ASKERİ DARBE VE TC İKTİDAR ERKİNİN YENİDEN RESTORASYONU!

1120

Mehmet Müfit

Türkiye’deki başarısız 15 Temmuz askeri darbesinin yarattığı çalkantılar ve kargaşalıklar devam ediyor. Belli ki, artik Türkiye’de hiç bir şey «eskisi» gibi olmayacaktır; devlete hâkim olan iktidar erki devleti yeniden reorganize etmek için darbecilere karşı darbe yaparak büyük «temizlik» operasyonları gerçekleştirmektedir. Ordudan bürokrasiye, yargı organlarından eğitim alanlarına kadar bütün bir devlet mekanizmasına yeniden çeki-düzen verilmektedir.

Belli ki, çok önceden hazırlığı yapılan bir operasyon çekilmektedir devlet kurumlarına. Başarısız askeri darbenin arkasında bir başka askeri darbe gerçekleşmiştir. İktidar erki içindeki değişik «kanatlara» karşı yapılan bir darbedir bu. Deyim yerindeyse «bir taşla iki kuş» vurulmuştur. 12 Eylül 1980 «generaller cuntası» döneminde, Türk ordusu içinde değişik çıkar gruplarını «emir komuta zinciri» içinde belli bir «uyumlulukla» tutmaya çalışan uzlaşma, AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle bozulmuş ve bilindiği gibi, «Balyoz» ve «Ergenekon» hareketlerinin oluşmasına yol açmıştı. Ordu içinde gittikçe büyüyen istikrarsızlık, «Ultra Kemalist» diye bilinen subayların darbe girişimine yol açmıştır. Hadise özetle budur.

Ne var ki, orduya asil hakim olan ve istihbaratı (MİT) elinde tutan generallerin esas kesimi bu darbeyi önceden önleyeceklerine, teşvik ederek, süreci hızlandırarak asil kendi darbelerini gerçekleştirmiştir. Bu, AKP hükümetine ve T. Erdoğan’a rağmen yapılmıştır. T. Erdoğan’ın şahsi ve legal hükümet, sadece perdelenme vazifesini görmüştür. Her şeyin T. Erdoğan’a mal edilmesi, onun şahsıyla izah edilmeye çalışılması yanlıştır ve asil görülmesi gerekenin tespit edilmesini engeller.

Türkiye’de ipleri her zaman ordu genelkurmayı çekmiştir.

Darbe icraatı, MİT ve ordunun iddia edildiği gibi T. Erdoğan’a, AKP’ye ve hükümete bağlı olmadığını gösterdi; Türk devlet erkinin Erdoğan’ın hâkimiyet ve hükümranlığına geçtiği söylevleri boşa çıktı. MİT, darbe haberini T. Erdoğan’a değil gerçekte bağlı olduğu kurum olan Ordu kurmay başkanına vermiştir. Buda gösteriyor ki, istihbarat orduya bağlıdır, T. Erdoğan’a değil. Kemalistlerin, bilcümle solcuların ve Alevilerin yanlış yönlendirmeye çalışmaları daha iyi anlaşılmıştır.

Devlet içinde gerçekleşen büyük «temizlik» ve «yeniden yapılanma» operasyonunu AKP hükümeti ve T. Erdoğan değil, orduyu ve istihbaratı elinde tutan, «emir komuta zincirine» yeniden hâkim olan darbecilere karşı darbe yapanlar gerçekleştirmektedirler. «82 Anayasasının» belirlediği Türk devlet sisteminin asil niteliğini kavrayamayanların bu olayı anlamaları zordur. Okuyucuya sadece kısa bir hatırlatma yapmak istiyorum; bu gün var olan Türk devlet sistemi 12 Eylül askeri darbesinin devamı olarak vardır yani sistem değişmemiştir. «Askeri vesayet» diye tabir edilen ordu hâkimiyeti devam etmektedir. Ama öze ilişkin olmayan birçok değişiklik yaşanmasına karşın durum budur. Rejimin niteliği değişmemiştir. Türklerin yaşadığı bütün sıkıntıların ve siyasi krizlerin esas sebebi de budur zaten. Kürdistan bakımından ise durum değişmemiştir; sömürge statüsü daha da ağırlaştırılarak sürdürülmektedir.

