Akçadağ Kürt Direnişlerinin Düşündürdükleri

1357

Aso Zagrosî

Kürd tarihinde Osmanlılar tarafından en çok katliamların yapıldığı dönemlerden biri de 1800’lerden başlayarak 1800’lerin ikinci yarısına kadar süren dönemdir.
Osmanlı devleti yüzyıllarca Kürdistan’da yarı bağımsız bir şekilde varlığını sürdüren Kürd Mîrlerinin varlığını son vermek isterken Kürdistan’ı adeta harebeye çevirdi ve yüzbinlerce Kürdü katliamdan geçirdi.
Osmanlı devletine karşı direnişe geçen Kürd Mîrleri başarıya ulaşmış olsaydı, bağımsız Kürdistan devleti de ortaya çıkardı. Zaten klasik Kürd edebiyatının doruğa ulaştığı dönem Kürd Mîrlerinin dönemidir.

Fakat sonuçta Kürd Mîrleri Osmanlı devletine karşı yenildiler.

Osmanlılar ve Türklerin Kürdleri ve Kürd Mîrlerini aşağılamak amacıyla geliştirdikleri tezler kollektif Kürd hafızaları zayıf olan Kürd kesimleri tarafından da kabul gördü.
Ne de olsa sorun Osmanlı ile Osmanlının bac ve haraçını toplayan vali, kaymakam ve mutessarıfı arasındaydı.

Bazıları da hızını almayarak „aydın „ pozisyonuna girerek kitaplarda okuduğu milliyetçilik/nasyonalizm üzerine yazılan tezleri Kürd Mirlerinin dönemine uygulamaya kalkarak, yazılı bir kaynak bulmayınca da bunların „ulusal bir özelliği yoktu“ sonucunu herkese empoze ettiler.
Kürd tarihini bu şekilde okumak Kürdleri sonsuza kadar Türk, Arap ve Fars sömürgecilerine mahkum etmektir.

Zaten bu perspektif Kürdistan’ı işgal eden güçlerin hesaplı ve geleceği ön gören perspektifidir.
Zaten bu perspektif Osmanlı devletinin yüzbinlerce Kürdü nasıl kıyımlardan geçirdiğini örten ve araştırmaların yolunu tıkayan bir perspektiftir.

Osmanlıların Kürd Mîrlerine karşı savaşları takip eden yabancı gözlemcilerin bir çok çoğu „Osmanlının Kürdlere karşı savaşı“ olarak bu direnişleri kayıt altına aldıkları görüyoruz.
Kürdlere dışardan empoze edilen ve Kürdlerin ulusal hafızalarını tahrip eden bu yaklaşımlar Türk Cumhuriyeti dönemine ilişkin tespitlerde görülüyor.

Mesela Kürd tarihinin farklı dallarında bir dizi esere imza koyan sayın Mehmet Bayrak Kürt Tarihi Dergisinin 2. Sayısında „Milli Mücadele de İç Toros Kürdleri“ anabaşlığı altında bir makale yayınladı. Makale de uzun bir şekilde Sinemilli ve Atmi Alevi Kürd aşiretlerinin Kemalistlerle birlikte Fransızlara karşı nasıl savaştıklarını anlatıyor. Sayın Bayrak’ın unuttuğu bir şey var Xurşid Ağa ve çevreside İttihat ve Terakki artıkları olan Kemalistlere karşı Fransa’nın safında savaştılar.

İttihat ve Terakki artıkları olan Kemalistlerin Kürdistan’ı yeniden işgal etme girişimlerini „Milli Mücadele“ demek doğru değildir..

Bu „Milli Mücadele“ terminolojisi Kemalistlerin bize empoze ettiği bir terminolojidir.
Fransa Antep, Urfa, Maraş ve Adana gibi bölgeleri işgal ettiği zaman Kürdler yoğun bir şekilde ilk dönemler Fransa ile geçindiler ve hatta bir dizi ilişkileri oldu. Süreç içinde Fransa’nın Ermeni, Asuri ve Keladanilere ilişkin devlet kurma projesini Kürdler gördüğü zaman direnişe geçtiler. Zaten Ermeniler alanda devletini de ilan ettiler.

