Alevilik Mezhep Değil, Bir Doğa Dinidir

3537

Hacı Dere

Selanik’te 1912’de ikinci kongresi yapılan İttihat Teraki’nin; babası ordu kâtibi olan Dersimli Abdullah Cevdet ve arkadaşları tasfiye edilerek Osmanlı gericiliğine karşı kurulmuş olan bu partiye yeni bir program ve tüzük hazırlandı.

İttihat Terakki’nin birinci kuşağı aslında değişimci ve Osmanlı gericiliğini reddeden bir kuşaktır denilebilir.

1912’ye kadar olan dönem içinde 18 Kürt gazete ve 15’e yakın Kürt Cemiyeti kurulmuştu.

İkinci kongrede alınan kararla tek tip insan yaratılması hedeflenerek Türk ve Müslüman ve buna uygun politikalar geliştirerek iki halk üzerinde sistematik bir asimilasyon uygulamaya başladı: Kürdü Türk’ün potasında eritmek, Alevi’yi İslam’ın potasında eritip Müslümanlaştırmak!

Ülkeleri Kasrı Şirin Antlaşması ile ikiye bölünen ve özünde bir Alman projesi olan “kurtuluş savaşı”ndan sonra Lozan’da oyuna getirilen Kürtler mili bilinçlerini hiç elden bırakmadıkları için örgütlenmesini devam ettirdiler.

Osmanlı hilafeti ve saltanatı sahibi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve sözcüleri olarak lanse eden padişahlar ve saltanatını pekiştirmek için yanında bulundurdukları din uleması ve temsilcisi Şeyhul İslamlar her fırsatta kedilerinden olmayanlar için fetvalar çıkararak öncelikle Alevileri kılıçtan geçiriyorlardı.

Dahası ve devamı TC Anayasası’nın 1928’lere kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır ibaresi vardı. 28’de ibareyi kaldırsa da pratikte katmerleşerek gelişip günümüze kadar ulaştı .

1960’lardan seksenlere kadar olan süreçte özelikle Kürt Aleviler kendilerini Türk solu içinde ifade etmeye başladılar. Burada Kürt Alevi kimliklerinin yerine daha çok sınıfsal kimliklerini koydular.  Böylece hem Kürt kimliklerinde ve hem de Alevi geleneklerinde bilinç kayması yaşandı.  Toptan reddediş, zaten yaradılış değil de doğuş geleneğinden ve doğayı kutsayan bir dinin kültürü ile beslenen Alevilerde bir bilinç kırılmasına sebep oldu.  Sosyalist kültürün kaba materyalizmle “yaratılış teorisini” toptan reddedişi aslında oluşumu esas alan ve doğayı kutsayan Aleviliği de reddetmelerine sebep oldu, bu totalci yaklaşımları.

Tabii bunun yanısıra resmi din ideolojisinin büyük etkisi var. Üniversiteler, tüm kurum ve kuruluşlar, yargı,  yazarçizer takımı İslam ‘içidir’ diye İslam’ı Alevilere empoze etti. Bunun da büyük etkisi var. Bugün Alevilerin büyük bir kısmı biz Müslümanız Türk’üz demekten kendilerini alamıyorlar.

Aslında hiç de böyle değil!

Alevilik yukarı Mezepotamya’da İslamiyet’ten çok önce ortaya çıkmış doğa dinlerinden biridir. Çıktığı doğa gereği Asurîler, Keldaniler, Nasturiler, Êzidilerle yan yana yaşamış bir Kürt “dinidir”.

Alevi aydınlar ise hala takiyye yapıyorlar.

Aleviliğin İslam dışı bir din olduğunu gelecek nesillere aktarmakta tutuk davranıyor, bilimsel araştırmalar yerine resmi ideoloji ve onun gücüne göre tavır alıyorlar.

13.yy ile 15.yy arasında aslen İslamiyet’in iki büyük mezhebinden Şii olan Ali Şinasi’nin ajanları ile Alevi ocaklarına sızması ile Alevi pirlerinin davranışları değişmiş, yol evladını kollayıp koruyan pirler kendi etrafını ve ailesini kollayıp korumaya başladılar.

Şinasi’nin etkisinde kalan Alevi ozanlar Şah’ı ve Şiiliği adres göstermeye başladılar. Aslında Şiiliğin sembolleri olan Ali, Hasan Hüseyin ve 12 İmamlar o dönemde Aleviliğe yerleştirildi.

Günümüzde Alevi pirleri donanımsız olduklarından 4 kapı 40 makam öğretisi yerine hala “Hak Muhammet Ali Hasan Hüseyin” diyerek cem evlerini minaresiz camilere dönüştürdüler ve cem evlerinde asıl Müslüman biziz vaazları veriyorlar.

Tabii bunda resmi Türk ve Müslüman ideolojisinin çok büyük etiksi var. Tüm yazarlar ve aydınlar, yargı,  kamu kuruluşları bu ideolojinin süreğenidirler.

