ANAYASA REFERANDUMU

279

Bahattin Kılıç

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduktan beri hiçbir zaman demokratik bir anayasaya sahip olmadı. Ne Devletin Militarist yapısı ne de inkâr imhaya dayalı kuruluş felsefesi buna bir türlü müsaade etmedi.

Her ne kadar, 1960 Anayasasında olduğu gibi, bu metinlere bazen hak, hukuk, adalet ve eşitlikten yana cümleler konulmuşsa da, ya aynı cümlelerin sonuna getirilen “ama” ve “fakat” larla, ya da konulan alt bentlerle bu söylenenlerin hepsi boşa çıkarılmıştır.

Keza, bu metinlerin hiç birinde doğru dürüst bir vatandaşlık tanımı da yapılmamıştır. Sadece bir ırkın varlığına ve üstünlüğüne vurgu yapılarak, başta Kürtler olmak üzere, devletinde “vatandaşım” dediği birçok etnisite ve kültür yok sayılmıştır, inkâr edilmiştir.

Bunların sosyal, siyasal, kültürel, yaşamsal bütün hak ve hukukları es geçilmiştir.

Ne yazık ki, Süren onca mücadeleye ve ödenen ağır bedellere rağmen, şimdi gündemde olan metininde de yine bütün bunların yer alması mümkün gibi görünmüyor.

Yazıyı fazla uzatıp insanların sıkılmasına yol açmamak için, burada, ne herkesin kendince izleyip sonuçlar çıkarmaya çalıştığı Dünya, Türkiye ve Orta doğudaki gelişmeleri, nede farklı Anayasa örneklerini etraflıca anlatan geniş değerlendirmelerde bulunmayacağım.

Sadece bugünün Türkiye’sinde nelerin olup bittiğini gösteren ve bu koşullarda yapılacak bir Anayasanın neden kapsayıcı ve demokratik olmayacağını açıklayan bazı gerçeklerin altını çizmekle yetineceğim.

Gerçi bu Anayasa metni, kimi teatral sahnelere rağmen,her ne kadar meclisten sorunsuz bir şekilde geçmiş olsa da, henüz tarihi beli olmayan referandum gününe kadar nelerin olup biteceğini ve hatta referandumun bile kesin olup olmayacağını tam olarak söylemek bile mümkün değildir. Çünkü Türkiye burası. İlişki ve ittifakların anlık değiştiği Ortadoğu’nun yanı başı. Her şeyin her an değişmeye müsait olduğu bir alan

Böyle olmakla birlikte, yinede ben, söylemek istediklerimi olasılıklara göre değil, mevcut realiteye göre ifade etmeye çalışayım.

Diyelim ki söz konusu metni meclisten geçirdikleri gibi ön gördükleri süreci de engelsiz ve sorunsuz bir şekilde tamamlayıp referandum gününe vardılar… Ve bizleri, “kırk satır mı, kırk katır mı” mantığından başka anlam ifade etmeyen “evet- hayır” seçenekleri ile sandığa zorladılar… O durumda ne yapmalıyız? Ya da ondan önce neler yapmalıyız?

Her şeyden önce, mademki Anayasalar toplusal sözleşme olarak kabul ediliyor, o zaman özellikle bu sözleşmenin içeriği ve kapsamı tartışılırken, maddeleri tespit edilirken, buna bağlı olmakla yükümlü kılmak istedikleri bütün toplumsal kesimlerin bu sürece dahil edilmeleri gerekmiyor muydu?

Aynı şekilde; din, dil, renk, inanç, aidiyet, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, söyleyecek lafı olan herkesin söyleyeceğini özgürce söyleyebileceği bir ortamın yaratılması gerekmiyor muydu?

Peki, bunların hangisi yapıldı? Bugünün Türkiye’sinde bunlardan söz etmek mümkün mü?

Bunlar bir yana, diğer yandan, bırakın sıradan vatandaşları, dokunulmazlığı olan seçilmişlerin, milletvekillerin, belediye başkanlarının, yazar, çizer, aydın, akademisyen, gazeteci bil cümle muhalif olan herkesin rahatlıkla işlerinden atıldıkları, içeri tıkıldıkları bu koşullarda engellemelerle karşılaşmadan özgür ve eşit bir seçim çalışması yapılabilinecek mi?

