Anayasa, Boykot ve Kürdistan’da Tartışılması Gerekenler

660

Necat Demirci

Son söylenmesi gereken ne varsa ilk söyleyip giyotine kafayı uzattığımız tarihi günler yaşıyoruz.

Kimse duymazsa zamanın vicdanına fırlatırız, yarın yine bizlerin çığlığı ile beraber yankılanır. Çığlık bizlerin varoluş çığlığıdır, çığlık bizlerin yaşam savaşıdır, çığlık Türk sömürgeciliğinin karşısında anaların, babaların ve evlatların ve kızların ve oğlanların çığlığıdır. Cizre’nin, Nusaybin’in, Roboski’nin çığlığıdır…

İlk önce en yakıcı sorular ile başlayalım:

Bizleri soykırımdan geçirme planlarının yapıldığı, topraklarımızı işgal edip egemenliği tesis ettikleri kurumsal çatıyı ”restore” eden Türk egemen burjuvazisi için Kürt ve Kürdistan nedir? Mevcut Anayasada Kürdistan ülkesi ve Kürt ulusu nereye düşer? Bizler bu yurttaşlık sözleşmesinin neresindeyiz?

Önce şunu soralım: Kürdistanlılar ve Türkiye’ye bir şekilde dağıtılan, topraklarından sökülüp atılan ve bir türlü Türkleşmeyen Kürtler var mıdır, yok mudur? Varsa varlığımız mevcut Türk devletinin anayasasının yani yurttaşlık sözleşmesinin ne yanına düşüyor? Türk egemen burjuvasının buna cevap vermesini beklemeyelim. O halde Kürdistan’da gövdelenmiş ve Türkiye’de siyaset yapan ve bileşenleri olan ve yoldaşlık ilişkisi kurulan tüm bileşenlere, tüm devrimcilere, Kürdistan ülke gerçeğini kabul etmiş veya etmemiş (!) tüm sol – sosyalist – ve kendilerini devrimci olarak tarifleyen ve mücadele edenlere de bu soruları soralım.

Alacağımız cevaplar bizlerin yakıcı gerçekliğinden başka birşey değildir.

Tek adam rejimi imiş, laiklik imiş, cumhuriyet imiş, tüm bunlar bizlerin soykırıma uğradığı, pogroma uğradığı, son süreçte de şehirlerimizin yakılıp yıkıldığı, anayasa görüşmelerinde de isimleri okunan ve sömürge parlamentosunun duvarlarında yankılanan isimlerinden ibaret olan Türkiye demokrasisinin bizlerin yaşamındaki karşılığı ne ise, işte tam da onu yaşıyoruz!

Ne bir eksik ne de fazla…

100 yıldır ne yaşıyorsak, işte odur bugünkü tüm Türk devlet kurumsallığı, hukuku ve anayasası…

Türk devletinin parlamenter sistemi 100 yıldır bizlerin varlığını inkar eden, soykırım suçlarını bizzat organize eden, bizleri topraklarımızdan söküp atan, ülkemizi, şehirlerimizi, insanlarımızı, ulusal değerlerimizi, toplamda tüm varlığımızı talan eden, talan ederken gözlerimizin içine baka baka yok sayan, yani bizlerin hafızasında suçlu, rezil, iğrenç, insanlığa yakışmayan, biz Kürdistanlılarla kurduğu o çirkin ilişki ile kimi zaman vekillerimizi esir alan, ikinci cumhuriyet döneminde vekillerimize ‘aşiret” deyip infaz eden, yıllarca zındanlarda çürüten, çok affedersiniz zindanlarda kendi pisliğini yediren bir çatı kurum idi. Atatürkçüsü – kemalisti, dincisi, ırkçısı, sağcısı, solcusu tüm bu suçlara bir şekilde iştirak etti. Ve tüm bu cüreti de yine 100 yıldır yap-boza çevirdikleri anayasaları ile yaptılar. Egemen Türk burjuvazisi farklı ideolojiler ile hep aynı düşmanı ezdi, hep aynı düşmanı yok etti: Kürtler ve Kürdistan. Ve en çok bizim ulus ülke gerçeğimiz ile vakit harcadı. Çünkü her soykırımı, işledikleri her suç, biraz daha rezil bir hal aldı.

