Bu Meclis, Bu Yemin ve Kürtler

918

 M.MAMAŞ

1999 Yılı yerel seçimlerinde birçok belediyeyi  HADEP’in kazanması ve Mersin gibi bir kentte kazandığı halde sandıklara açıkça müdahale ederek durumu değiştiren devletin o zamanki Cumhurbaşkanı S.Demirel,bu beklenmedik yükseliş karşısında; “bu, cumhuriyet tarihinin en büyük faciasıdır…” diyerek öfkesini  ve şaşkınlığını dile getirmişti.

S.Demirel, 2015 Genel Seçimleri’nde HDP’nin yüzde 13 oyla 80 Milletvekili çıkartmasıyla 1999 yılındakinin “cumhuriyet tarihinin en büyük faciası” olmadığını vefatından kısa bir süre önce görme şansına sahip oldu. Hangi duygularla dünyaya veda ettiğini bilemeyeceğiz gibi.

O dönemin Cumhurbaşkanının ağzından çıkan o şaşkınlık ve öfke aynı şekilde devletin algısını da yansıtmaktaydı. O dönemin devletinin Kürtlere karşı “topyekün savaş ilan eden” ve bunun sonucu olarak 4 bin civarı Kürt köyünü yakarak boşaltan,3 bin 700 “faili meçhul” yaftalı cinayeti çetelerine işleten, OHAL’le tamamen askeri nitelikli keyfiyet rejimi kuran,binlerce insanı hapishanelere ve işkencehanelere dolduran,kayıplar ve infazlarla sokakların korkuya teslim olmasını isteyen bir savaş politikası vardı.

Bu politikayla Kürt halkının sindirilmesi amaçlanıyordu. Ayrıca sürekli kriminalize edilerek “yasaklı” alana itip meşru bir alan elde etmesini istemiyordu. Çünkü bu meşru alan dünyanın dikkatini ve ilgisini toplayabilir endişesi hakimdi, devlette. Kürt halkının direnişi ve Ortadoğu’da meydana gelen değişimler ve tüm bunlara bağlı olarak devlet gücünün kendi arasında klikleşmesi sonucu çeşitli kanatların hesaplaşmasına dönmesiyle de bu tarzın sürdürülebilir olmadığını kanıtladı. Ve devlet 1996 Susurluk kazasıyla başlayan bir yeniden merkezileştirme veya safra atma süreci başlattı. Tabii bu yaşananlar Kürtlerin devletin sağ ve sol siyasetinden kopmasıyla beraber yürüdü. AKP projesiyle Kürtleri sistem içine entegre etme imkanını hayata geçirdi…Bu arada “Ergenekon” ve “paralel devlet” operasyonlarıyla safra atmaya devam eden bir devlet yapısını halen görüyoruz…

2015 Genel Seçimlerine kadar durumu bu şekilde idare ettiler. Daiş barbarlarının Kürdistan’a saldırtılmasıyla ve özellikle Kobani’de yaşanan manzum direniş Kürtlerde yoğun bir ulusal mağma yaratarak devletin İslamcısından da kopma sürecini başlattı. HDP’nin yüzde 13 oy alarak parlamentoya 80 Milletvekili çıkarmasını bu mağmanın vezüvden fışkırması olarak okumaktayım. Ben, ne birilerinin “emanet oylarının” ve ne de HDP’nin kendi programının sonucunun bir yansıması olarak görmemekteyim.

“Emanet oylar” Kürtlerin devlet partilerine verdikleri oylardı ve bunu geri çektiler. Kendi benliklerine sahip çıktılar ve bunu HDP’ye oy vererek gösterdiler. HDP’nin kendi programının başarısı değil diyorum, çünkü HDP “Türkiyelileşme” siyaseti ile sadece Kürtlerin değil tüm halkların ve özellikle Türklerin de partisi olma iddiasındaydı. Yalnızca büyük ekseriyetle Kürtlerden oy almış olması düşündürücüdür. Özellikle uzun yıllardır Türkiye metropollerinde bağı kopmuş olan Kürtlerin de benliklerine sahip çıktığını görmek mümkün. Bütün bunlar sevindirici konular. Bu sosyolojik gelişmenin doğru değerlendirilmesi önemlidir.