Resmi ideoloji, Alevilik Şaman inancının Türk versiyonu diyor.

Alevilerse ‘hak ehli erenleriyiz’ diyorlar.

Zaten biliminin de reddettiği toprak ve sudan yaradılışı reddederek anne ve babadan gelmeye yani doğuşa inanırlar. Şamanlar ritüellerinde semahlarını saat yönünde ve kutup yıldızını sembol alırken, Aleviler saat yönünün tersine semah döner ve insanı sembol alırlar. Yüzyüzedirler. Bu, İslam öncesinde böyledir ve bu inançlarını sır haline getirmişlerdir, yani çeşitli baskılardan dolayı saklamışlardır.

Bu inancın sırrı doğuş ve ölümle ilgilidir. Ölüyü kefenlerken iki üst kefenin altında yakasız gömlek dedikler bir üçüncü kefen vardır. Bu kefen ölünün avret yerlerini örtmek içindir. Sır örtüsüdür bu, çünkü sır birleşmede üremedir.

Alevilerde Allah anlayışı yerine hak vardır.

Alevi şöyle düşünür; baba mayayı ana sütüne katar, ana rahminde vücut tutar, mayalanan maya kırk gün mayada kalır. 41 günde nüvesi tamamlanır. Bu kırklar meclisinin inancıdır. Cemin manası insanın ana rahminde cem olmasıdır, nüvelenmesidir. Kırktan sonra kırkbir yoktur. Mecliste cem bire döner, yani yeni bir yaşama döner.

Kısacası Adem’in topraktan Havva’nın da O’nun kaburgasından yaratıldığına inanmaz. Alevi oluşuma evrimci bir gözle bakar.
Araştırmacı yazar Haşim Kutlu, “Alevilik bir doğa dinidir, kökeni kadim ortaklık toplumuna dayanır” der.  Alevi toplumumun kutsallıklarının temelinde ana vardır. Kökleri yukarı Mezepotamya’ya dayanan kadim bir ortaklık dinidir ve bu toplumun yerleşkesine de ‘rıza şehri’, orda yaşayanlara da ‘Rıza şehrinin yol evlatları’ denir. Klana dahil olmak ve yola girmek isteyen yoluna bir yol arkadaşı(Musaip) alıp pir’e görünmek zorundadır. Ve pir kutsayıp onları kabul eder. Ölünceye kadar her türlü sorumluluğundan O’nu mesul kılar. Buna uymayanları da ‘yol düşkünü’ ilan eder. Yani bir çeşit “aforoz”…

Görüldüğü gibi Aleviliğin ne İslamiyet’le ne de Şiilikle ve diğer semavi dinlerle hiç bir alakası yoktur.

Alevilikle Kızılbaşlık da farklıdır. Şöyle ki, 1488’de 12 parçadan oluşan kırmızı bir külahı Şii Sefavi  savaçılarına giydirip Osmanlılarla savaşan ordusunu ayırmak için nişan olarak bu külahı kullanmalarından ötürü “Kızılbaşlar” denildiğini biliyoruz. Bunun da Kürt Aleviliği ile ilgisi bulunmamaktadır. Osmanlı sürekli biçimde Kürt Aleviliğini Şiilikle özdeşleştirmek istemiştir. Bu yüzden Kürt Alevilere “Kızılbaş” demeleri ideolojik politik hegemonyalarının bir enstrümanıdır.

Çaldıran savaşı ise 1514’te Osmanlılarla Kürtlerin ilk olarak cephede “ittifak” yaptığı bir olaydır. 1071 bir ittifak değil, Selçukilerin Kürtleri kullandığı bir savaştı. 1514 bir ittifaktır ve belli tavizler karşılığında yapılmıştır. Fakat Osmanlı bu “ittifakı” Alevi Kürtlerin aleyhine işleterek 40 bin civarı insanı katletmiş ve Müslüman Kürtlerle Alevi Kürtler arasına kandan bir nehir oluşturmak istemiştir.

Bir diğer konu Alevi’yi Ali ile Ali evi ile açıklamalarının da gerçekle alakasının olmamasıdır. Esası Alawi’dir. Bu sözcük zamanla değişip Ali’li Alevi’ ye evirilmiştir.

Alawi, ışık demektir. 1300’lere kadar yukarı Mezepotamya’da hala gerek dağ adı, gerek köy, mahalle ve ziyaret’leri ışık adamlarının yurdu diye anılıyordu. Bu yüzden böyle de adlandırılmışlardır. Bunun Ali ile alakası yoktur.

İslamiyet’in iki büyük mezhebine göre Alevilik Allah’a şirk koşmaktır. Ve katli vaciptir ve Mısır’da Sabilik, Lübnan’da Dürzilik, Yemen’de Zeydanilik ve diğer akımlar da aynı kaderi paylaşırlar ki İslam’a göre sapkındırlar.Bu da İslamiyet ve Şiilik akımıyla ilgisinin bulunmadığının bir göstergesidir.