7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri düşünüldüğünde ve o günlerle başlayıp devam eden süreç bütünsellik içinde ele alınıp değerlendirildiğinde bunun da mümkün olmadığı açık görülüyor.

Büyük bir olasılıkla meydanlara indiklerinde “evet” çiler gibi “hayır”cılarında (en azında inkar imhacı ırkçı milliyetçilerden oluşan büyük bir kısmi) “devletin bekası” deyip farklı yollardan aynı atışları yapacaklardır. Biri “büyük Türkiye”, “güçlü Türkiye” deyip tekçiliği dayatırken, diğeri esas olarak değişmez maddelerle özü koruma altına alınan ve bizleri yok sayan 12 Eylül Anayasasını ve kendi eseri olan yüz yıllık inkâr imhacı devlet yapılanmasını savunmaya devam edeceklerdir.
Dolayısıyla evet de çıksa hayırda çıksa sonuç fazla değişmeyecek. Ya mevcut Anayasa olduğu gibi kalacak yada bazı makyajlardan geçirilerek yine kalacak… “Terör”  ve “şiddet“i bahane ederek hak ve hukuklarımıza saldırmaları da işin cabası olacak.

Bu gün her ne kadar bu kampanyanın başını çeken milliyetçi modernistlerle, İslamist totaliterciler arasındaki kavga bir hak hukuk kavgası gibi yansıtılmaya çalışılıyorsa da aslında işin gerçeği bu değildir. Aralarındaki kavga, daha çok yönetim kavgasıdır, bir egemenlik kavgasıdır. Bunu bilmek ve görmek gerekiyor. Bunların, ezilenlerin, dışlananların kazanacaklarını gördükleri anda, bütün dalaşmalarını bir kenara bırakıp, sarmaş dolaş olacaklarını unutmamak gerekiyor. Bu nedenle her ne kadar güncel politikaları sebebiyle birine daha farklı cephe almak durumu söz konusu olmuşsa da diğerinin yedeğine düşmemek için ihtiyat ve dikkate ihtiyaç vardır.

Bu hassasiyet gösterilmeden “evet-hayır”a angaje olunursa sadece Kenan Evren anayasasının oylanması sırasında olduğu gibi güç sahiplerinin elleri güçlendirecektir. Seçimden sonra sistem savunucusu iki kesimde “Bakın ne güzel demokrasimiz var, hep birlikte referanduma gittik, halk böyle istedi, işte halkın iradesi” diyeceklerdir.

Sadece bu kadarla da kalınmayacak. Bu yanlış tutum aynı zamanda kendini farklı kulvarlarda sanan yüz yıllık inkâr, imhacı birçok ırkçı-şoven kesimin gerici politikalarına da örtü oluşturacaktır… Onlara güç ve enerji sağlayacaktır. Hatta belki de birçok insanın onların politikalarına adapte olup girdaplarında erimelerine yol açacaktır.

Ve unutmamak gerekiyor ki seçimden sonra şöyle oldu böyle oldu demenin de hiçbir anlam ve önemi kalmayacaktır.

Ayrıca, bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Referandumda “evet” de çıksa “hayır”da çıksa durum pek değişmeyecek. Çünkü ötekileştirilenler olarak bu metinde olmadığımız gibi,bu metnin toplumun ihtiyaçları için değil , yönetenlerin ihtiyaç ve istemleri doğrultusunda gündeme getirildiğini biliyoruz. Birazda bu yüzden yangından mal kaçırılır gibi aceleye getirilerek bir an önce kotarılmaya çalıştıklarını da görüyoruz.
Hatırlanırsa adamlar kendileri defalarca açıklamışlardı, “fiili durumumuza göre yasal düzenlemeler yapacağız” demişlerdi. Yalnız başına bu zihniyet bile mevcut uygulamaların ağırlaşarak devam edeceğinin göstergesidir.