Kürtler açık alanlarda, legal veya meşru alan, nasıl tanımlarsak tanımlayalım Kürtler bu alanda siyaset yapmaktan hoşlandılar. Diğer bir konu, Türk devlet sistemiyle asgari ölçülerde entegrasyon sağlamış belli bir Kürt kitlesinin düzen içinde kalma korkusu da yansıdı diyebiliriz. Ama bir bütün olarak denilebilir ki Kürtler, “biz varız!” dediler. Bu duruşu Kobani direnişi ve Daiş’e karşı Kürdistan’da verilen mücadele özellikle billurlaştırdı. Bu bir benlik uyanışıdır.

“Biz varız!” duruşuyla simgeleşen seçimlerde HDP’ye de aynen Nazım Hikmet’in dizesindeki gibi şunu söylediler; “sen esirliğim ve hürriyetimsin…” Bunu söyleyerek HDP’ye limitsiz destek verdiler. Ne yaparsan yap ama elin boş dönme denildi. Buna yanıt verebilir veya veremez, artık bu yük kendisine yüklendi diyebiliriz. Hüsran da yaratsa, belli kazanımlar da elde etse artık bu kredi Kürt halkının dönülmez bir çizgiye gittiğinin işaretidir. Ya parlamenter sistemden bütün umutlarını tüketerek kopuşacak, ya da kendi içinde kırılacaktır.

Konunun bir de devlet tarafı var tabii. Devlet de 1990’lı yıllardaki politikaları yeniden uygulamaya sokmanın sakıncalarını değişen bölge dengeleri ile düşündüğünde sonuçlarını pek kestiremiyor gibi. Kürtlerle sokakta kavga etmektense Meclis sıralarında birbirine kalem – silgi fırlatmanın daha karlı olacağını düşünmüş olabilir. Zaten AKP’yi HDP üzerinden dengelemek isteyen devletin “üst aklının” (eskiden ‘derin devlet’ derdik, AKP derinlere indiği için ‘üst akıl’ oldu) bu meclis aritmetiğinden yararlanmak için her türlü oyun ve oyalamayı deneyeceğini biliyoruz.

Gelelim şu içler acısı meclis yeminine, ‘ya ağacı görüp ormanı kaybediyoruz ya da ormana bakıp ağacı’. Eğer parlamenter sistemi Kürdistan meselesinde çözüm yolu olarak görüyorsanız, bu yolda yeminin lafı mı olur, derim. Yok eğer parlamenter mücadele yolunu yanlış görüyorsanız zaten hepten yanlış yoldasınızdır. Burada bir tercih vardır. Tercih masum olamayacağı gibi yemin de elbette masum değildir. Bir kimliksizleştirme seansıdır. Zaten Türk parlamentosu işlevi itibarıyla bu konumdadır. Yanlış yerde doğru aranmaz.

Bakın, hiç Türkçe bilmeyen Feleknas Uca Hanım için, Meclis Geçici Başkanı’na; “Feleknas hanım Türkçeyi iyi bilmediği için idare edin” diye rica ediyoruz ve O da büyük ekabiriyetle “idare edelim arkadaşlar” dedi. Ve bu Geçici Meclis Başkanı olan Deniz Baykal, CHP’nin Genel Başkanı iken kendi partisinden evli bir kadınla yatak görüntüleri yayınlandığında istifa etmek zorunda kalan bir aile babasıydı. Şimdi şık fraklı ve tadını çıkarırcasına sınıf başkanlığı yapar gibi “anlayış gösterelim” diyor. Bizler de bunu bir olgunluk gösterisi gibi algılayalım bekleniyor. “Biz iktidara gelirsek siyasi ahlak yasası çıkaracağız” diye meydanlarda söz veren K.Kılaçdaroğlu’na neden bu yasayı hatırlatmıyoruz da kendilerinden anlayış talep ediyoruz.