Türk iktidar erki spontane hareket etmemiştir, (pratikte bir takim kargaşalıklar ve beklenilmeyen gelişmelerin ortaya çıkması sonucu değiştirmemiştir) belli bir plan dâhilinde hareket ettiğini görmek gerekiyor; başka nedenler yani sıra, bir boyutuyla daha çok Irak ve Suriye’de «Kürdistan sorunu» etrafında yoğunlaşan gelişmelere bağlı olarak Kuzey Kürdistan’da muhtemel bir takim olası gelişmeleri engellemek için önce kitleleri harekete geçirebilecek şehirleri, eşine ender rastlanan bir barbarlıkla susturma hareketine girişmiştir. «Arap Baharı» diye tabir edilen ayaklanmaların Suriye’ye sıçrama ihtimalini hesaba katan Türk devleti nasıl ki «KCK operasyonunu» başlatarak toplum içinde öne çıkmış 8 bin Kürdü tutuklamışsa aynı maksatla Kürdistan şehirlerini vurmuştur. Ardından, Ortadoğu’da belli etkinliği ve gücü olan ama son dönemlerde çatışma içinde olduğu Rusya ve İsrail ile yeniden antlaşmalara ve uzlaşmalara giderek uluslararası ve bölgedeki ilişkilerine yeniden çeki-düzen vermiştir. Böylece bu iki cephede kendisini sağlama aldıktan sonra bu günkü darbeyi gerçekleştirmiştir. Ortaya çıkan gelişmelerin tesadüfî olmadığını düşünüyorum. Fethullah Gülen’in başında olduğu «Cemaat» ise, başarısız darbede rol oynamış olabilir ama esas gücü oluşturmadığı kanaatindeyim. Her şeyin bu harekete kolayca yüklenmeye çalışılmasının arkasında bir takim gerçekler gizleniyor. «Başarısız darbe» hareketini Amerika Birleşik Devletleri’ne yüklemeleri de kasıtlıdır; Kürdistan’a verdiği desteği bir türlü hazmedemediğinden dolayı onun üzerinde baskı kurma amacını taşımaktadır.

Nedir mevcut durum?

Türkiye’nin «yeni» durumuna ilişkin «durum tespiti» yapılmalıdır. Eğer mevcut durumu anlamaya çalışmıyorsak, izah edemiyorsak ve bir sonuç çıkaramıyorsak o zaman diyecek bir şeyimiz yoktur demektir. Türkiyecilik yapanların ve Türk ordusunun kuyruğuna ahmakça takılmayı öneren devşirme kafaların bilinçli ya da bilmeyerek bulanıklık yaratmaları vatanseverler bakımından sonucu değiştirmez.

Türk devlet sistemi Türk toplumunun esas kesimiyle bir bütünlük oluşturmaktadır. Osmanlı mirası üzerine kurulan «yeni» Türk devleti, militarist eğitimi baz aldığı için toplumu kendisine göre şekillendirmiştir. «Cumhuriyet» tarihi, ırkçı-faşist eğitimin derinlemesine içselleştirilmiş olmanın tarihidir. O bakıma, Türk toplumuna ilişkin bir takim beklentilere kapılmanın yersiz ve gereksiz olduğunu Kürtlerin önceden bilmeleri gerekiyor. Temmuz 2015‘ten beri bir senedir onlarca Kürdistan şehri barbarca yerle bir edilmesine ve binlerce insanin katledilmesine rağmen Türk toplumu buna karşı kilini bile kıpırdatmadı. Aksine Türk toplumunun esasi Kürdistan’da ordunun yürüttüğü savaşa paralel olarak toplumsal faşist histeriyle Kürtlere karşı reaksiyon göstermeye devam etmektedir. Bu söz konusu toplumsal faşist histerik duygularını, «başarısız askeri darbe» sırasında teslim aldıkları askerleri kitlelerin linç etme ve kafalarını kesmelerinde de dışa vurdular. Faşist toplumsal histeri kendilerini de vurmuştur. Şunu ifade etmek istiyorum; bu durumda olan bir toplumdan Kürtlerin hiç bir beklentileri olamaz. Türklere yaranmaya çalışmak siyaset yapmak değildir, acizliktir. Bu bakıma, «Türkiyecilik» yapan siyasi yol başından beri kaybetmiş bir yoldur. Bunun böyle bilinmesi gerekiyor.

