verdikleri taahhütleri hatırlattım. Ve Kürd heyetinin kendi arasında, gelecek stratejiyi belirleme ve tartışma fırsatını vermelerini istedim. Tabi o günlerde otonomi meselesi ikinci İsrail devletinin kurulmasına eşit anlamda Arapların gündemine düşmüyordu ve aynı seviyede konuşuluyordu. Biz Kürd heyeti olarak kendi aramızda toplandıktan sonra Melle Mustafa Barzani’ye danışmayı kararlaştırdık ve bilfiil ben Melle ile irtibatı kurduktan sonra, Melle Mustafa, hiçbir ittifakı kabul etmeden hemen Kürdistan’a dönmemi istedi. Ondan sonra ben, gidip hükümete Melle Mustafa Barzani’nin isteği üzerine Kürdistan’a döneceğimi bildirdim. Kürdistan’a döner dönmez hemen Kahire ve Cezayir ziyaretimi bir rapor halinde, seferimden dolayı benden küskün olan Melle Mustafa Barzani’ye sundum. Ben ziyaretimin büyük önemini, her iki cumhurbaşkanı; Cemal Abdulnasır ve Ahmed bin Bella ile yaptığım görüşmeyi ve görüşlerimizi onlara aktardığımı ve her iki başkanın da onay ve desteğini aldığımı Barzani’ye ifade ettim. O da bu güzel haberleri dinledikten sonra çok sevindi.

 

“Kürd Ulusu ve İlk Defa”

 

Irak Hükümeti Tahir Yahya başkanlığında bir heyeti Kürdistan’a görüşmelerde bulunmak üzere gönderdi ve heyetle birlikte Devrim Komuta Konseyi’nin bir mesajı da gönderilmişti. Mesajda, Devrim Komuta Konseyi “ademi merkeziyet” esasına göre Kürd ulusunun hukukuna karşı saygısını ilan ediyordu. İlk kez Kürd ulusu kelimesi kullanmasına rağmen, yine de onlar otonomi deyimini ademi merkeziyet’le değiştirmişlerdi. Tabi bu da Melle Mustafa’nın mesajı reddetmesine ve sert bir çıkış yapmasına neden oldu. Biz de alternatif bir tasarı hazırlamaya başladık. Doğrusu ben bu tasarıya eşlik etmedim. Tasarıyı kurmay yarbay Kafi Abdulrabi hazırladı. Tasarının içeriği otonomiden ziyade federatif bir tasarıydı. Çünkü tasarıda, Kürdistan’da Irak ordusunun bütün nizami silahlara sahip olduğu yerlerde, görev yapacak bir Kürd ordusunun kurulması talep ediliyordu. Bu tasarı, Irak hükümetine halk heyeti olarak üstat Faik Samiray’ın başkanlığındaki Kürdistan’a göndermiş olduğu heyete sunuldu. Üstat Faik Samiray’ın dışında Hüseyin Cemil ve bazı Iraklı belli şahsiyetler de bu gruba eşlik etmişlerdi. Bu heyet, Raniye yakınlarında yer alan Çuwarqurne köyünde Melle Mustafa Barzani ile bir araya geldiler. Tasarımızı da tartıştılar ve tasarı ile ilgili görüş ayrılığı baş gösterdi. O süreçteki Sovyetler Birliği’nin tavrını açıklamak için elçilikten Zayid Seyf adında bir kişi Bağdat’a bir otelde beni ziyaret etti. Konuşmamız kayıt ediliyor korkusuyla gizlice kulağıma; “Merkezi hükümet ile diyalogu sürdürün” dedi. O zaman başkan Abdulnasır ve diğer Araplar bize diyalogdan istifade edin, Baasçılarla tekrar bir çatışmadan kaçının dediler. Sizin de bildiğiniz gibi o zaman Moskova yönetimi partimize mal yardımında bulunuyordu ve Abdulkerim Kasım’ı da aşırı derecede silahlandırıyordu

 

Al Wasat: Siz İran’dan silah alıyor muydunuz?