Kısacası, nereden tutsak bir taraf dökülecek. Yemini okurken feleği şaşan Feleknas hanıma mı üzülürsün,”Türkçe bilmiyor idare edin” diyene mi üzülürsün,(Madem bilmiyorsa hangi dille orada vekillik edecek Feleknas hanım. Neden kendi dilimiz yok diye sormuyoruz).Bu yemini 1991 yılında aynı kürsüde Kürtçe okuduğu için yıllarca hapis yatırılan Leyla Zana hanımın yutkunarak baldıran zehri içer gibi okumasına mı ve sanki bütün bunları “beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır” anlayışıyla normal görülmesini isteyenlere mi…Ne söylersek bir eksik çıkacak…

İyisi mi bunlara takılmayalım. Bir Maya hikâyesinde dediği gibi; “parmağınızı güneşe uzattığınızda güneşe bakarsanız parmağınızı göremezsiniz, parmağınıza bakarsanız güneşi göremezsiniz, parmağınızla güneş arasında uçan kuşa bakın…” Olaya buradan bakınca gördüğüm şey şu; Kürtler özlerine döndüler ve benliklerini açığa vurdular. Bu sosyolojik durumu siyaseten Kürdistan devletleşmesine doğru nasıl taşıyabiliriz?

Kürtler, bu devletin kuralları ve yasaları izlenerek özgürlüklerini kazanamayacaklarını göreceklerdir. Turuncu renkli İtalyan ceylan derili koltuklardan kalem-silgi fırlatarak, kürsüden nutuklar atarak bu devleti bir virgül kadar değiştiremeyeceğimizi hep birlikte göreceğiz. En azından ortalama Kürdün ertelenmiş umutları düzenden kopacaktır.

Cehenneme atılan adam kendisine saldıran Zebanilere; ”yahu siz böyle yaparsanız buraya kimse gelmez” demiş ya, Türk Parlamentosu da bize bunu dedirtecektir. Onların barajını yıkmak için bayraklarını taşıyarak, M.Kemal Atatürk posterlerini mitinglerimizde taşıyarak kendi bütün barajlarımızı da yıktık ama yine de eli boş döneceğiz, inanın.

Geçmişte legal alandaki Kürt siyasetçilere “PKK teröristtir deyin” baskısı yapılmaktaydı. Bunu Kürtlere söyletemediler. Hatta baskılama o denli yapıldı ki ‘pekeke mi pekaka mı’ ifradına dek vardırıldı. Bunu Kürt siyasetine dedirtemeyen devlet, günümüzde İstiklal Marşını,Türk bayrağını,Atatürk simgesini kabul edin dedi ve maalesef bunu başardı da. Yarın öbür gün  kendinize Kürt-Kürdistan partisiyiz dediğinizde bunu hangi söylemlerle başaracaksınız? Burada kendi patlatılan barajımızı görmek istemiyoruz.

Daha ne kadar “esirliğim ve hürriyetimsin”?

En ala istediğimiz “bölgesel özerklik” talebi, kendi toprakları üzerinde iktidar olan Güney Kürdistan’da bile hayat bulmadıysa TC Meclisinde mi gerçekleştirilecek?

Anadilde eğitim hakkımızı mı verecekler?

Ya da Türk Devletinin 100 yıldır Kuzey Kürdistan’da yaptığı katliam ve soykırımın hesabını isteyebilecek misiniz?

Hadi bunları geçelim, en azından vergi oranlarını, enerji fiyatlarını, konut sorununu, ırgatlıkları, işsizliği, sömürüyü ve Kürt halkının ekonomik dışlanmışlığını ve ezikliğini giderebilecek miyiz?

Gerçekten o meclis kimlerindir?

Orayı yöneten güç ve yasa kimindir?

O koltuklarda “kaos yaratmayacağız” teminatıyla oturduktan sonra bu düzen değişir mi?

Daha ne kadar “esirliğim ve hürriyetimsin”!…

26.06.2015