Fazla uzatmadan bir örnek ile hususu kapatmak istiyorum. Fransa(Kurt) Kürdistan’ı işgal ettiği zaman Kürdler (koyun) direnişe geçtiler. İttihat ve Terakki artıkları (Kasap) Kürdlere yardıma geldiler. Kürdler sonradan acı tecrübelerle kasapların niye yardıma geldiklerini öğrendiler.
Hafiz Paşa’nın Kürdistan seferi sırasında (1837) alan da bulunan Baptistin Poujoulat’ın anlatımlarına göre „Rewanduz Mir’inin teslim olmasından sonra savaş daha da kızıştı. Bu canavarlık 3 ay sürdü. 10.000 Kürd elde silah yada işkence ile öldürüldü. Savaş boyunca Kürdler ise 4000 Osmanlı askerini öldürdü. Bu arada sayısız Kürd köyleri talan edildi ve yakıldı.“
„Hafız Paşa 6000 Kürd ailesini Diyarbakır bölgesine getirdi“.

Yazar anlatımlarına devamla Hafız Paşa’nın Alacadağ Kürdlerine yöneldiğini yazıyor. Yazar Alacadağ’ın eteğinde bulanan Argah adlı bir köyüne geliyor ve orada esir alınan Kürdleri görüyor.
Burada sözü yazara bırakalım:

„Argah’dan bir kaç adım ötede yakıcı Alacadağ kayalıklarının dibinde tozlu toprak üzerinde gölgelikten yoksun bir alanda farklı cins ve yaşlarda 4000 Kürd tutsak vardı. Kendilerine bir çeşit cadır yapmak için yanlarında bir parça bez dahi yoktu. Onlar yakıcı güneşe terkedilmiş durumdaydılar. Günün yakıcı sıcaklığına dayanmadıklarından yüzlerine toz ve toprağa gömüyorlardı. Bu kadınların, erkeklerin, genç kızların ve çocukların esas çoğunluğu tam çıplaktılar. Bazıları yırtılmış bir bezi bellerine bağlamışlardı. Acı ve umutsuzluk hepsinin yüzünde okunuyordu. Korkunç bir korku ve acı vardı. Kadınların ağlaması ve iniltileri, süt çocuklarının ağlamaları yürek yakıcıydı. Bu 4000 Kürd en korkunç acıya terkedilmişti. Bana İnferno mahkumlarının ürkütücü/korkutucu acılarını hatırlatıyordu. Bu bahtsızlar 6 günden beri buradalar. Yiyecek olarak bir parça siyah ekmek ve yakındaki dereden getirilen su. 3 gün içinde 20 çocuk analarının kucağında öldüler. Çünkü verecekleri sütleri yoktu. Kederli anneler ölü çocuklarından kopamiyorlardı. Anneler cansız çocuklarını kolları arasında sıkı sıkı sarılıyorlardı. Umutsuzluk içinde çocuklarının ölmediğini söylüyorlardı. Bu 4000 Kürd’e 600 düzenli ordu askeri refakat ediyordu. Bir Türk Albayın çadırında bir kaç saat istirahata çekildim. Albay bana bu bahtsızları Malatya’ya yada başka bir yere götürmek için general’in emrini bekliyoruz dedi.“

Kürd tarihi hakkında Kürd gençlerinin daha sonra yapacakları kapsamlı araştırmalar yardımcı olmak amacıyla bulduğum belge ve verileri yayınlamaya çalışırken Kürd coğrafyası hakkında bilgilerimizin ne kadar zayıf olduğunu fark ettim.

Bu bilgi zayıflığının bir çok nedeni var: Bunlardan biri Kürdlerin kendi tarihlerine ve yaşanan Kürd kaliamlarına ilişkin yazılı belge bırakmamaları, Türklerin Kürd tarihine ilişkin giriştikleri tarih vandalizmi ve Kürd yerleşim birimlerinin isimlerini değiştirmeleri önemli rol oynamaktadır.
Örneğin yukarıda verdiğim alıntıda B. Poujoulat Alacadağ’dan söz ediyor ve „Alacadağ’da yapılan Kürd katliamı ve 4000 Kürd esirinden“ den söz ediyor.

Alacadağ ismiyle Kürdistan’da Serhad vb bölgelerde dağ ismi var. Fakat, Malatya’da Alacadağ ismiyle bilinen bir dağı bilmiyordum.

Bilindiği gibi Alman Generalı Moltke 1837-1839 yıllarında Kürdistan’da yapılan katliamlar sırasında Osmanlı ordusuna danışmanlık yapıyor.

