Barışın ve Savaşın Anatomisi

1169

M.Mamaş

Kürtlerin  ‘barış’ kavramına yükledikleri anlam ve buradan devşirdikleri politika realist olmaktan öte, romantiktir. Romantik olduğu için ne kendinde ne de muhatabında gerçek yankısını oluşturup bir özneye dönüşme  ve buradan doğacak örgütlü sosyolojisini geliştirememektedir. İşbu sebepten yapısal bir programa sıçramaktan ziyade, var olan nedenselliği çoğaltarak ertelemekte ve haliyle akim kalmaktadır.

Hem savaşın faili, hem barışın öznesi ve hem de her ikisinin kitlesiyiz. Sizce de garip değil mi bu?

Toplumsal sınıflardan, ulusal realiteden, sömürge-sömürgecilik diyalektiğinden, uluslararası ve bölgesel gelişmelerden bağımsız soyut bir ‘barış’ söylemi gerçeğin duvarına çarparak her seferinde kendini sıfırlayan, sıfırladıkça çarptığı duvarı unutan romantik bir yönelimin ötesine geçebilir mi?

Biz Kürtlerin ‘savaş-barış’ sarkacındaki politikası programsızdır aslında. ‘Barışı’ savaşla ısıtan, ‘savaşı’ da barışla soğutan bir yaklaşım programatik zaafiyetin yanı sıra, uygulama bakımından da sorunlu olduğumuzu göstermektedir.

‘Barış’ talebimiz sistematik olmadığı gibi sürdürülebilir dinamiklere de sahip değildir. ‘Barış’ derken muhatabımıza kendimize ait hiçbir duvarımızın olmadığını kanıtlarcasına tüm tavizkarlığa sahip olduğumuzu ispatlamaya çalışmaktayız. Sistematik hiçbir barış programımız yok, ne istediğimizi neredeyse haftalık bülten şeklinde dönderip değiştirerek kurulu düzenin labirentlerinde ilerlemeye çalışıyoruz. Devletin bütün ‘kutsallarına’ amenna diyeceğiniz bir ‘barış’ tutarlı mıdır gerçekten? Tutarlıysa neden tutmuyor? Tutmuyorsa sorun ne? Bu politika dolap beygiri misali böyle sürüp gider mi?

‘Barış’ savaşın anti-tezi değil, kendi başına bir tezdir. Bunu böyle kabul etmezseniz, savaşla barışı ısıtırken, barışla da savaşı soğutursunuz ve burada bir kısır döngü oluşur. Bu fasit daire kendini genişleterek sorunu sonlandırmak yerine kangrenleştirir.

‘Savaş’ da barışın gerekçesi değildir. Savaşın kendi nedenselliği vardır ve bu nedensellik ortadan kalkmadığı müddetçe çeşitli yoğunluklarda zamana yayılarak varlığını sürdürür. Bu nedensellik atlanarak ne sonuç alıcı bir barış, ne de sonuç alıcı bir savaş mümkün olabilir.

Ne barışa savaş dopingi yaparak, ne de savaşa barış şoklamak yöntemiyle rantabl sonuç elde edilemez.

Savaş barışın şantajı olamaz, barış da savaşın diyeti olamaz…

Kontrollü savaş taktiği ile kontrolsüz barış neyi çözebilir!

Eğer sorunumuz sömürge-sömürgecilik nedenselliğinden kaynaklı bir savaş ise, bunun karşısına duba yerleştirir gibi ‘barış’ talebini koyamazsınız. Bu ilişkiyi askeri savaş politikalarıyla değil de daha çok sivil kitle direnişleri ve kampanyalarla, diplomatik kanalları zorlayarak gerçekleştirmek isterseniz bu bir mücadeledir, ama barış değildir. Savaş da bunun anti-tezi sayılmaz, araçsal bir faktör olarak anlam ifade eder.

Bunun aksine, bu nedensellikten oluşmuş savaşı bağrından çıktığı topraktan yani sosyolojik gerçeklikten soyutlayarak merkezi otoritenin düzeltilmesi amacına ve buranın demokratizasyonuyla çözebileceğinizi belirtiyorsanız bu da barış sayılmaz. Konuyu devlette konvertible ederek barış sağlanamaz.

Burada bir barış programı yoktur. Değerden düşürülmüş bir savaşın pastörizasyonu vardır.

Kavramları gerçek zemininden kopararak doğru bir program geliştirilebilir mi! Buradan devam edildikçe savaşın hiçleştirdiği barışların, barışın da hiçleştirdiği savaşların sonu gelmeyecektir. Bu karışım her iki yönden de kendi bünyesini çürütmekten öteye gidemez. Barış politikası eğer karşınızdakini tatmin etmek, onu kabullenmek ve onun bir uzvuna dönüşmek üzerine inşa ediliyorsa programınız sistematik olmak iddiasından ziyade karşınızdakinin sistematiğine entegre olmaya adaydır.

Kendi duvarlarınız yoksa size deprem çadırında barınmayı bile lüks görürler.

Barış mı istiyorsunuz? O zaman çıkıp ayrı bir tez olarak kendinizi kurumlarsınız ve buna uygun bir program oluşturursunuz. Savaşın anti-tezi rolüne soyunursanız hasmınız da duba misali sizi bir oraya bir buraya taşır.

Bu bir paradokstur….

Savaş mı istiyorsunuz? O halde bunu barışın sübvansiyonu veya dopingi gibi kurarsanız buradan da kısır döngüden kurtulmak zordur.

‘Kronik savaş’  gün gelir savaş özelliğini kaybeder.

Savaş da barışın anti-tezi değildir. Kendi nedenselliğini baz alır.

Barışla savaşın oyalanması nasıl ki tehlikeliyse, savaşla barışın kurgulanması da o denli risklidir.

Savaş, ya yenilgi ya da zaferle neticelenir. Kazanan taraf barışı zimmetine geçirdikten sonra tesis eder. Tarihte hep böyle oldu. O yüzden ‘soyut barış’ söylemi zaman-mekan ilişkisinden azade olduğu için yetimdir. Kimse sahiplenmez.

Yüzde yüz haklı sebeplerle başlatılan bir savaşın elbette masumiyetinin sorgulanacağı birçok yüzü vardır. Yüzde yüz masum sebeplerden başlayan bir barışın da haklılığının sorgulanacağı birçok yüzü vardır.

İktidarsız barış yoktur. Barışsız savaş yoktur…

Bunu hala karıştıracağımızdan da eminim…

Sözüm sana, ey kana doymayan bu topraklara tohumlarını serpen bin yıllık  çınar gibi vakarlı duran ey halk,sözüm sana…

04.09.2015