BARZANİ’NİN BAĞIMSIZLIKÇILIĞININ ALTINDAKİ SIR?

307

Ahmet Zeki Okçuoğlu

Önce bir girizgâh yapmam gerekiyor…

Körfez Savaşı’ndan (1991) sonra Kürdistan meselesi ilk defa olarak gerçek anlamda milletler arası gündeme geldi. Bunun doğurduğu sonuç, Güney Kürdistan’ın bir kısım topraklarının (Kürdistan Bölgesi) de facto bağımsız bir statüye kavuşması oldu.

Bu durumda Kürt liderlerinin hemhal yapması gereken şey öncelikle tarihin Kürtlere bahşettiği bu statüyü, kendisini dört bir taraftan kuşatan düşmanlara karşı korumak ve şartlar elverdiğinde de onu hukuki bir statüyle taçlandırmaktı. Bunun için de hiç vakit geçirmeden, Kürt milli birliğini sağlamak gerekiyordu. Kürt milli birliği iç içe geçmiş üç halkadan oluşur: Güney Kürdistan’ın birliği; Kürdistan’ın diğer parçalarıyla birlik; dünyanın dört bir tarafına saçılan Kürtlerle birlik.

Kürtlerin önüne çıkan tarihi fırsata rağmen Barzani ve Talabani, Kürt milli birliğini tesis etmek ve onun muazzam gücüne yaslanarak Güney Kürdistan’ın bağımsızlığı yönünde adım atmak için hiçbir şey yapmadı. Onlar milli birlik yerine milleti düşman kamplara bölerek biri birleriyle savaştırmayı tercih etti. Kürtlerin birliği ve Kürdistan’ın geleceğinden ziyade onları, dostları TC ve İran’ın bu konuda hassasiyeti ilgilendiriyordu.

Irak Savaşı’nda (2003) Güney Kürtlerin önüne yeni bir tarihi fırsat daha çıkardı. Güney Kürdistan’ın kaderine hükmeden Barzani ve Talabani hiç değilse bu defa birleşerek bu tarihi görevi yerine getirebilirdi. Bağımsızlıktan geçtik, Arapların içine düştüğü bu felaketten yararlanarak çok rahatlıkla onları konfederal bir birliğe mecbur bırakabilirlerdi. Ancak Barzani ve Talabani Arapların önlerine sürdüğü sözde “federe devlet”, gerçekte “özerk bölge”yle (federasyon için en az iki federe devletin olması gerekir) yetindi. Üstelik bu sözde iki Kürt lideri, hiçbir zaman bu statünün Kürtlere sağladığı hakların takipçisi olmayacaktı. Kürt milli birliğini engellemek ve Kürt milli potansiyelini yok etmek için başta TC ve İran olmak üzere Kürdistanı kolonize eden devletler “Kürt liderleri”nden (bunlara Öcalan’ı da dahil etmek gerekiyor) istediği şey, Kürtleri Kürtleri düşman kamplara ayırıp savaştırmaktı. Kürt milli birliğini engellemenin tek yolu buydu. Güney Kürdistan’ın kaderine hükmeden bu üç “Kürt lideri”nin çıkardığı iç savaşlar sonucunda Kürtler fiilen üç düşman devletçiğe bölündü: Barzani (Hewlêr) devletçiği; Talabani (Süleymaniye) devletçiği; Öcalan (Kandil) devletçiği.

Gelelim asıl mevzuya…

Barzani’nin bağımsızlıkçılığının altında yatan sırra. Ömrü boyunca “bağımsızlık” sözünü ağzına almayan, onun önüne engeller koyan Barzani’nin aniden bağımsızlıkçı kesilmesine…

Bu da yine TC ve İran’ın ortak kararıyla gelişen bir durum.

TC ve İran’ın dışarıdan ve onların hizmetindeki Barzani, Talabani ve Öcalan’ın içerde yürüttüğü tüm çabalara rağmen Kürdistan Bölgesi, arkasındaki milletler arası destek sayesinde şeklen de olsa varlığını korumaya devam ediyordu. O var oldukça Bağımsız Kürdistan ihtimali de her zaman var olacaktı. Kürdistan Bölgesini eskiden olduğu gibi yeniden Irak Devletine bağlamak artık mümkün değildi. Milletler arası hukuk TC ve İran’ın onu ilhak etmesine de kesinlikle izin vermiyordu. Geriye bir ihtimal kalıyordu; self determinasyon yoluyla bölgenin TC’ye katılması.