Moltke Mektuplarının bir çoğunu „Asbusu Malatya“ dan yazıyor. Çünkü Hafız Paşa önderliğindeki Osmanlı Ordusunun karargahı Malatya’da bulunuyordu. Osmanlı ordusu alana geldiği zaman Malatya halkını evlerinden çıkarıyor ve kendileri yerleşiyor. On binlerce insanın evlerine el koyuyorlar. Daha sonra Osmanlı ordusu çekilince „ Eski Malatya“ boş kalıyor ve kimse de dönmüyor. „Yeni Malatya“ serüveni de böyle başlıyor.

İşte burada işgalci güçlerin Kürdlere neleri reva gördüğünü açık bir şekilde görüyoruz.
P. Poujoulat sözünü ettiğimiz eserinde 4000 Kürd esirinden söz ederken „Argah’dan bir kaç adım ötede bulunan Alacadağ’dan“ söz ediyor.

Ayrıca P. Poujoulat eserinde „Malatya’dan ayrıldıktan sonra 4 saat yolculuktan sonra Argah adlı bir Kürd köyüne vardık“ diyor.(daha detaylı bilgiler için Baptistin Poujoulat İstanbul ve Ön Asya’ya yolculuk adlı eserinin 1841 Paris baskısının 1.cildine bakınız)

Demek ki yazarın sözünü ettiği dibinde Kürd köyü Argah’ın bulunduğu Alacadağ Malatya’dan 4 saat uzaklıkta bulunmaktadır.

Yani yazarın „Argah“ olarak sözünü ettiği „Kürd köyü“ aktüel olarak şehir merkezinin „Türkleştirildiği“ Akçadağdır.
Çünkü, Argah bugün Malatya’ya bağlı Akçadağ kazasının mazisi çok eskilere dayanan ismidir.
Yazar Kürd esirlerinin içinde bulunduğu yürek yakan durumunu tarif ederken „Bu bahtsızlar 6 günden beri buradalar. Yiyecek olarak bir parça siyah ekmek ve yakındaki dereden getirilen su.“dan söz ediyor.
Yazarın „dere“ olarak tanımladığı bugün Akçadağ’da bulanan „Sultan-Su“ dur.

Yazar Akçadağ’dan(Argah) Malatya’ya geri dönüşünü ve Kürdlerin yaşadıkları trajediyi şöyle anlatıyor: „ Argah’dan Osmanlı Kampına dönüşümüz sırasında ben Osmanlı Ordusu tarafından harabeye çevrilen 15 Kürd köyünü saydım. Savaş isyancılara arpa ve buğdaylarını biçip kaldırmaya zaman bırakmamıştı. Biz yol boyunca aralıklarla savaşta ölen Kürd ve Türklerin cesetlerinin kaya yığınlarıyla örtüldüğü bir çok kümeyi gördük“…

Bu belgeden de açık bir şekilde görülüyor ki Osmanlı devletinin 1837-1839 sürecinde Kürd Mirlerine karşı giriştiği savaş ve katliamlar sırasında Akçadağ bölgesi de ciddi bir direniş merkezidir. Akçadağ yada eski tarihi ismiyle Argah derken bugünkü darlaştırılmış şekliyle değil. O dönemler Hekimhan, Hasan Çelebi, Hasan Badrik ve Çiftlik gibi yerleşim alanları da Akçadağ’a bağlı köylerdi.
Böyle bir geniş coğrafyayı düşündüğümüzde Kürd direnişinin yayıldığı coğrafyayı daha açık bir şekilde görebiliyoruz.

Akçadağ ya da Argah Kürd direnişi hakkında başka bir belgeyi daha aktarmak istiyorum. Bu belge bir Ermeni kaynağından alınmıştır. Son yıllarda Kürd-Ermeni ilişkilerinden kırılma noktalarına bir hayli kafa yordum. Bu belge hem Akçadağ Kürd direnişi, hem Ermeni- Kürd ilişkileri ve hem de Osmanlı devletinin Kürdistan’daki etnik yapılanmaları birbirlerine karşı kullanma açısından önemlidir.

