“ERZİNCAN HÜKÜMETİ” VE BAZI ELEŞTİREL NOTLAR

458

Aso ZAGROSİ

Davut  Hoca’nın (Davut Kurun)  yıllar önce  KAWA  çevresinin  çıkardığı bazı yayınlarda   yayınlanan “UNUTULAN TARİH: ERZİNCAN HÜKÜMETİ 1917-21“ adlı makalesi son  dönemlerde yeniden bazı internet sitelerinde yayınlandı.

Kürd  tarihine ilişkin  araştırmaları önemsiyorum ve büyük değer biçiyorum..

Kürd  tarihine  ilişkin araştırmalar  her zaman  dikkatimi çekiyor. Birçok yazıyı defalarca  ve  tekrar tekrar okuduğumu  hatırlıyorum. Davut  Hoca’nında bu yazısını defalarca  okumuşumdur.

Sonuçta Kürdler, kendi  tarihlerine ilişkin sahip  oldukları bilgi ve belgeleri eksik ve yanlışları  içerse  dahi yayınlamalılar…  Çünkü, bu tip yazılar/araştırmalar daha sonra    aynı  konuya  ilişkin olarak yapılacak  araştırmaların  önünü açar ve  daha da zenginleştirir.

Davut arkadaşın makalesinde  gündeme getirdiği Ermeniler, Kürdler ve Türkler  tarafından kurulan „Erzincan  Şûrası“ yıllar önce ideolojik duygularıma bir hayli    hitap ediyordu. Hatta ben de 20 yıl önce „Mahabad Kürd  Cumhuriyeti „ (Demokratik  Kürdistan Cumhuriyeti) üzerine yaptığım bir araştırmada Sovyetlerin Cumhuriyetin yıkılışında hiçbir rolleri olmadığını ispat etmeye çalıştım. Bu makaleyi bazı arkadaşlar  Almanca’ya  çevirmiş ve Navend’in  çıkardığı dergide de yayınlamışlardı. Başkaları da bu  makaleyi  geniş bir şekilde  kullandılar. Fakat gelinen aşamada yayınlanan bir dizi belgeden sonra Sovyetlerin Cumhuriyetin yıkılışında o kadar da pirûpak olmadığı  biliniyor…(Bu konu üzerine ayrı bir makalede duracağım)

Davut’un „Erzincan Hükümeti“ adlı makalesini okuduğum zaman  yararlanan yazılı kaynaklar  ciddi bir şekilde  dikkatimi  çekti.

Bu  kaynaklar:

“Ben makalemi şu kaynaklara dayanarak yazdım;
1- Belgelerle Türk Tarih Mecmuası
2- Kazım karabekir, anılar
3- Erzincan valisi Ali Kemali, Erzincan tarihi
4- Erivan Doğu Bilimleri Akademisi üyesi .,Astranyan….
5- Erivan’da 1986 yılına kadar çıktığı söylenen Dersim adlı derginin konuyla ilgili bir makalesi”

İlk üç  kaynağın  sahipleri  biliniyor. Üçü de  Kürd  düşmanı. Kürdlerin ulusal hareketini  karalamak ve Kürdlerin millet  olarak  varlığını inkar eden  çevreler…Ali Kemali ve Kazım Karabekir gibi…

Dörtüncü  kaynak ise  „Erivan Doğu Bilimleri Akademisi üyesi, Astranyan…“.dır.   Yani Prof. Dr. Garnik ASATRİAN….

Bu   adam da  Kürd  düşmanıdır. Asatrian’ın Kazım Karabekir ve Ali Kemali  ile Ermeni  oluşu  dışında hiçbir farkı  yok. O Türkiye’de  yaşasaydı bugün  MHP ve benzeri çevrelerle hareket edecek bir perspektife sahip.

Bir  kere  Asatrian yüzlerce  yıl boyunca  Ermeni tarihçileri tarafından  „Kürdler  Medlerin(Marlar)  torunlarıdır“  tezini reddediyor. Kardoxilerin  Kürdlerin atası olmadığını ileri sürüyor. Zaza ve Êzidilerin  Kürd  olmadığını  savunuyor. Kuzey Kürdistan’da   Kürd  olarak  bilinenlerin Ermeni etnisine  mensup  olup  Kürdleştiğini  ileri sürüyor.  Kürdlerin ise  „XVI. yüzyılın ilk yarısı, Kürtlerin kütle halinde Hayasdan’da yayılmaya başlamalarının tarihidir“ diyor. Bu  söylemini ise Kürdler konusunda hiç  bir araştırması  olmayan  N.Adonz’a   dayandırıyor.  ( Daha detaylı bilgi  için  Asatrian’ın       „Ermeni Siyasal Düşünce Sayfalarından“ adlı makalesini  okuyunuz)

Asatrian’ın Kürdlere  karşı olan  düşmanlığı ve kini bir dizi tarihsel gerçekleri de altüst ediyor.  9. Yüzyılda kurulan  Merwani Kürd Devleti ve  bugün yaşadığı  Erivan ve çevresini de  kapsayan 9.yüzyıldan  12.yüzyıla kadar varlığını sürdüren Şeddadi  Kürd Devleti gibi  tarihsel  gerçekleri dahi göremiyor. (Şeddadi  devleti üzerine yaptığım araştırmayı  okuyabilirsiniz.  Newroz.Com’un arşivinde   var)