 

Celal Talabani: Hayır, bizim İran ile 1963’e kadar herhangi bir irtibatımız yoktu; İran’ın bizim ile irtibat kurmak istemesine rağmen. Lakin İran Şubat Devrimi’nden ve Abdulkerim Kasım’ın öldürülmesinden sonra bizim ile irtibatını kesip yeni hükümeti tanıyarak destekledi. İranlılar, Iraklılar ve Türkler bize karşı ortak bir hareket merkezi kurdular. Bu ortaklaşa merkezin karargahı Kerkük şehriydi. Amaçları bizim ile Irak ordusu arasında bir çatışma vuku bulması halinde hemen fiili olarak çatışmaya katılıp Irak ordusuna destek sunmaktı. Biz Kürdler olarak, Mart ayındaki Newroz kutlamaları çerçevesinde bir durum değerlendirmesi toplantısı yaptık. Bu toplantıya partimizin askeri komutanları ve çoğu Kürd aşiret reisleri katılmıştı. Toplantıyı merkezi hükümetle ilişkiler tartışmak üzere Koysenceq kentinde düzenlemiştik.

Bu toplantıda merkezi hükümet ile görüşmeler de bulunacak 11 kişiden oluşan bir heyetin teşkil edilmesine karar verildi. Ben de Melle Mustafa Barzani’nin tavsiyesi üzerine, heyetin başkanı olarak seçildim. Bu arada Irak hükümeti gayrı resmi olarak üstat Fayik Samiray’ın başkanlığındaki üstat Abdulaziz Eddewri, Hüseyin Cemil, Merhum Rıza Eşebibi ve Baasçı şahsiyetlerden bir halk heyeti oluşturmuştu. Biz Kürd heyeti olarak, bu gayri resmi hükümet heyetiyle özerk yönetim ve özerk yönetimin hudut ve bölgesini tartıştık. Ben, bu heyete Kürd sorunu ile ilgili bende bulunan merhum Fuad Rikabi’nin bir mektubunu –Kürdistan ve Kürd özek yönetimiyle ilgili Nasırcıların, Baasçıları, Milyietçilerin ve Kahire’de mülteci durumunda olanların kabul etmiş olduğu görüşleri ve başkan Abdulnasır’ın Kürdlere otonomi verme tavsiyesini içeren mektubu- üstat Faik Samirayi’ye sundu, ve “siz kabul ediyor musunuz? Diye sordum. O da aynı soruyu bana sordu. Böylece kabul ettik. Ondan sonra o “sorun çözülmüştür” dedi. Fakat ondan sonra onlar, bu mektup doğal şartlarda yazılmamış bahanesiyle vazgeçtiler. Bir sonuca varmamakla birlikte aramızda iki gün tartışma sürdü.