Ermeni yazarı Garabed Toursarkisian kaleme aldığı ve Archag Tchobanian’ın 1897 yılında Fransızcaya çevirdiği

“Zeïtoun, depuis les origines jusqu’à l’insurrection de 1895” adlı eserinden şöyle yazıyor:

 “AKÇADAĞ SAVAŞI”

1849 yılına doğru Akçadağ Kürdleri , çevre bölgeleri işgal etmeye , yakıp/yıkıp talan etmeye ve Sivas bölgesini tehdit etmeye başladılar. Türk hükümeti onlara boyun eğdirmek istiyordu. Başvezir’in kendisi İstanbul’dan 50.000 gibi büyük ordu ile bölgeye geldi.
Osmanlı Ordusu dört bir yandan Akçadağ’ı kuşattı ve şiddetli saldırılarda bulunmaya başladı. Kürdler dağlara çekilerek ve boğazları tutarak Osmanlı Ordularını bir çok defa geri püskürtüler. Ezilmiş, yenilmiş ve yıpranmış Osmanlı Ordusu yeniden savaşa başlama kabiliyetini göstermiyordu. Fakat, Kürdlere boyun eğdirmek zorunluydu. Zira Kürdlerin zaferi daha önceden Türk hükmine karşı bağımsızlıklarını ilan etmek için isyan halinde olan tüm aşiretleri cesaretlendirecekti. Kürd isyancılarının hakkından gelmek için hükümet mecburiyet karşısından Zeytun Ermenilerinden yardım istedi. Bu yardımın karşılığında Zeytunlu Ermenilere ayrıcalıklar verecekleri sözünü verdi. Zeytunlular hükümetin önerisini askeri güçlerinin Osmanlı ordusuna katılmaksızın, kendi prenslerinin komutasında bağımsız bir güç olarak savaşa katılması şartiyle Kabul ettiler. Sadrazam Zeytunluların şartını Kabul etti, Kürdlerle Ermeniler arasında savaş başladı. Deli Keşiş(Ermenilerin üzerine bir çok şiir ve şarkı söylediği bir şahıstır. Aso) yeni Bağdat’tan geri dönmüştü ve uzun yılların tecrübesine sahipti. Zeytun prensleri 400 savaşçıdan oluşan bir birliği oluşturarak komutasına Deli Keşişi getirdiler.

Zeytunlular Akçadağ Kalesine tırmanarak Kürdlere ilk darbeyi vurarak kaleyi ele geçirdiler. Zeytunlular Kürdleri katliamdan geçirerek her şeylerine el koydular. Aynı dönem de diğer cephe de Osmanlı Ordusu Kürdler karşısında yenilgiler alıyordu. Zeytunlular kaleyi ele geçirdikten sonra arkadan Kürdlere saldırdılar ve onlara pek çok büyük kayıplar verdiler. Kürdler arasında bir panik başladı ve kaçmaya başladılar. Ancak ondan sonra Türk Ordusu Akçadağ dağlarına girebildi ve intikamı olmak için evleri yakmaya ve kaçanları öldürmeye ve boğazlamaya başladılar.
Başvezir, Zeytun Ermenilerinin kabiliyetine ve cesaretlerine hayran kaldı. Bu arada aklına diğer isyancı aşiretlere boyun eğdirmek için Zeytunlulardan ordusunun öncü birlikleri için bir askeri birlik oluşturmak istedi. Deli Keşiş, Başvezir’in niyetini öğrenince askeri birliğine ganimetlerini almalarını ve gece Osmanlı ordusunu aşarak Zeytun’a geri dönme emrini verdi.

O günden beri Akçadağ boyun eğdive Zeytunlulara karşı derin bir kin besledi.
Bu zafer, Zeytunluların diğer müslüman aşiretleri arasında itibarını artırdı. Fakat, Türk hükümeti Zeytunluların kendisine yaptıkları hizmet karşılığında ödüllendireceğine, tüm gücünü kullanarak Zeytunluları ezmeye çalıştı”(age, sayfa 103-105)

Sonuç olarak aktarmaya çalıştığım iki belge de açık bir şekilde görülmektedir ki, Akçadağ Kürdleri Osmanlı devletine karşı büyük direnişlere geçmiş ve katliamlara uğramışlar. Okuyucularda fark edecekler ki, Akçadağ Kürd direnişi hakkında bilgi veren iki belge farklı tarihlere işaret ediyorlar. Fransız kaynağı 1837-39 sürecine dikkat çekerken, Ermeni kaynağı 1849 yılına yakın sürece işaret ediyor.
Acaba Akçadağ’da Osmanlı devletine karşı iki ayrı direniş mi var?  Yoksa iki yazarda aynı direnişten mi söz ediyorlar? İncelemeye değer bir husustur.
Hafiz Paşa esir aldığı 4000 Kürdü farklı bölgelere yerleştiriyor. Bugün Malatya, Maraş ve Sivas bölgelerinde var olan Kürd aşiretlerinin kendi aralarındaki kopuklukların bir yanını da bu direnişler sürecinde aramak lazım.