Bilim gerçekleri yakalama aracıdır, düşünce ve teorilerimiz yetmez. Olgular ve veriler gerektirir. Alevileri kulaktan dolma ironik hikâyelerle değil, toplumsal gelişme sürecinde tarihsel olgular ışığında değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.

Aleviler ilk ve en büyük darbeyi Moğol istilası sırasında Alamut Ocağını(Alevi ocağıdır,Doğu Kürdistanda)  dağıtan Moğollardan yemiştir. Göçe zorlanan Aleviler çeşitli yerlerde mekân tuttular. Rumeli’ye kadar giderler. Böyle bir göç dalgası yaşadı ve arkasından Selçuklu lejyonları kılıçtan geçirdi Alevileri. Yalnız Osmanlı ve Selçuklu değil, Hıristiyanlar da azınlıklara hatırı sayılır asimilasyon ve kıyım uygulamıştır. Bizans kralı b Konstantin Vassilasi bile sınırları içinde Hıristiyanlık dışında tüm dinleri yasaklamış, ibadethaneleri yerle bir etmiştir. Aleviler de bundan nasibini fazlası ile almıştır.

Bin yılık Bizans imparatorluğu en fazla Alevileri kılıçtan geçirmiştir.
13.yy’ın ilk yarısından sonra Osmanlı beylikleri boy göstermiş,  o dönem Aleviler yeniden toparlanma sürecine girmiş, Hacı Bektaşı Veli Yunus Emre, Mevlana şeyh Edebali Aleviliği yeniden inşa etmeye başlamışlar. Oluşan Osmanlı beylikleri zaman zaman Alevileri yanına alarak düşmanlarına karşı kullanmışlardır. 1402 yıllarında yol ayrımına gelmişlerdir.  Mehmet Çelebi devlet içindeki Alevileri tasfiye eder, başkaldıranların da tabi akıbeti belidir! Önce Şeyh Bedrettin, arkasından da Torlak Kemal ve taraftarlarını tek tek idam eder. 1444’te yığınla Alevi’yi diri diri yakarak öldürür.

Cumhuriyet döneminde de Alevi Kürtler iki kimlikten dolayı baskı ve kıyımdan geçirildi. Mustafa Kemal’in emri ile Dersim’e yapılan soykırım her ne hikmetse özelikle Dersim Erzincan- Malatya- Maraş Kürt Ailevisi’ni cumhuriyeti sahiplenmeye, ona bağlanmaya daha çok yaklaştırdı malesef.

Kürt Alevisi bu yörelerde soydan gelen kimliğini inkâr edip Alevi kimliğini ön plana çıkardı. Çünkü anlamışlardı, Dersim katliamı Alevi olmaktan çok Kürt kimliğinden dolayı yapılmıştı. Kendilerini Alevi kimliğinde ifade etmek daha risksizdi. Ondandır ki söylemlerinde biz Kürt değil Aleviyiz demeyi öncelediler. Çünkü resmi ideoloji Alevi kimliğini İslam içinde formüle ediyor.

Bir diğer konu, resmi ideolojinin Alevileri ve Alevi Kürdünü Hacı Bektaşı Veli üzerinden asimile ettiği meselesidir ki bu da doğru değildir. Hacı Bektaşı Veli Babaî isyanı sırasında kardeşi Sivas’ta öldürülünce Kapadokya’da ‘Kadıncık Ocağına’  sığındı, uzun seneler orada eğitim aldıktan sonra meydan açtı. Alevi pirlerinden olan Hacı Bektaş semavi dinlerle arasına şu kelimelerle mesafesini özetler:  “Ne ararsan kendinde ara Mekke’de Kudüs’te Hac’da değil!”

Hacı Bektaşı Veli, Alevi pirlerinden biridir ve Osmanlı yeniçeri ocaklarıyla alakası yoktur. Devşirme olan Yeniçeri Ocakları, Şii kültürü ile bezenmiş Osmanlı ordusunun bir parçasıdır. Ancak Alevilikle alakası yoktur. Ve Osmanlı onları Alevi isyanlarını bastırmakta kullanmıştır. Nitekim Elbistan’da Kalender Şah’ın kafasını kesip mumyalayarak Sultan Süleyman’a göndermişlerdir.

Bütün bunlardan,  aydınların Aleviliğin bilinmesi, anlaşılması ve baskıdan kurtulması için gücün ve resmi ideolojinin yanında yer almak yerine bilimsel olguların ve tarihsel gerçeklerin yanında olması gerektiğine inanmaktayım.

Tabii ki günümüzün Aleviliği artık o eski otantik Alevilik değil ama yine de büyük ölçüde kendini koruyabilmiştir diyebiliriz…
25/9/2016