Daha dün geçici hükümet kurulup, Kürdistan’da %80 oy alarak meclise giren ve bakan olan vekiller, bakan kimlikleri ile seçildikleri illere, ilçelere giremeyerek bodrumda yanan canlarımızı, yıkılan şehirlerimizi ve tekrarlanan zorunlu göçü – pogromu, yatak odamıza giren silahlı güçlerini, mezarlarımızı talan eden o koca devletin karşısında çaresiz kaldı. Bunu Türk parlamentosunun anayasasından almış oldukları bakanlık yetkisine rağmen, hem de seçildikleri bölgelere sokulmayarak ve fakat hepimize de izlettirerek yaptılar. İşte o  kurumsallık, işte o devlet, o devletin işlediği suçlar için silahlı güçlerine yetkiler dağıtan hukuku ve anayasası idi yaşadığımız gerçeklik. Ya Kütler ve Kürdistan yoktur, ya varlığımız yok edildi, edilmeli idi ve gün be gün ediliyor. Tüm bunlar yaşanırken, bu devletin anayasası ile yurttaşlarının aidiyet ilişkisi sivil bir ilişki değil, militarist bir ilişki ile çocuklarını davullar, zurnalar, kınalar, dualar, marşlar ile Kürdistan’a yollamaya devam ettiler ve tüm bunlar yaşanırken tek bir itiraz duyulmadı. Siviller de bu insanlık suçlarının bileşeni, yüklenicisi oldular.

Neye hayır diyeceğimizi ve neye evet diyeceğimizi böyle özetlemiş olalım. Bu ilişkinin hukuki temelidir mevcut anayasa. Neyi izliyoruz? Birbirleri ile dövüşüyorlar, kadın erkek demeden yumrukluyorlar. Fakat ortak düşmanları olan Kürtler ve temsilcileri ise esir alınmış!

Bizi ”hayır” demeye davet edecek bileşenler, partiler, örgütler, yoldaşlar, sol-sosyalistlerin ne dediklerine, kitlelerine ne anlattıklarına bakalım! Dürüstçe bu durumu yargılayıp, ilk dört maddesi dahil bu anayasayı yok sayıyorlar mı, Kürdistan ulus ülke gerçekliğini önlerine kabul olarak almışlar mı, yoksa yine bizlere bir ”yetmez ama hayır” oyunu mu oynanıyor? Tüm bu soruları sormadan, tüm bu meseleleri açık seçik, dürüstçe konuşmadan, ”hayırlı” bir birliktelik kurmamızın temeli yoktur! Temelsiz birlikteliğin sonucunu da tutuklanan vekillerimiz ve yakılıp yıkılan şehirlerimiz ile ödedik! Tasfiye edilen halk ve Rojava’da savaşın tarafı olan Türk devletinin topyekün savaşını yine Kürdistan’a yığdığını da unutmayalım. Sadece Rojava değil, Başur’da da, yani tüm Kürdistan’a savaş açmış bir Türk devleti ve onun tüm bu işleri yaptığı mevcut kurumsallığı – anayasası var karşımızda.

Bizim bir ülke ve ulus gerçekliğimiz ve yüz yıllık yok sayılan varlığımız var ve karşısında mevcut Türk devleti ve onun parlamenter sistemi adına cumhuriyet dedikleri. Ve Türkiye egemenliği altında siyaset yapan ve yaşayan tüm güçler tüm politik mücadelesini de mevcut yasal sınırlar içerisinde yine bu sistem içerisinde yürütmek, örgütlenmek ve bu sistemin açtığı alanlara mahkum ”legal” sahalarda siyaset yapmaya mecburdur. Ya da tamamen yasadışı alana itilmiş bir yaşambiçimi dayatılıyor. İşte son 40 yılda yasaları ile hukuku ile, medyası ile, silahlı güçleri ile, yurttaşlarına zerk ettiği Kürt ve Kürdistan düşmanlığı ile, tarihçileri ile, yazarları ile yok saydıkları, teori ortaya koysunlar diye akademisyenleri ile tüm şiddetlerini Kürtlere ve Kürdistanlılara kustular! Kültürümüzü, müziğimizi, yazılı sözlü edebiyatımızı ve tüm birikimlerimizi, topraklarımızı bile şiddet ile talan ettiler, yok ettiler, edemedikleri ile savaşa giriştiler. Gün be gün bunları yaşamaya devam ediyoruz, kalp pili değiştirilemeyen 74 yaşındaki Kürdistanlı vekil Kürt olmaklığı ile bedel ödemeye devam ediyor. Kimimiz kaçtık, kimimiz zindanlarda, kimimiz dağlarda, kimimiz partilerde, kimimiz mülteci, kimimiz mezar altında ve mezarlarımız bile talan ediliyor, yakılıyor, yıkılıyor. Türk yargısı da, en az parlamentosu kadar tarafgirdir, hukuktan bahsetmek mümkün değil! Tüm bunları alt alta yazdığımız zaman, bizlerin ne mevcut düzende, ne de onların dizayn edecekleri başkanlık sisteminde yaşama hakkı yoktur. Bu yüzden faşizmden faşizm beğenmek gibi bir lüksümüz de yoktur.

