ABD DARBE TEŞEBBÜSÜNE NEDEN YOL VERDİ?

1290

Ahmet Zeki Okçuoğlu

Türk ordusu aynı zamanda NATO’nun ordusudur. NATO da ABD demektir. Bu nedenle Türk ordusu bünyesinde bir gelişme, özellikle de darbe gibi önemli politik sonuçlar doğuran bir gelişme söz konusu olduğunda, çok doğal olarak akla hemen NATO ve ABD gelir. Nasıl Kamber’siz düğün olmazsa, TC’de NATO ve ABD’siz askeri darbe olmaz.

TC, NATO üyesi devletler içinde darbe yapma imtiyazına sahip tek devlettir. Bunun nedeni TC’nin çürük bir zemin üzerinde kurulmuş olmasıdır. Her defasında çökme noktasına gelen TC devleti, ABD ve NATO’nun icazetiyle yapılan askeri darbeler vasıtasıyla “Türk askeri demokrasisi” yeniden dizayn ediliyor.

Bu nedenledir ki, görevi, batı demokrasisini korumak olan NATO, TC’de askerlerin ikide bir demokrasiyi ayaklar altına almasına karşı herhangi bir yaptırım uygulamıyor.

Son iki yazımda, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri gibi 15 Temmuz darbe teşebbüsünün de NATO ve ABD patentli olduğunu yazdım. 15 Temmuz darbesinin öncekilerden farkı, teşebbüs aşamasında kalmasıdır. Bu da plan gereğiydi: darbe yarım kaldı, ama bence amacına ulaştı.

ABD’yi, TC’de yeni bir askeri darbe teşebbüsüne yol vermeye sevk eden birçok ihtimalden söz edilebilir. Ben burada (biri ilk anda akla gelen, ama kanaatime göre geçerli olmayan; diğeri hiç kimsenin söz etmediği ama kanaatime göre başta gelen geçerli olan) iki ihtimal üzerinde duracağım: birincisi, TC’nin, Irak ve Suriye’de islami terör organizasyonlarını desteklemesi; ikincisi, TC liderliğinde kolonyalist devletlerin Güney Kürdistan’ı aralarında bölüşme planı.

Önce ilk akla gelen, “ABD’nin, TC’nin İslami terör organizasyonlarıyla ilişkisi nedeniyle darbe teşebbüsüne yol verdiği” fikrinin neden ihtimal dışı olduğu üzerinde duralım…

TC’nin, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte,daha çok Irak ve Suriye’de faaliyet yürüten, hatta zaman zaman Avrupa’da da büyük terör eylemleri yapan IŞİD başta olmak üzere islami terör organizasyonlarını desteklediği, hatta bunlardan bazılarını “sevk ve idare ettiği” yönünde kuvvetli deliller bulunduğunu Mısırda sağır sultan bile biliyor. TC’yle islami terör organizasyonları arasında ilişki, Rusya Federasyonu ve batı dünyasının önde gelen yayın organları tarafından delilleriyle birlikte ortaya kondu. ABD yönetimine yakın kişiler ve medya tarafından da zaman zaman bu dile getiriliyor. Bunlara rağmen ABD ve onun müttefiki batılı devletler bu meseleyi bırakın gündeme getirmek, bir defa olsun dile bile getirmedi. Bu da başta ABD olmak üzere batılı devletlerin bu ilişkiye göz yumduğu fikrini akla getiriyor.

Kanaatime göre ABD, BOP’u (en azından Bereketli Hilal’de) hayata geçirmek için şartlar yeterince elverişli hale gelinceye kadar bölgede islami terör organizasyonlarına ihtiyaç duymakta ve bu yüzden TC, Katar ve Suudi Arabistan’ın kontrollü olarak onları desteklemesine göz yummaktadır. (Bu kanaat, bana ait olan “bereketli hilal” tezi dışında yaygın olarak paylaşılıyor.)