Ben Bağdat’ın Samiramiz otelinde bulunduğum zaman bir kişi yanıma “iki kişi seninle görüşme istiyor” dedi. Baktım, o iki kişiden birisi, Irak Arap Milliyetçiler Hareketi bölge sekreteri Selam Ahmed, diğeri Amerikan Üniversitesi mezunu Naif Khawatme. Yanlarında Abdulillah Nasrawi adında bir kişi daha vardı. Biz oturduk, Bana;” Biz Irak hükümetini devirmek için bir askeri ihtilalin planı içerisindeyiz” dediler. Hareke katılma teklifinde bulundular. Onlar, “hedefiniz ne?” diye sordum. “Baas’tan kurtulmak” dediler. Ve eklediler, “Çünkü onlar Arapların birleşmesini istemiyor ve demokrasi düşüncesinde de samimi değildirler.” “Baas Partisi’ni ortadan kaldıracak her türlü hareketi destekliyoruz, fakat size eşlik edecek bir gücümüz mevcut değildir; lakin biz size karşı herhangi bir çalışma içerisinde bulunmayacağız” dedim. Onlar da kalkıp gittiler. Ben o tarihten yani 1963’ten itibaren üstat Naif Khawatmeyi tanıdım. 1963 Nisan’ında üçlü birleşme –Mısır, Irak ve Suriye- gündeme geldiği zaman ben de Kürd heyeti adına bir hatırlatmada bulundum. Eğer Irak şimdiki haliyle kalacak ise, biz otonomi talep ederiz; eğer bir federalizm temelinde bir bütünleşme ve birleşme gerçekleşecek ise, o zaman biz otonomiyle yetinmez, ondan daha yüksek bir statüyü isteriz; eğer iltihak esasında bir birleşme meydana gelecek ise, o zaman Kürdistan’ın da ancak 4. Bölgesi arasındaki bir birleşmeyi savunuruz. Mayıs ayında Kahire’ye gitmem istendi; ben de gittim Kahire’ye ve başkan Nasır’la konuştum ve ona: “Baasçılar adınıza konuşuyorlar” dedim. “Yalan söylüyorlar keşke sizinle anlaşabilseydiler, biz bu anlaşmayı burada imzalasaydık” dedi. Ben Kahire’de bulunduğum vakit Arap milliyetçileri hareketinin ihtilal planı tasfiye edildi. Harekatın önder kadrosu ve komutanları, Selam Ahmed ve Naif Khawatme de dahil hepsini yakalayıp tutukladılar. Benim de adım onlarınkine karıştırıldı. Yani bu olay Bağdat’a dönmemi imkansız kıldı. Önemli olan ben, bu doğrulanmayan haberi başkan Abdulnasır ile görüştüm, o da, Irak’a dönmememi tavsiye etti; Beyrut’a gitmemi önerdi. O zaman bir basın toplantısı düzenledi ve bana şunu söyledi: Beraber olduğunuzu açıkla onlar sizi ikinci İsrail’e benzetiyorlar. Bu çok yanlış bir anlayış, siz Müslümansınız; siz topraklarınızı savunuyorsunuz; siz başka bölgelerden Filistine’e göçmediniz; siz Arap ulusu ile berabersiniz, karşıtı değilsiniz; siz barış ve politik çözümü istiyorsunuz, savaşı değil.” Bilfiil Beyrut’a gittim, Haşim Ebu Zahir ve Nasırcı gazeteciler bana yardımcı oldular. Ben de Irak’a dönmeyi reddettim ve Avrupa’ya gitmeyi kararlaştırdım. Ben Avrupa’da bulunduğum sırada, Baasçılar Kürdistan bölgesine karşı geniş çaplı bir saldırıya geçtiler. Baasçılar bu saldırıyı İran ve Türkiye’nin desteğiyle 10 Haziran’da başlattılar. Baasçılar bunu savaş değil, gençler için bir yaz tatili ve istirahat harekesi iddiası ile gerçekleştirdiler. Biz birkaç gün içinde Kürd isyanını bastıracağız dediler. Ben Paris’te bulunduğum zaman bana iki telgraf geldi, ilki Irak savunma bakanı Salih Mehdi Ammaş’ın bir belgesi idi o belgede Arapların başkenti konumundaki Mısır’ın Kürd milletine sunduğu desteğinden dolayı kınıyordu ve bir Irak darbı meselesiyle son veriyordu. İkinci telgrafta gizli amaçlı Irak savunma bakanlığından gelmişti o da Irak, İran ve Türkiye işbirliği ile ilgiliydi. Ben bu iki belgeyi de üstat Hasan Heykel’e verdim; Paris’te bulunuyordu o zaman. O da bana; “Ben doğruluğunu inceleyeceğim ondan sonra yayınlayacağım sözünü verdi ve yayınladı.

 

“Perez benimle görüşmek istiyor”

 

Paris’te Dr. Kamran Ali Bedirxan ile görüştüm. Bir gün Kamuran, “İsrail’in Savunma Bakan yardımcısı Şimon Perez sizinle görüşmek istiyor” dedi. Arkadaşlarımla görüşünceye kadar bana bir süre vermesini istedim. Aynı zamanda Irak’ın şimdiki cumhurbaşkanı yardımcısı Taha Muhyeddin Maruf beni ziyaret etti. O zaman o görevinden ayrılmıştı. Irak’ın Londra’daki elçiliğinde birinci müsteşar olarak çalışıyordu. O da, bana Kral Hüseyin’in orada olduğunu ve benimle görüşmek istediğini bildirdi. Ben de ona, “istişare etmek için biraz mühlet ver bana” dedim. Bu her iki görüşme için de Sovyetlere danıştım. Çünkü benim onlarla günlük irtibatım vardı. Sovyet yetkilileri, beni İsrail’in yetkilisiyle görüşmemem yönünde uyardılar ve Kral Hüseyin ile görüşmekte yarar var dediler. Ben de Dr. Kamran Ali Bedirxan’dan özür dilerim: “İçerden bir emir aldım; İsrailli yetkiliyle görüşmeme izin vermediler” dedim. Abdulnasır ve Arap hareketiyle diyaloglarım iyiydi. Ben, Keion otelinde Kral Hüseyin ile görüştüm. Görüşmemiz kraliyet ailesi şahsiyetlerinden Zeyd Şakir ve Taha Muhyeddin Marif refakatinde gerçekleşti. Ben ondan yardım talep edince, o da bana Ürdün’ün imkanları mahdut ve sınırlı olduğu için, bizimle bir sözleşme yapamayacağını ancak dostu, İran Şahı’yla bize yardım konusunda konuşacağını ve onu ikna edeceğini ifade etti.

