ADALET VE HATALARIMIZ

901

Davut Kurun

Adaletin olmadığı yerde eşkıya hükümdar olur.

Toplumların siyasi mücadelesinin temel amacı hep daha iyi, daha ileri daha adil bir sistem yaratmaktır. Kanunlar toplumların istem ve arzularını, vicdanlarını, yansıtmazlarsa meşru olamaz ve adil bir sistem yaratamazlar. Bizler, sadece mevcut kanunların üstünlüğünü değil, meşru kanunların, hukukun ve adaletin üstünlüğünü savuna geldik.

Devrimci demokrasi güçlerinin tarihi aynı zamanda, daha adil bir adalet sisteminin de mücadele tarihidir. Denilebir ki, bugün Türkiye ve Kürdistan’daki siyasi kadroların çoğu, polisteki işkencelere, haksız kanunsuz mahkeme kararlarına, cezaevlerindeki keyfi uygulamalara karşı mücadele etmiştir ve halada etmektedirler. Dünde bugünde hep bir ağızda daha adil bir sistem için şu talepleri dile getirdik.

      1.Mahkemeler tarafsız değildir. Çünkü mücadele ve itiraz ettiğimiz sistemin koruyucularıdır ve bu davada devlet ve hükümete bağlıdırlar, tarafsız değiller, adil karar veremezler.

  1. Bize yönelik suçlamalar, Poliste işkence ile alınmış, zorla imzalatılan, irademizi yansıtmayan ve hukuken geçerliliği olmayan ifadelere dayandırılmıştır ve kabul edilmemelidir.
  2. Savunma hakkımız kısıtlanmaktadır. Avukatlarla dinlenmeyen ortamda ve yeterli sürede görüşmemiz engellenmektedir. Savunma hakkı kutsaldır ve savunma makamı iddia makamının yetki ve olanaklarına sahip olmalı ve delil ve tanık toplama hakkı kısıtlanmamalıdır.
  3. Sanık suçsuzluğunu ispata zorlanamaz. Çünkü olmayan bir şeyin ispatı olanaksızdır. Savcı, suçlamalarını, şüpheye yer vermeyecek, meşru yollardan elde edilmiş objektif delillerle ispat etmek zorundadır.
  4. Karar meşru olmayan zor ve işkence ile alınmış ifadelere veya karinelere dayanarak verilemez. Şüpheli, muğlak ve yoruma muhtaç durumlar sanık lehine kabul edilir.
  5. Adalet dağıtma yetki ve gücünü kendisinde görenler, külfetine de katlanmalıdır. Kendi çıkarlarını duygu ve vicdanlarını değil, toplumun tarihinde süzülüp gelen meşruiyet zemininde kanunlaşan adaletini temel almalı ve buna göre adalet dağıtmalıdır. Sanığın bütün haklarını korumalı ve sucu aşan cezalara müsaade etmemelidir.
  6. Hakimler kendilerini kanun koyucu, yasama erki yerine koyamazlar.
  7. Kararlara itiraz hakkı olmalıdır ve hakimlerin yanlı ve yanlış kararları düzeltilme imkanı tanınmalıdır.
    Bu hukukun temel ilkeleri ve mevcut sistemin yanlış ve zorbalıklarını daha da sayabiliriz.

Şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünelim.

Daha ileri demokratik adaletli bir sistem için mücadele eden bizler, mevcut sisteme yönelttiğimiz bu haklı eleştirilerimizi pratikte nasıl uyguluyoruz?

Türkiye ve Kuzey Kürdistanlı siyasi güçlerin adalet anlayışı ne yazık ki çok geri, hatta bazı durumlarda mevcut eleştirdiğimiz TC’ nin faşist İtalya’dan alınan adalet anlayışının bile gerisine düşmektedirler. Merkez komiteleri, yada sorumlular, taraf olduğu olaylar hakkında kararlar, idam kararları da dahil, alıp uygulamaktadırlar. Yani hem mağdur, hem savcı, hem hakim, hem infazcı konumundadırlar. Dünyanın hiç bir yerinde, davacı olan, adalet adına, hem davacı, hem savcı, hem hakim, hem infazcı olarak hareket edemez, ederse adalet olmaz, kişisel kin ve karar olur, eşkıya kanunu uygular. İlkel kabileler bile, ihtilaf halinde, adalet ve tarafsızlığına inandıkları kişileri hakem seçer ve onların kararlarına uyarlar.

Türkiye ve Kuzey Kürdistanlı bazı güçlerin “ilkel feodal” olarak eleştirdiği Güney Kürdistanlı siyasi partilerin MK, parti üyeleri hakkındaki tüzük uygulamaları dışında kalan ihtilafların çözümünü, parti üyeleri dışında olan kişilerden oluşturdukları mahkemelere havale eder ve onların kararlarını uygularlardı.

Burada söz konusu ettiğimiz normal olağan durumlardır. Olağanüstü veya savaş hali kanunları farklıdır. Savaş halinde bile savaş hukuku uygulamak gerekir. Savaş halinde tarafsız olan, teslim olan, ya da esir alınanlara uygulanacak kurallar farklıdır. Savaş halinde esas olan silahsız, savunmasız ve tarafsız kişilerin zarar görmemesi temel kuraldır. Teslim olan, ya da esir alınan düşman güçler hakkında da, Birleşmiş Milletler Esir sözleşmesini uygulamak gerekir.

1991 Güney Kürdistan Raperin’inde, teslim olan ya da esir alınan binlerce düşman askeri serbest bırakılırken, suçluluğu belgeli olan 126 general, istibaratçı ve idareci tutuklandı, “Cenevre esir sözleşmesi” maddeleri aynen uygulanarak, sanıklar, Kandil dağı eteklerinde “Bereyi Kurdistan’a”(Kürdistani cephe) bağlı olan Adalet Komisyonuna teslim edildiler.

Buna bağlı bir konu olarak, devrimci güçlerin demokrasi anlayışını ayrı bir yazıda değineceğim. Şu kadarını belirtmeliyiz ki, devrimci güçlerin kendilerinden ayrılan, kendilerini eleştiren kişi ve güçlere karşı tavrıda yanlıştır. Halk güçleri arasındaki tali çelişkileri temel çelişki şeklinde ele alarak, birbirlerine karşı şiddet kullanmakta, iç infazlar yapmaktadırlar ki, bu sadece TC güçlerine yarar sağlar.

Halk güçleri arasındaki çelişki talidir, esas olan birlik ve ittifaktır. Halk güçleri arasındaki fikir ayrılıkları ve tartışmaları birliğin ittifakların zeminini güçlendirecek tarzda ele almalıyız. Muhaliflerimize fikir özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünü tanımak yetmez, dahası fikir özgürlüğünü ve can güvenliğini sağlamakla yükümlüyüz. Bazıları kendilerini eleştirenlere, muhaliflerine saldırmamayı bir meziyet olarak görüyor ve kendilerine demokrat hoşgörü maskesi takmaya çalışıyorlar. Bu yanlıştır. Muhaliflerin fikir ve örgütlenme özgürlüğünü ve can güvenliklerini sağlamakla yükümlüyüz. Sorun şu; halk bizim Adalet şemsiyemiz altında mı daha güvenlidir, yoksa düşmanın adalet şemsiyesi altında mı daha güvenlidir.

Bunu tartışalım…
15.08.2016