Bu yaygın kanaat göz önünde bulundurulduğunda, ABD’nin TC’yi, terör organizasyonlarıyla ilişkisi nedeniyle cezalandırmak amacıyla darbe teşebbüsüne yol verdiği ihtimali hiç de akla uygun değil.

Gelelim Kolonyalist devletlerin Güney Kürdistan’ın aralarında bölüşme planına…

Günümüzde, Kürdistan meselesi konusunda ABD’yle TC devleti arasında (haliyle Kürdistanı bölüşen diğer devletler arasında) yaşanan ihtilafı anlamak için bir parça geriye giderek ABD-Kürdistan ilişkisine bakmak gerekir…

ABD, Kürdistan’ın (Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana) dostu olarak adlandırılabilecek tek devlet…

Lozan Antlaşmasıyla Kürtlere uygulanan inkar ve imha kuşatması, ABD tarafından kırıldı. Kürt adının sadece TC’de değil, dünyada yasaklandığı bir sırada ABD, peryodik şekilde Kürtlere karşı işlenen insan hakları ihlallerini gündeme getirerek Kürtlerin önünü açtı.
ABD’nin Kürtlere karşı bu koruyucu yaklaşımı başta bölgedeki en yakın müttefiki TC devleti olmak üzere, Kürdistan’ı aralarında paylaşan devletlerin şiddetli tepkisine yol açıyordu. Bu nedenle de Amerika bir süre bu meseleyi ancak insan haklarıyla sınırlı bir çerçevede gündeme getirebildi. Ancak Amerika, karşı karşıya kaldığı tepkilere rağmen tutumundan bir milim bile taviz vermedi. İngilizlerin Lozan’da Kürdistan meselesine attığı düğümü çözmek hiç de kolay değildi: bunun için uzun bir zamana ve sabırlı bir çabaya ihtiyaç vardı.

Körfez Savaşı’ından (1991) sonra ABD’nin, Güney Kürdistan’ın bir kısım toprağını havadan koruma şemsiyesi altına alması, Kürdistan tarihinde bir dönüm dönüm noktasıdır. Güney Kürdistan’ın bir kısım toprakları bu sayede defacto bağımsız bir statü elde etti. Kürtler bu sayede ilk defa millet-devlet olma yönünde tarihi bir fırsat yakalıyordu.

Irak Savaşı’ndan (2003) sonra Irak’ta Kürdistan’a federal devlet statüsü tanınmasıyla Kürdistan’ın bu bölgesi yarı bağımlı da olsa Kürdistan devleti tanınmış oldu. Artık geriye, Irak sınırları içinde kalan Kürdistan topraklarını bir an önce milli sınırlara dahil etmek, hukuken kabul edilen Kürdistan devletini fiilen de kurmak ve şartlar elverdiğinde de bağımsızlık ilan etmek kalıyordu.

Kürt adının telaffuz edilmesine dahi tahammül göstermeyen Türk devletinin Güney Kürdistan’da bariz bir şekilde yaşanan bu millet-devletleşme süreci karşısında seyirci kalması beklenemezdi.

Bu yüzden Türkler bir yandan Kürtlere verdiği desteği geri çekmesi için ABD’ye yoğun baskı uyguluyor, bir yandan da İran’la birlikte Güney Kürdistan’daki oluşumu içten içe çürütüp çökermek için akla gelebilecek her yöntemi kullanıyordu.

Suriye’de iç savaş, Kürdistan meselesinin yeni bir boyut kazanmasına neden oldu. İç savaş çıkar çıkmaz PYD liderliğinde, Batı Kürdistan’ın bazı bölgelerinde özerk bölgeler oluşturuldu. Doğal olarak bu, Türkler ve diğer kolonyalist devletler için yeni bir endişe nedeniydi. Üstelik demografik ve coğrafi şartlar, bu parçanın denize ulaşmasına da imkan veriyordu.