Al Wasat: O zaman İran ile ilişkileriniz böyle başladı?

Celal Talabani: Hayır, ondan önce başladı fakat Kral Hüseyin’in sözü ilişkileri güçlendirdi.

Al Wasat: Size İran Şahı’nın yardımı nasıl oldu?

Celal Talabani: Askeri yardımlar da dahil her şeyiyle, bize yardımda bulunuyordu. Özellikle Irak ordusu bize karşı bir sindirme saldırısı başlattığı ve Suriye devleti de bize karşı savaşmak üzere Fehd Şair komutasında Yermuk Tugayını gönderdiği vakit. O zaman durumumuz çok kötüydü. Ben o zaman Almanya’ya gittim oradan da gizlice Moskova’ya geçtim. Bu arada Sovyet Televizyonunun Paris’te, benimle yapmış olduğu bir röportaj yayınlandı. Bu da Moğolistan Cumhuriyeti’nin Kürd sorununun Birleşmiş Milletlerde tartışmak üzere sunduğu öneriyle aynı zamana denk geliyordu. Çekoslavakya Cumhuriyeti de Cenevre’de Kürd sorununu gündeme getirdi, fakat kabul görmedi. O günlerde Sovyetler Birliği Kürd sorununu büyük bir hevesle savunuyordu. Sovyetler, Suriye, İran ve Türkiye’yi, Irak’ın içişlerine karışmamaları yönünde uyarıyordu. Onlar Kürd halkının maruz kaldığı etnik temizlik ve tasfiye savaşını geniş bir ortamda gündeme getirdiler; başka bir deyişle bu gün Amerika’nın Kürdlere sunduğu desteği o gün Sovyetler fazlasını sunuyordu.

Al Wasat: Rusya’nın şimdiki dışişleri bakanı Yevgeni Primakov Melle Mustafa Barzani’nin dostudur, onun rolü neydi?

Celal Talabani: Evet, o Melle Mustafa’nın dostudur, benim de dostumdur ve Kürd milletinin dostudur. Mart 1970 ittifakında bizim ile hükümet arasında arabuluculuk da yaptı.