Bu anlamda seçim ve demokrasi yönündeki hilebazlıklarını iyi görmek gerekiyor. İmkan ve olanakları sonuna kadar kullanalım derken oyunlarına alet olmamak gerekiyor. Bunun için bu referandumda strateji evet ya da hayırdan çok her iki tarafında dayandığı yüz yıllık, inkar imhacı zihniyetin teşhiri üzerine oturtulmalıdır.

Böyle bir tutum onları yapmak istediklerinden alıkoymasa bile en azından onaylamadığımız durumlarından dolayı meşruluklarını sorgular hale getirir ve beklide birçok kesimin bu yanlışlara payende olmasını engeller.

Bu konuda etkili bir sonuç elde etmek için elbette ki geniş kesimlerin ortaklaşması çok önemlidir…

Yani aidiyeti inancı, kimliği ne olursa olsun; sol, sosyalist, devrimci, demokrat, sosyal-demokrat, ilerici, çevreci hareketler, renkler, dernekler, sendikalar, yeşiller, yani mevcut durumdan memnun olmayan bütün toplumsal kesimlerin ortaklaşması önemlidir, buna gidilmelidir.

Böyle bir durumda yapılan Anayasa oylamadan geçse bile Kenan Evren anayasası gibi bununda meşruluğu olmayacaktır. İkinci gününden itibaren yeni bir Anayasa için tartışmaların başlaması kaçınılmaz olacaktır.

Bunu değil de mevcut koşullarda yapılacak bir referandum seçimine sadece slogan varı bir “hayır“la dahil olunursa daha başından sonucunu ve meşruluğunu kabul etmiş gibi oluruz ki sonucun ne olacağı da aşağı yukarı bellidir.

Bütün bunlarla birlikte olağanüstü halin yaşandığı bu anti-demokratik ortamda demokratik bir Anayasanın yapılamayacağı, yapılsa bile yüzde doksanları aşıp “evet” oyu alan Kenan Evrenin Anayasasından farklı olmayacağı iyi anlatılmalı.

Herkesi kapsayacak bir Anayasa için öncelikle koşulların düzeltilmesi ve herkesin sürece dahil edilmesinin gerekliliği anlatılmalı… Bunun propagandası yapılmalı… Anti -demokratik yasa, uygulama ne varsa hepsi en iyi şekilde bir bir anlatılarak teşhir edilmeli.”Evet” de çıksa “hayır“da çıksa kapsayıcı ve demokratik olmadığı için bunun da meşru olmayacağı şimdiden anlatılmalı
Bunların hiçbirini yapmadan sadece düz bir mantıkla yaklaşıp bize dayatılan evet hayırlarına angaje olursak, şu anda emareleri görüldüğü gibi belki de meseleyi, farkında bile olmadan, sistem ile karşıtları arasındaki bir mesele olmaktan çıkarır, sistem karşıtlarının bir iç meselesiymiş durumuna getirmiş oluruz. Bu mantık bırakın kazanım elde etmeyi, kayıplara ve kırıp dökmelere neden olur. Oysa ne böyle bir lüksümüz vardır, nede buna mahkumiyetimiz.

Öncelikle, hep birlikte, her yerde ve herkese bu gerçekleri anlatmayı başarabilmeliyiz. Hem de hiç bir olasılığı göz ardı etmeden anlatmalıyız. Yani bu aşamada, işaret etmeye çalıştığım kaygılara rağmen, “hayır “ı da, olası bir protesto ya da “boykot”u da kendimize ait görmeliyiz. Bunları hesap içi tutmalıyız.

Zaten görüldüğü kadarıyla bütün bunlar tartışılıyor, tartışılsın, tartışılmasında da fayda var. Çünkü ancak böylelikle, birazda gelişmeler izlenilerek, hangisinin daha doğru ve faydalı olacağı anlaşılabilinir. Ona göre tutum alınabilinir. Kaldı ki güçlü bir ortaklaşmanın da ancak bu yolla mümkün olabileceği unutulmamalıdır.

 

27 Ocak2017