Batı Kürdistan’ın denize ulaşması, iki Kürdistan parçasının birleşmesi ve bağımsızlık ilan etmesi demekti. Bu da Türklerin, Kuzey Kürdistan’ı, İran’ın Doğu Kürdistan’ı gözden çıkarması demekti. Bunun için de hiç değilse Batı Kürdistan’da gelişen özerklik sürecine ket vurmak gerekiyordu. Türkler bunun için ilk önce, Abdullah Öcalan’ı devreye soktu, ama başarılı olamadı. Sonra daha önce Güney Kürdistan’a karşı yaptığı gibi Kürtleri, Türk Ordusu’nu göndererek Batı Kürdistan’ı işgal etmekle tehdit etti. Amerika buna da izin vermedi.

Geriye tek seçenek kalıyordu: IŞİD.

Türkler IŞİD vasıtasıyla sadece Batı Kürdistan’ı değil, sözde artık barışık olduğu Güney Kürdistan’ı da bir hamlede ortadan kaldırmak istiyordu. Türk devletinin sağladığı büyük lojistik destekle IŞİD, iki Kürdistan parçasına karşı aynı anda ani ve oldukça güçlü bir saldırı başlattı. Her iki Kürdistan parçası da tam düşmek üzereyken, ABD devreye girdi ve Türklerin bu büyük hamlesi de başarısızlığa mahkum oldu. ABD, Türkleri bir kez daha hayal kırıklığına uğratıyordu.

Her şeye rağmen Türk yönetimi, Kürtlere hayat hakı tanımamakta kararlıydı. TC devleti, İran, Irak ve Suriye’yi de yanına alarak yep yeni bir plan yürürlüğe koydu: Güney Kürdistan’ı aralarında bölüşme…

Plana göre Kürdistan üçe bölünecekti: Türkiye’ye bağlı sözde Bağımsız Kürdistan Devleti; İran güdümünde, ama fiilen Irak devletine bağlı Federal Süleymaniye bölgesi; 2003’te Federal Kürdistan sınırları dışında bırakılarak geçici olarak merkezi hükümete bağlanan başta Kerkük olmak üzere ihtilaflı bölge (Güney Kürdistan’ın yarısına tekabül eden bu Kürdistan toprakları, Irak Arap toprakları olarak tescil edilecekti.)

Sinsice hazırlanmış bir plandı bu…

Güney Kürdistan’ı bölüşme planı, kendileri işin içinde görünmeden güdümleri altında aldıkları Güney Kürdistan partileri vasıtasıyla hayata geçirilecekti.

Plana göre ayrıca en büyük idealleri olan Kürtler Bağımsız Kürdistan’a kavuşacak ve böylece Kürdistan meselesi bir daha gündeme gelmemek üzere çözüme kavuşacaktı.
(Al sana yeni bir çözüm süreci…)

Yine bu sayede ABD’nin, Kürdistan (Bereketli Hilal/Mezopotamya) ekseninde Orta Doğu’yu yeniden yapılandırma planı zemin kaybına uğradığı için fiyaskoyla sonuçlanacaktı.

Bundan kısa bir süre önce ABD’yle Güney Kürdistan yönetimi arasında bir antlaşma yapıldı. Antlaşmaya göre ABD bundan böyle, Güney Kürdistan yönetiminin ödeyemediği peşmerge maaşlarını üstleniyordu.

Bunun karşılığında Güney Kürdistan yönetiminin ne gibi bir taahhütte bulunduğu konusuna bir açıklama yapılmasa da bunu tahmin etmek hiç de güç değil. Nitekim antlaşmadan sonra Barzani ve medyası bağımsızlık sözcüğünü bir daha telaffuz etmez oldu.

TC’nin Güney Kürdistanı parçalama ve BOP’un zeminini yok etme planına karşı ABD’nin Türklere verdiği hediyeyse 15 Temmuz darbe teşebbüsü oldu.

Kürtlere ve Türklere bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi bu vesileyle iletmeyi borç kabul ediyorum.

Gerçekten Bağımsız ve Birleşik Kürdistan’ın uzak olmayan bir gelecekte kurulacağına olan imanla…

25 Temmuz 2016