Sovyetler bize hem maddi hem de askeri yardım sunmayı vaat etti; ayrıca İsrail’le diyalog kurmamamızı, İran ile ilişki kurmamızı tavsiye etti. Sovyetler, İran aracılığıyla bizimle diyalog kurmayı istiyordu ve Ruslar bize Mısır ile ilişkileri güçlendirmemizi tavsiye ettiler. Tabi, başkan Nasır’ın da onun ve Baasçılar arasında arabuluculuk yapacak birisine ihtiyacı vardı. Sovyetler beni Çekoslavakya’ya gönderdi. Onlar da bana muhtaç olduğumuz tüm askeri yardımı yapacaklarını vaat ettiler. Oradan da Doğu Almanya’ya geçtim; Doğu Almanya’da tıbbi yardım konusunda bize söz verdi. Tüm sosyalist organizasyonlar yardımın Kürdistan’a ulaşması şartıyla bize yardım edeceklerini vaat ettiler. Ünlü şiirini; “Kürdistan yiğitler vatanı”na armağan ettiği şair Cewahiri Kebiri’ye birlikte Kürd Talebeler Birliği konferansına katılmak üzere döndüm. Bu konferansa üstat Cebran Hayik de katılmıştı. Moğolistan Cumhuriyeti’nin önerisi üzerine Birleşmiş Milletlerin Kürd sorununu tartışma konulu toplantıya katılmak üzere New York’a gitmem gerekiyordu. Ancak Moğolistan bu önerisini geri çektiği için, bu seferim gerçekleşmedi. Ben Tahran’da temsilcimiz Şemseddin el Müfti ile görüştüm; o benim hem dostum hem de hukuk fakültesinde okul arkadaşımdı. Onun sayesinde İran’daki bazı gerçekleri öğrendim. O bana partimizin bir heyetinin İran’a geldiğini, İran’ın yardım sözü vermesine rağmen, heyetin hiçbir şeyi elde edemediğini söyledi. O vakit İran’ın bize verdiği yardımın toplamı 100 eski bombayı geçmiyordu. Kürdistan’a döndüğümde, durumun çok zor ve tehlikeli boyutlara vardığını gördüm. Irak hükümeti, Arap ve Kürd aşiretlerini bize karşı savaşmaları için silahlandırmıştı; buna rağmen, bizi yine de çözememişlerdi. Meselenin enteresan yanı şuydu; Savunma Bakanı Salih mehdi Ammaş, Devrim Komuta Konseyine Kürdistan’da tekrar savaşı başlatmaya karşı olduğunu ve bu problemi askeri yöntemlerle çözemeyeceklerini bildirmiş, Savaşı başlatma kararını oy çoğunluğuyla almışlardı ve Konsey bu karara “kuzeye bir şenlik turu” ifadesini eklemişti. Bu olayı daha sonra üstat Hani el Hindi bana bildirdi. Aralık 1963’te Nasırcılar hareketi ayaklandı ve Baas iktidarını devirerek, yerine Tahir Yahya başkanlığında yeni bir kabine kuruldu. O yılın Mayıs ayında Kahire’ye gitmeye niyet ettiğimde, Tahir Yahya’yla bir görüşme yaptım; görüşme sırasında, bana maddi yardım teklifinde bulundu, ben reddettim ve benimle odanın dışına kadar çıktı ve bana “Sen Kahire’ye gittiğinde başkan Cemal Abdulnasır ile görüşeceksin, senden ricam, şu cümleyi ilet ona; “Biz ahdimize bağlıyız, çalışmamız Allah’ın yardımıyla sürüyor.” Bu aralarındaki bir sırdı; ben başkan Nasıra ilettim.

 

“Kürd İhtilafları”

 

Al Wasat: Bu da Mısır rolünün kanıtıdır?

Celal Talabani: Tahir Baasçıydı ve Baas Partisi’nde Askeri Konsey üyesiydi. Fakat bir dönüş yaparak Nasırcılar’la işbirliğine girdi ve başkan Abdusselam Arif yaptığı değişiklikten sonra, o başbakan oldu. Ahmet Hasan el Bekr de onun isteğiyle başkan yardımcılığına atandı. Ancak, Hasan el Bekr, bir müzakere gösterdi; politik yaşamdan çekildiğini bildirdi. Bu Baasçılar arasında cereyan eden ihtilafların sonucunda meydana geldi. Bu konuyu iyi anlamak için merhum Hani Fekiki’nin “Ewkarulhezimeti” kitabına bakmak lazım. Aralık hareketin zaferinden sonra diyaloga dönmeyi ve savaşı durdurmayı talep eden bir mektubu bir kişiyle yanıma göndermiştiler. Ben de, “Zaten diyalog yanlısıyız ve savaşı durdurma taraftarıyız; bu partimizin politikasıdır” şeklinde yanıtladım. Ancak görüşmelere katılacak heyete gelince; “Zaten 11 kişiden oluşan ve Bağdat’ta duran bir heyetimiz vardır” dedim.