Ayrıca   Asatrian   açık bir şekilde Kürdlere karşı Türk devletini  destekleyen bir insandır.
Bu konuda sözü kendisine bırakalım:  „Fakat bugün Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bu ülkenin istikrarı Ermenistan’ın çıkarınadır. Öteki tüm durumlarda Türkiye’nin parçalanması ve batımızda bir Kürt devletinin kurulması Ermenistan’ın ulusal güvenliği için ciddi bir tehlike olacaktır. Şu an komşuluğumuzda önemli bir devlet geleneğine sahip ve dünya ile uygarca temaslara dayalı ilişki kurmaya çalışan Türkiye bulunmaktadır. Türkiye’nin parçalanması durumundaysa sınırlarımızda aşırı saldırgan ve nasıl davranacağı kesinlikle önceden kestirilemeyen etnik bir afetin bileşiminden oluşan bir devlet peyda olacaktır. Milli ideolojimizin bir unsuru olan Batı Ermenistan’ı kaybettiğimizde, kutsal değerlerimiz olan Ararat, Aktamar, Mıher Kapıları, Haçkarlar, Urartu kitabeleri de kaçınılmaz olarak bu yeni devletin sembolleri olacaktır. „

Asatrian‘ın bilim,  vicdan ve  gerçeklik  diye  bir sorunu  yok. O’nun  tek  kaygısı  „Ermenistan  Ulusal Güvenliği“dir. Zaten   Karabekir ve Kemali’nin de ortak  kaygıları  „Türk  Ulusal Güvenliği“ idi. Aslında o  dönemde Kürdler bu  iki kardeş  zihniyet arasında  kalmışlardı.(Bu meseleyi  sonra açacağım)

Daha  fazla  uzatmadan Ali Kemali, Kazım Karabekir ve Asatrian gibi Kürd  düşmanlarının  yazılarında  „Erzincan Hükümeti“  ve Kürdlere ilişkin oluşturdukları bataklıktan altın  bulma  gibi zor bir olay ile karşı karşıyayız. Davut da bu bataklığın bilincinde olduğundan dolayı bazı aşırı yorumlara gitmek zorunda kalmış.

Dünyanın en ünlü tarihçilerinden Arnold Toynbee haklı  olarak, “bir millet için en büyük felaket, tarihinin düşmanları tarafından yazılmasıdır” diyor.

Arnold Toynbee’nin bu tespiti  belki de en çok Kürdler için geçerlidir. Davut’un  makalesinde kullandığı  iki  gurup kaynak ise  Amerika’dan  gelen Kürdler (Xoybun bazında o Kürdlere ilişkin bir hayli kafa yormuştum) ve Dersim  yaşlılarının anlatımlarıdır. Bu kesimin anlatımlarını  önemsiyorum. Fakat  ne yazık ki, o süreci  yaşıyan fazla  insanımız da yok… Geçmişte o süreçleri  farklı  şekillerde yaşıyan bir  dizi insanın  bilgilerine  başvurabilir ve anlatımlarını arşivleyebilirdik. Fakat,  ideolojik nedenlerden ve  tarihsel ulusal  bilinç  yokluğundan dolayı  bir  dizi  canlı ve ayaklı kutuphanelerimizden yararlanmadık.

Kaynaklar  hakkında bir kısa  değerlendirmeden sonra Davut’un makalesine gelmek  istiyorum.

Erzincan Hükümetidenilen olay  işgal idaresi mi yoksa  Ermeniler ve Kürdlerin   özgür iradeleriyle  oluşturdukları  şûra mı?

“Erzincan  Hükümetine”  ilişkin  kafamı kurcalayan  soruları sormadan  önce bazı  hususlara dikkat  çekmek istiyorum.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Kürdler sadece  Osmanlı devletinin saflarında  savaşmadılar. Kürdlerin bir  kesimi de Rus ordusunun saflarında savaştılar. Êzidi  Kürdlerden Cihangir  Ağa’nın  önderliğindeki birlikler  dışında Kürd siyaset dünyasının tanınan iki önemli  şahsiyetlerinden Abdulrezak Bedirxan (Abdulrezak üzerine olan çalışmamı Newroz.Com arşivinde bulabilirsiniz) ve Kamil  Bedirxan Rus  ordusunun saflarında Osmanlı devletine karşı  savaşa katıldılar. Sözünü ettiğim Bedirxaniler farklı dönemlerde Kürdistan’ı  özgürleştirmek için Çarlık Rusyasından destek alacakları umuduyla savaşa katıldılar.

