ALEVİLİĞİN TARİHSEL GELİŞİMİNDE GÖRÜNEN GENEL SONUÇLAR!

963

Bahoz ŞAVATA

Bazıları Aleviliği bir millete veya bir topluluğa mal ediyor. Bu tür yaklaşımlar yanlıştır. Her şeyi kendi doğasında ve inançsal sistematiği içinde incelemek gerekir.

İnsanlar yaşamlarını sürdürmek için genelde üç tip üretime girerler; maddi ihtiyaçlarının üretimi, kendi neslinin üretimi ve kuşakların üretim deneyimlerinde ortaya çıkardıkları kültürel hayatın üretimidir. Dinler de kültürel hayat alanının eylemidir.

Aleviliği Anadolu ve Horasan’daki Türk kabileler ile başlatanlara şunları hatırlatmak isterim:

Türk soylu halkların medeni hayat geçmişleri MS 700. asra kadar geri üretim tarzlarına dayanır. Türk kabileler göçebe kültürlü toplumlardır. Göç ettikleri yerlerde eski Şamanist inançlarını terk etmiş, inanç olarak en fazla asimile olmuş bir halk soyundandırlar. Göç ile MS 4. yüzyıl sonrası geldikleri Doğu Aryan coğrafyasındaki şehirlerde (Semerkant, Buhara, Merv, Horasan ve daha sonra İran’da) ilk defa yerleşik hayata geçmeye başlamışlardır. Kendi inançları olmayan bir şehir kültürü olan Aryan soylu inançları (Zerdüştlük, Mazdekçilik ve Manicilik) ve yüzyıllar sonra İslam dinini de bu Aryan coğrafyada öğrenmeye başlamıştılar.

Günümüzde; Reya Haq, Yarsen/Enel Haq, Ezidî, Şebek, Kızılbaş, Alevi; Bektaşi, Nuseyri vs. çeşitli adlar ile bilinen Alevilik gibi üst bir dini kültür ancak medeniyetin yükseldiği bu topraklarda gelişebilirdi. Nitekim Alevilik bu bakımdan yaşanan dönemin en medeni ileri bölgesi olan Orta Mezopotamya’da öncelikle MS 7.yüzyılda doğar.

Bu doğum döneminde de henüz Türk toplulukları bu coğrafyada yaşamamaktadır. Türk kabileler, Orta Asya’dan, Ön Asya’nın kuzey ve doğu hudutlarına bu günkü adı ile Türkmenistan’a, Özbekistan’ ve kısmen Azerbaycan’a henüz yeni gelebilmişlerdir.

Bağdat, Necef, Kirmanşah, Loristan ve Hemedan coğrafyasında yaşayan halkların (Arap, Kürt, Fars) aydınları; derviş Sufileri ile bu inancı hem Ön Asya’ya yayarlar, hem inançlarını gittikleri yerlerde zenginleştirerek reformize eder ve yenilerler. Böylece bu inanç, Ön Asya’da yaşayan diğer halklarda da ilgi görmüş ve taraftar kazanmıştır.

Bu bakımdan Türk soylu Aleviliğin oluşumu MS 10. yüzyıl görünümlüdür. Yani bölgenin kadim halklarından sonra Türklerin Aleviliğe bir biçimde katılımları bulunmaktadır.

Kayserinin batısında bugünkü adı ile İç Anadolu’da Alevilik, önce Babai Sufilerin  ve sonra Rumi Erenlerin, daha sonra Bektaşi ve Çelebilerin öncülüğünde yerel devletlerin denetiminde gelişirken Fırat boylarındaki Aleviler, daha çok Kürt soylu Rêya Heq’çı/Enel Hakçı/Hak Yolu ocaklar vasıtası ile ayrı bir çizgide gelişirler. Kürt soylu Alevi ocakları da Babai ve Enel Hak/Yaresan Suufi ve dervişlerin inançsal ritüellerini yaşatmışlardır. Özellikle Yaresanların 16. yüzyılda kaleme aldıkları “Serencam” ve diğer yazılı kaynaklar da bu ortaklıkları doğrular.

Din olarak Alevilik, Şiilikten farklı görünümü ve derin ayrılığına rağmen daha çok bölgenin Mazdakçı, Manici ve Ateşperest Zerdüşti ve Şemsçi ve daha az Yahudilik ve Hıristiyanlık ve İslamiyet’ten kısmen etkilenmiştir.

Kuzey Kürdistan’daki Kürt soylu Alevi ocakları bu biçimi ile 16. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ne bağlı Çemişgezek/Dersim Ocak (Özerk) Beyliğine bağlı olarak şekillenir. Kürt Alevi/Rêya Heq ocaklarına hala Dersim Pîrleri öncülük eder. Dersim Ocakları halen Adıyaman, Elbistan, Malatya, Elazığ ve Dersim Alevi ocakları için dergah konumunu korur.

Alevi inançları da kendi içinde çok çeşitlidir…