Bunun üzerine yeniden görüşmeler başladı. Uzun bir müzakereden sonra, Barzani de görüşmelerin devamına karar verdi. Kürd hareketi arasında çelişkiler şiddetlendi ve 1964 Şubat’ta patlak verdi. İhtilaflar birkaç nokta çevresinde dönüyor ve odaklanıyordu. O noktalardan bazıları yeni hükümetle görüşmeleri kabul mü edeceğiz, yoksa ret mi edeceğiz? Eğer hükümet ile görüşmeleri kabul edeceksek kabul edilebilir taleplerimiz neler olacak? Fakat biz, ikinci kez görüşmelerin cetveline döndük. Yeni bir heyet ile Raniye kentine geldik. Tabi ateşkesten sonra yeni heyetimiz de; şeyh Ahmet Barzani, -Melle’nin abisi ve hepsinin saygısına haizdi- Mustafa Barzani, Nuri Şewêş ve benden oluşuyordu. Fakat daha önceki görüşmelerde hükümet başbakan, cumhurbaşkanı düzeyinde görüşmelere katılırken, bu defa tam aksine, Süleymaniye valisi düzeyinde katılıyordu. Vali yanında bir Kuran’ı Kerim nüshası ve Barzani’nin de imzaladığı bir açıklamayı getirmişti. Çünkü biz de, “Onlar (Pêşmergeler) hür ve şerefli işlerine dönsünler” fıkrasını sert eleştirdik.

Bizim görüşümüz şuydu: “Savaş özgürlükçü ve onurlu bir iş değildir.” Dahası antlaşma Kürd halkının hiçbir ulusal hakkına işaret etmiyordu ve “Kürd halkı” ifadesine dahi yer verilmemişti. Politbüro üyesi Nuri Sawêz de antlaşmaya karşı çıkanlardan ikincisiydi. Beyan açıklandıktan sonra politbüro da karşı çıktı lakin o Moskova’nın muvaffakiyeti ile payidar olmuştu. Çünkü Nikita Khuroşov, Abdusselam Arif’e bir kutlama mesajı göndermişti. Bu beyane Komünist Partisi Kürdistan bölgesi sorumluları da karşı çıktılar ve görüşümüze benzer bir açıklama yaptılar. Fakat Komünistler de Khuroşov’un kutlama mesajından sonra görüşünü değiştirdi. Politbüromuzda bir toplantı düzenlendi. Ve bu teveccühe karşı çıkıldı. İhtilafları alevlendiren de Barzani’nin açıklamaları ve sosyalist ülkelerdeki tek parti fikrini desteklemesi ve diğer partileri yok etme düşüncesi oldu. Barzani’nin son açıklaması ve Abdusselam Arif’e özgülerle dolu konuşmasında sonuç olarak şunları söylüyordu: “Ben Müslüman ve Mümin bir adamım, Mümin Kürd halkı sorununun çözümünde güvenmektedir.” Bu açıklamalar, Politik Büro ile arasını iyice açtı. Ondan sonra, bazı ufak tefek şeyler üzerinde Barzani ile hükümet arasında ittifak oldu. Örneğin memurların, polisler, subaylar ve pêşmergelerin yerine dönmeleri; hükümet idaresinin kontrolümüzdeki bölgelere tekrar dönmesi ve bazı Kürd kökenli memurların atanması gibi. Bunlar ulusal taleplerden çok uzak şeylerdi. Bu arada politbüro da “Başkan Barzani’nin ittifakı, sulh mu yoksa teslimiyet mi?” adı altında bir açıklama yaptı. Ben bu açıklamayı yazan grupta değildim; Barzani’nin açıklamalarına da karşıydım. Doğrusu Kürdler arasındaki ihtilafların dışarıya sızmasına karşı idim. Başka bir deyişle ben Barzani ve politbüro arasında arabulucu rolü oynuyordum. Barzani ve Politbüro’nun arası açıldıktan sonra her biri gidip yandaşlarını topladı. Melle etrafına aşiretleri ve subayları topladı ve tüm askeri komutanların görevden alınması için bir karar çıkardı ve beni de bir askeri komutan olarak tayin etti ve her iki partiyi de kovduktan sonra Pêşmerge birliklerine yeni sorumlular atadı. Ancak ben her iki partiye de karşı olduğum için, bu yeni görevi reddettim. Barzani’ye gelince, Süleymaniye kenti yakınındaki Mawt köyünde politbüro bir toplantı düzenledi ve Barzani’yi parti yetkilerinden azlettiler. Ben bu toplantıya katılmamıştım. Ben de Melle Mustafa Barzani’in “Devrim sona erdi biz otonomi talebimizde ısrar etmeyeceğiz parti halka karşı olmamalı, halk partiden büyüktür. İnsanların hayatını heba etmek yanlıştır. Sosyalist blokun deneyimlerinin nasıl bir meyve vereceğini beklemek lazım. Sovyet ve Amerikan desteğini arkasına almış bir hükümetle nasıl ihtilafa düşeriz?” Sözlerinin ne kadar ciddi olduğunu öğrenmek için çabaladım ve onunla münakaşa ettim. Ben ayrımcılığa ve hizipçiliği ortadan kaldırmak ümidiyle 1964 Haziranına kadar, iki grup arasında arabuluculuk yapmaya devam ettim. Fakat parti ve ekseriyetin kararı sonunda beni de etkiledi; ben de Politbüro tarafına geçtim. Bu arada Merkez Komite asil 17 üyeden 15’i partinin feshine, Kürd milletinin hukukundan vazgeçmesine karşı çıktılar ve Abdusselam Arif’i de sözünde durmayan ve güvenilmez bir adam olarak nitelediler. Buna karşı Barzani de Temmuz 1964’te bir parti kongresi çağrısı yaptı ve bir kere de tüm Merkez Komite üyelerinin görevlerine son vererek yeni bir Merkez Konseyi’nin kurulmasına karar verdi ve yeni komite de Haşim Akrawi dışında eski üyelerin hiç birisinin ismi yer almıyordu. O da 1973’te Melle Mustafa Barzani’den ayrıldı ve Irak hükümetinin tarafına geçti ve bu da partinin bölünmesine sebep oldu. Melle Mustafa’nın tarafına, komutanların ve aşiretlerin ezici çoğunluğu geçti. Partinin beyinleri ve siyasi örgütleri de Politbüro’ya iltihak ettiler.