Bilinmeli ki, Türk devleti «cumhuriyet tarihinde» ilk defa bu düzeyde iç ilişkilerinde bir çatışma ve bölünme yaşamaktadır. Ordunun «emir komuta zinciri» parçalanmıştır, iktidar erki bölünmüştür, ciddi bir darbe almıştır. Türk toplumu kendi içinde kan dökerek toplumsal istikrarsızlık ve siyasi iç krize yuvarlanmıştır, son derece güvensiz atmosfer oluşmuştur. Ordunun, iktidarın bütününe yeniden el koymasıyla, sıkıyönetim ilan etmesi ve KHK «kanun hükmünde kararnamelerle» öyle sanıldığı ya da yutturulmaya çalışıldığı gibi demokrasiye değil, açıkça «militarist-faşist» dikta rejimine geçilmiştir.

Bu rejimi desteklemek ve orduya ilişkin yeniden güven yaratmak gayesiyle bu gün (pazar, 7 Temmuz) İstanbul’da ve Türkiye’nin her tarafında büyük mitingler düzenlenmiştir. Ordu generalleri ve siyasi parti liderleri beraber faşist «milli birlik ve beraberlik» «ruhuyla» boy gösterisinde bulunmuşlardır. Türk «milli mutabakatı» bir konsensüsle gerçekleşmiş görünüyor. Generallerin “Yenikapı Mitingine” katılmaları ve Genel Kurmay Başkanı orgeneral Hulusi Akar’ın konuşması ordunun bu pokonsensüsün garantörü olduğu şeklinde okunmalıdır. Mitingte en büyük tezahürat H. Akar’a yapılmıştır; «en büyük asker bizim askerimizdir» sloganı Türk halkının orduya bağlılığını teyit etmesidir. Böylece her şey yeniden düzene sokularak militarizmin arkasında saf tutulmuş olundu. Türkiye’nin mevcut «yeni» durumu budur.

Dikkatlerden kaçmayan bir husus ise, HDP şahsında Kürtlerin, tamamıyla bu konsensüs ve «Türk milli mutabakatından» tecrit edilmiş olmalarıdır. Burada, Türkiyecilik yapan Kürtlerin aşağılanması şeklinde bir sonuç çıkarılsa da esasında, Türk devleti ve siyasi sınıfının Kürtlerle «uzlaşma» siyasetlerinin olmadığı ve Kürdistan’da barbarlık savaşına devam edecekleri anlaşılmaktadır.

Ayrıca, dışa yansıdığı gibi, Türk ordusunun Anayasal düzeyde hukuki olarak garantilenmiş yüzyıllık iktidarından vazgeçtiğini sanmak saflık olacaktır, Türk devlet sisteminden bir şey anlamamış olmaktır. «Temizlik» ve «yeniden yapılanma» adına ordunun «budanması» bana son derece kolay bir iş gibi geliyor; işin içinde başka oyunlar ve daha açığa çıkmamış hesaplar var anlaşılan. Türk ekonomisine derinlemesine entegre olmuş olan ordu için büyük çıkarlar söz konusudur. Dolayısıyla elindeki muazzam çıkarları bir tarafa bırakabileceğini hiç kimse sanmamalıdır. Hiç bir zaman Türk ordusu kendisini inkâr ederek kendi eliyle sahip olduğu iktidarı siyasi partilere bırakmaz. Böylesi bir icraat eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu bakıma, Kürdistan vatanseverleri yanlış tespitler üzerinden yanlış siyaset yapamamaları için buna dikkat etmeleri gerekiyor. Herkesin bildiği Mısır örneği belleklerde daha henüz yenidir; önemli ölçüde kitle desteğini alan ordu derhal darbe yaparak iktidarını korumuş oldu. Türkiye’de ise, T. Erdoğan, AKP ve diğer partilerin desteğini alan Türk ordusunun esas kanadı, diğer kliği tasfiye ederek iktidarını yeniden garanti altına aldı. Yeni düzenlemelerle devlet bürokrasisini büyük bir iç operasyonla temizlemeye devam eden asil darbecilerin çok önceden hazırlık içinde oldukları anlaşılıyor. Üç hafta içinde 86 bin kişinin tasfiye edilmesi, 26 bin kişinin de gözaltına alınmış olması her şeyin önceden hazırlandığını gösteriyor. T. Erdoğan ve ekibi kendilerini  kurtarmak için kalkan görevini üstlenmişlerdir. Hadisenin esasi budur diye düşünüyorum.