Başkanlık – Cumhurbaşkanlığı artık Türk devleti ile yüzleşebileceğimiz, Kürtleri soykırıma uğratan tüm kurumsallığın tek bir merkezden yönetilmesi ve hal böyle iken partilerin ideolojilerin ve kendi iç iktidar savaşlarının peşine takılmayacağımız bir devlet düzeni olacaktır. Tüm siyasi – politik söylemlerimiz de buna göre değişecektir. Buna hazırlıklı olmak, olası bir başkanlık – cumhurbaşkanlığı düzeninde, Kürdistan ulus ülke gerçeğine yaslanacağımız çok daha fazla alan ve zaten kristalize olan Kürt ve Kürdistan düşmanlığı ile tek ve merkezi bir elden yüzleşeceğiz. Kürdistan sorunu bundan sonra demokrasi sorunu gibi ülke meselemizi kararttıkları birçok ideolojik safsatanın gölgesinde kalmayacak, gerçeği tüm acı ve çıplaklığı ile de görmemize fırsat sağlayacak!

Kürt sorunu bir demokrasi sorunu değildi, hiç olmadı! Kürdistan sorunu parlamento sorunu değildi ve hiç olmadı. Kürt ve Kürdistan sorunu parlamentoları ve demokrasinin temel alınacağı iç mesele değil, işgal – soykırım – gibi suçları da içinde barındıran uluslararası toprak ve ülke meselesidir. Bu yüzden tüm bu kavram karmaşasının da sona ereceği faşizmin herkesi yutacağı ancak ülke gerçeğimizin de ulusal varlığımızın da sadece statü ile çözülebileceğini de göreceğimiz çetin günlere gebedir önümüzdeki süreç!

Bu yüzden Kürdistanlılar bu iç iktidar savaşında ve onların ideolojik – iktidar ve düzen kavgasında saf tutmaması, zaten bizleri yok sayan bu derin çatırdamayı kendi ulusal gerçekliklerini ve ülke gerçekliklerini önüne alarak derinleştirmesi kaçınılmaz bir seçenektir. Başkanlık tartışmaları bile bizlerin içinde olmadığı, ülke ve ulus gerçeğimizin tek bir paragraf bile yer almadığı, CHP ve AKP-MHP hesaplaşması olarak geçecek. Bizler ise mevcut iktidar ile olan hesaplarımızı tarihsel hesaplarımız ile karıştırmamalı, kolektif hafızamızdan, o acılı kuyudan tüm yaşanmışlıkları 100 yıllık soykırımı unutmadan bu savaşı da, onların anayasal düzenlerini de onlara terk ederek dışarıda kalıp ayrıştığımız bu günlerde bu ayrışmayı statüleştirmeye doğru hızla evirmemiz gerekecektir.

Yoksa bu belki de kanlı hesaplaşmada, yine en büyük bedeli Kürtlere ödetecekler, yine ortak düşmanları ile iç çatışmalarının önüne geçmeye, Kürdistan’da savaşı körükleyerek iktidar savaşlarını hangi sonuç çıkarsa çıksın sonlandırarak, Kürdistan üzerinden iktidarlarını yenileyeceklerdir, anayasaları ve yeni başkanları ya da mevcut anayasada savaş hükümetleri ile.

Kürdistan’da anayasa tartışmalarının bir karşılığı yoktur! Kürdistan’da ülke ve statüleşme sorunu vardır ve bu sorunu çözebileceğimiz kurum, Türk parlamentosu ve Anayasal reformlar, düzenlemeler değildir.

Boykot etmemiz gereken aslında anayasa referandumu değil, Türk devletinin Kürdistan topraklarında 100 yıllık inkârı, kanlı egemenliği, aldatmaca parlamentosu ve zamana yayılmış soykırımıdır.

Boykot etmemiz gereken ulus ülke gerçeğimizi görmezden gelen tüm muhalif güçlerdir.

Boykot etmemiz gereken, Kürdistan yıkılırken parlamentoda bizlerin ölümüne kılını kıpırdatmayan bir avuç vekilimiz dışındaki sömürgecilerdir.

Boykot etmemiz gereken Türk anayasasının başkanlık veya mevcut değişmeyen ilk dört maddesidir.

Boykot etmemiz gereken tekçi anayasayı başkanlık sistemine, tek adamlığa karşı savunurlarken Kürdistan’dan ve bizlerin ulusal statü sahibi olmamızdan tek kelime bahsetmeyenlerdir.

Boykot etmemiz gereken mevcut anayasal düzeni tamamen yıkmaktan ve Kürdistanlıların statüsü ile birlikte olası bir anayasal düzende eşit kurucu olması gerektiğini savunmamalarıdır.

Yani boykotumuz sadece evet için değildir, hayır seçeneğini de, politik, tarih bilinci ile ve ulusal gerçekliğimiz ile tartışmamız ve Kürdistan’da tüm bu tartışmaları red ederek mahkum etmemiz, taraflara tarihi bir ders vermemiz gerekir.

Böylesine derin bir kriz ve yönetememe durumunu nasıl yönetilir kılacaklarını biliyoruz Türk devletinin. Toz duman dağılınca Kürdistan’a saldırarak. Bu fırsatı onlara vermemeliyiz…