O vakit Kuran-ı Kerim’in “oğlum bizimle gemiye bin, sen kafirlerle olma” ayetiyle başlayan ve Barzani’nin kendi el yazısıyla yazılmış bir mektubu bana gönderdi. Ben de saygıyla ona cevap verdim ve ona “Ben partici bir insanım, ben parti prensipleri yırtıp hiçe sayarak ittifak etmem. Bu kadar uzun yıllar senin önderliğinde çalışmış ve senden ayrılma zorunda kalan biri olarak çok ama çok üzgünüm. Çünkü ihtilaf bazı değer ve prensipler üzerinde oluyor. Onları da gözardı etmek mümkün değildir artık” dedim. Ondan sonra İran’a dönmek zorunda kalan Politbüro’ya karşı Kürd aşiretlerinin yardımıyla Barzani, bir silahlı saldırı başlattı. Ben İran’a gitmeye karşıydım. Barzan bölgesine ve şeyh Ahmet’e sığınma taraftarıydım. O zaman İran Şahı işbirliği ve ittifaka başladı. Abdulnasır yanlısı hükümet işbaşında olduğu için, bu arada İran İstihbarat şefi sınırı geçip Barzani ile ittifak kurdu. Yıl 1964’tü, bu dönüşün ışığında orada iki parti meydana geldi; her biri kendini asıl PDK iddia ediyor ve diğerini de davaya ihanet etmekle suçluyordu. 1965 yılında Barzani ve hükümet arasında savaş yine patlak verdi. Bu da bizim ona bir heyet göndermemizi ve O’na, “bizi kendi önderliğinde ikinci bir parti olarak kabul et ya da parti ihtilaflarını çözelim” önerisinde bulunmamıza neden oldu. O da bizim ile ittifak kurdu. Biz de ona Sovyetler’in Kürd devrimine tahsis ettiği radyo istasyonunu teslim ettik.

Al Wasat: Siz bir parti olarak mı döndünüz?