Selfdeterminasyon prensibinin tanıdığı hakka dayanarak Kürdistan Bölgesi bağımsızlık ilan edecek ve bu Birleşmiş Milletler tarafından kabul gördükten bir süre sonra da yine aynı prensibin kendisine tanıdığı bir hakkı kullanarak (bağımsız bir devletin başka bağımsız bir devlete katılması hakkı) “eyalet” olarak TC Devletine katılacaktı. Böylece Türkler, Farslar ve Araplar “Kürdistan meselesi”nden ebediyyen kurtulmuş olacaktı.

Bu konuda Türklerin bir başarılı, diğeri başarısız iki tecrübesi vardı: birincisi, Halep Devleti’ne (Batı Kürdistan) bağlı İskenderun Sancağı’nın gizli pazarlıklar sonucunda Hatay Devleti adı altında bağımsızlığının tanınması ve ondan sonra da TC’ye katılması; ikincisi, self determinasyon yoluyla “Kuzey Kıbrıs”ı ilhakı projesinin başarısızlığa uğraması.

Türkler, Kürdistan Bölgesi’nin selfdeterminasyon yoluyla ilhak kararını yürürlüğe koyduktan sonra, hayatının hiçbir döneminde bağımsızlık kelimesini ağzına almayan Barzani de yeni rolü gereği, bir anda sıkı bir “bağımsızlıkçı” oluverdi.

Barzani hanedanlığının da tercih ettiği bir durumdu bu. Zira Barzaniler kendisini Kürdistan’ın sahibi olarak görüyor ve orada mutlak hanedanlık sistemini yürürlüğe koymak istiyordu. Ancak bırakın Kürdistan’ın diğer parçalarını, Güney Kürdistan’da da bunun kabul görmesi mümkün değildi. Barzaniler, Güney Kürdistan’ın tamamında yüzde 10-15 oranında bir desteğe sahipti, ki demokratik bir sistemde bu desteğin daha da aşağı bir seviyeye ineceği kesindi. Bunun için de Barzaniler, “küçük olsun benim olsun” diyerek, Minik bir Kürdistan (Barzanistan) kurmayı tercih ediyordu. Ancak bu minik Barzanistan’ın yaşaması için bölge devletlerinden birinin himayesine girmesi kaçınılmazdı. Hanedanlığının hükümranlığını her şeyin üstünde tutan Barzaniler seve seve Asgari bir statüyle TC’ye katılmayı kabul etti.

TC ve Barzani’nin tüm gayretine rağmen Kuzey Kıbrıs gibi, (Türklerin Kuzey Irak demeyi tercih ettiği) muhayyel Barzanistan’ı ilhak projesinin de başarıya ulaşması pek mümkün görünmüyor.  Zira bu TC ve Barzani’yle hal olacak bir mesele değil. Yukarda da belirttiğim gibi Barzani’nin bağımsızlık ilanının önce bunun büyük devletler sonra da Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından tasdik edilmesi gerekiyordu.
Oysa Barzani’nin büyük devletler nezdinde yaptığı girişimi TC’nin planladığı şekilde kabul görmüyordu.

Büyük devletler Barzani’ye iki şey söylüyordu…

Birincisi, “Bağımsızlık Kürtlerin hakkı, bu nedenle Bağımsız Kürdistan Devletinin kurulmasını kesinlikle destekliyoruz”…

İkincisi, “ancak TC’ye katılacak ya da katılmaz zorunda kalacak bir Kürdistan Devleti istemiyoruz”…

Batılı büyük devletler Barzani’ye iki şey öneriyordu…

Birincisi, demokratik temelde milli birliğini ve milli kurumların tesis edilmesi…

İkincisi, gerçekten bağımsız bir devletin kurulması için Batı Kürdistan’da yürütülen inşa sürecinin sona ermesinin beklenmesi…
1 Mart 2017