Bu durum aynı zamanda, Kürdistan’da sömürgeci devlet terörünün ağırlaşacağı anlamına gelir. Güney’de bağımsızlık sorununun gündeme gelmesi, Kürdistan’ın Rojavasında ulusal kurtuluş hareketinin uluslararası destekle yeni başarılarla yeni boyutlar kazanması ve devletleşmeye doğru evirilmesi Türk devletinin baskısının  daha da artacağına işaret olarak okunmalıdır.

Ortadoğu’daki uzlaşmalardan ve antlaşmalardan tecrit olan Türk devleti, Da’eş terörünün bitişe doğru gittiğinin kendisini vurmasını engellemek maksadıyla Rusya ve İsrail’le uzlaşarak, diplomatik ve siyasi gelişmelerin içinde -tornistan yaparak- yer almayı çıkarlarına daha uygun görmüştür. Söz konusu bu iki güçle çatışma içine girmiş olması ve Da’eş’i açıkça desteklemesi Kürdistan davasının çıkarlarına olmuştur. Ne var ki, şimdi daha tehlikeli bir konumdadır Türk devleti; uzlaşma ve antlaşma masalarında Kürdistan davasına karşı söyleyecek söze kavuşması sömürgeci barbarlık savaşı kadar tehlikelidir. Kürdistan ulusalcı güçlerin buna son derece dikkat etmeleri gerekiyor. Türk devleti, savaşla elde edemediğini, Kürtlerin olmadığı diplomatik arenada uzlaşma ve antlaşmalarla elde etmeye çalışacaktır.

Sonuç:

Buna karşın, «parçacı siyaseti» bir tarafa bırakıp, Kürdistan’ı bir bütün olarak düşünüp, ulusal birlik siyaseti yapılmalıdır. Kürdistan’ın değişik parçaları hiç bir zaman Kobanê direnişinde olduğu gibi bu kadar «yakın», bu kadar iç içelik yaşamamıştı. Mevcut siyasi önderliklerin büyüklüğü bu süreçte belli olacaktır; bütün güvensizliklere rağmen yurtsever her Kürt iç ulusal birliklerin gerçekleştiği ve milli politikaların yön verdiği yeni bir ses ve icraat görmek istiyorlar. Eğer Kürdistan bir bütünse kaderi de bir bütündür. Kürdistan’ı bölen sınırlar gittikçe silinmektedir, o halde bu günden yarına müşterek milli politikaların oluşturulması gerekiyor. Öncelikle Güney’de ve Rojava’da siyasi bir diyalog ve birlikte hareket etme sağlanmalıdır. Bunun oldukça zor olduğunu hepimiz biliyoruz, ne var ki, ulusal bilinç, ulusal çıkarlar bunu zorunlu kılmaktadır.

Türk devletinin yeni manevralarına karşın, Kürdistan’ın bağımsızlığını hedefleyen «ulusal birlik ve beraberlik» politikaları geliştirilmelidir. 21. yüz yılın Kürtlerden istediği ve omuzlarına yüklediği sorumluluk bunu gerektiriyor. Bu olmadan davayı bir yerlere vardırmanın imkân ve olanaklarının zayıf olacağını önceden bilmekte yarar vardır.

08.07.2016