Celal Talabani: Hayır biz savaşçı olarak döndük. Onunla partiyi birleştirme yolları araştırdık. Biz partiyi birleştirmek için bir kongreye gitmeyi ona önerdik, o da önerimizi reddetti ve bazılarımızı askeri sorumlu olarak atadı ve Politbüro’dan da onun kampı altında “Dewlereqa” bölgesindeki aşiret reisi Abbas Mamağa olduğu yerde kalmalarını istedi. Bu arada 4 ay geçmesine rağmen, yani 1966’ya kadar sorunumuz çözülmedi. Aynı zamanda tutuklu olan arkadaşlarımızdan Ali Hamidi’yi de idam ettiler. Bu da bizde bir korku yarattı. Ondan sonra Barzani silahlı adamları gönderdi ve bizi başka bir yere nakletmeyi emretti. Biz bu konudan da çok korktuk, fakat Barzaniler’den birisi bizim arkadaşımız Ali Askeri’ye “Yolda kaçtılar bahanesiyle Barzani sizi tasfiye etmeyi amaçlıyor.” Bunun üzerine hemen bir toplantı yaptık. Toplantıya şehit Ali Askeri, Hilmi Şerif, merhum Ömer Mustafa, merhum Nuri Şewêş, merhum Nuri Ahmed Taha, Ali Abdullah ve ben katılmıştık. Melle Mustafa Barzani’ye bir telgraf çekerek görüşme talebinde bulunduk. Fakat o talebimizi reddeti ve o iki kişi yani beni ve Hilmi Şerif’i nakletmekte ısrar etti ve haberi de Abbas Mamağa’ya bize bildirdi. O da Melle’ye bir telgraf çekti ve onun himayesi altında kalmamızı, Barzani’den talep etti. Melle ikinci kez reddedince, o zaman şehirlere kaçmayı kararlaştırdık; fakat arkadaşımız Ali Abdullah ve merhum Nuri Şewêş orda kalmayı tercih ettiler. Abdurrahman Bazzaz başkanlığındaki hükümet ile Barzani arasında görüşmeler yapılıyordu. Cenahımızdan da görüşmelere eşlik etmeleri istenin, Nasıra danışacağız cevabını verdik. Onun için biz üstat Hilmi Şerif’i Abdulnasır ile görüşmek için Kahire’ye yolladık. Nasır da üç nedenden dolayı görüşmelere eşlik etmemizi tavsiye etmişti. “Savaş kötü, siyasi çözüm iyidir. İran ile ilişkiler tehlikeli boyutlara varmıştır; savaş İran ile alakaları güçlendirir, barışı sekteye uğratır.” Kürd hareketinin Şah’tan kurtulması Irak yönetimi ile yakınlaşması için. Bu arada ben de Sosyalist Arap Hareketi ile görüşmek üzere gizlice Bağdat’a gittim. Edip Cadi, Hayreddin Hasip ve Abdullah Nasrawi ile görüştüm; durumumuzu anlattım onlara, onlar da kabul etmemizi tavsiye ettiler. 30 Haziren 1966 antlaşması Barzani ve hükümet arasında ilan edildi. O gün ben de Nasırcı arkadaşlar ile toplantıdaydım. Ajanslar, “Uçaklar Cumhuriyet sarayını bombardıman ediyor” haberini duyurdu. Ondan sonra bu haberlerin, başarısızlıkla sonuçlanan, Arif Abdurrezzak’ın ihtilal girişimi olduğunu anladık. Cenahımız da bu antlaşmayı destekledi. Ve Abdurrahman Bezzaz istifa etmek zorunda kaldı. Arkasında, Naci Talip başkanlığında bir hükümet bıraktı. Bu kişi özgür subaylardan Nasırcı biriydi ve Şii kökenliydi. Ve aynı zamanda Mısır ile Irak arasındaki Başkanlık Konseyi üyesiydi. Bu bakanlığa dostumuz üstat Recep Abdulmecit de başbakan yardımcısı ve İçişleri Bakanı olarak görev aldı. Biz de bu yeni hükümeti, yurtsever, Emperyalizm karşıtı ve lideri de özgür subaylardan biri itibariyle büyük bir hesapla destekledik. Ben bu süreçte iki hata yaptığımızı düşünüyordum. Birincisi; hükümeti desteklememiz, bunun fazla bir sakıncası yoktu. İkincisi ise; bu süreçte silahlı mücadeleyi bırakıp siyasi çalışmaya fazla önem vermemiz gerekirken yapmamamız. Barzani yardımları İran’dan alıyordu. Bizim de Irak hükümeti dışında pek bir seçeneğimiz yoktu.

Arapça’dan Çeviren: Mehmet Seyhan