Abdulrezak ve Kamil  Bedirxan’ın  savaş sırasındaki  konumları, Rus  yetkilileriyle  yaptıkları  görüşmeler ve  talepleri büyük oranda belgelidir. Çarlık Rusyası Bedirxanilere    Kürdistan’ın geleceği  hakkında söz vermiyor. Kaçamaklı ve her tarafa çekilebilen bazı    şeyler  söyleniyor. Buna  rağmen Kürdistan’ı özgürleştirecekleri umuduyla ilk önce Abdulrezak  daha  sonra  Kamil Kuzey Kürdistan’da ciddi  faaliyetler içine giriyorlar.  Bedirxaniler Kuzey Kürdistanlı biri dizi ileri  gelenlerine mektuplar yazarak ya da     doğrudan  ilişkiye geçerek Rusya’nın  saflarına çekmeye çalıştılar. Fakat, onlar bu amaçlarında başarılı olamadılar. Kuzey Kürd ileri gelenleri bırakın Bedirxanilerin çağrılarına olumlu cevap vermeye, hakaretlerle  cevap verenler de az değildi.(Kör  Hüseyin Paşa  örneği gibi)

Rusya, Kürdleri  tarih boyunca İran ve Osmanlılarla yaptığı  savaşlarda çok yakından   tanımıştı.Kürdler  gibi savaşkan bir halkı karşısına  almak istemiyordu. Bunun  için  Bedirxaniler  aracılığıyla  Kürdleri  en azından  nötral bir  pozisyona sokmak istiyordu. Rusya’nın amacı bizim bugün Kuzey Kürdistan  dediğimiz  topraklarda kendisine  bağlı  bir  Ermenistan oluşturmaktı…Bu mesele bir dizi uluslararası toplantı ve konferanslarda gündeme  gelmiş ve  Kürdler arasında da  büyük  kaygı ve huzursuzluklara  neden  olmuştu.

Birinci Dünya savaşı  başladığı zaman Ermeniler çok yaygın bir şekilde Rus ordusu    saflarında savaşa katıldılar. Ermeni Birlikleri Rusya  saflarında  Doğu, Güney ve Kuzey  Kürdistan’ın tüm cephelerinde aktif  bir şekilde  savaşa katıldılar.(Bu konuda daha detaylı  bilgilere  ulaşmak  için kendisi de Ermeni  asılı olan General  G.  Korganoff’un  la  Participation  des  Armeniens  a  la  Guerre Mondiale sur  le  Front  du  Caucase,  1927,   Paris, adlı  eserine  bakınız) Rusya saflarında  savaşa  giren  Ermeniler  ciddi bir ulusal  bilince  sahip  olan Taşnak ve Hinçak gibi siyasal partiler tarafından yönlendiriliyordu.

Savaş  sırasında bugün Kürdlerin yaşadığı  topraklara  ilişkin iki  proje vardı…Biri   Türklerin  “Büyük Turan Ülkesi”  ve diğeri ise  Ermenilerin  “Büyük Ermenistan” projesiydi. İki  projede de  Kürdlere  yer yoktu. Ermeni  Birliklerinin Kafkasya’da  Mahabad, Revandiz, Erzurum,  Bitlis ve Van  gibi alanlarda Kürdlere  karşı yaklaşımları Kürdleri tümden Osmanlı  devletinin  saflarına  zorladı. Çünkü,  Ermeni  birlikleri Osmanlı    devletine  karşı   savaşma  yerine Kürdlere yönelik etnik  temizlik yapıyordu. Rus ve Ermeni  birliklerinin elinden  kurtulan  Kürdleri de Türkler  karda ve  kışta ölüm  yolculuğuna  çıkarıyordu. O  dönemler Osmanlı Ordusunda subay olan değerli Kürd  siyaset adamı Mustafa Paşa Yamulki’nin oğlu  Aziz Yamulki  o dönem için 700.000  Kürd’ün  ölümünden  sözediyor. Abartılmış  olsa dahi  incelemeye  değer  buluyorum.

Savaş esnasında Kürd ve Ermeni ilişkilerini daha  iyi kavramak  için Aris  Arda   arkadaşın  Newroz.Com’da   yayınladığı Rus ve Sovyet Arşivlerinde Kürdler  adlı  yazı  serisinde   Kamil Bedirxan’ın ve Prens Şachovski’nin  raporlarını okumak  gerekir. Hamidiye Alaylarının bazı komutanları Rusların  saflarına geçiyor. Fakat,  Ermenilerin  kendilerine karşı yaklaşımlarından  dolayı pişman oluyorlar. Abdulrezak Bedirxan’ın Van’ın çevresinde 3  Kürd köyünün sakinleri geri getirme  girişimi ve Ermenilerin tavrını görürseniz  gelişmelerin vardığı boyutu anlarsınız.

Savaş esnasında ele düşen ve teslim  olan  Kürdler  sistematik  bir şekilde  öldürülüyor. Bundan dolayı   tüm cephelerde  Kürdler  teslim olmuyor ve  ölesiye  savaşıyorlar. Bu realiteyi  Şachovski  raporunda  göreceksiniz. Bundan dolayı Prens  Şachovski  Rus Çarı’na  Ermenileri cepheden geri çekin önerisinde  bulunuyor.

Enteresan  bir  olaydır ki  Prens Şachovski,  yıllar  boyunca  Çarlık  Rusyasının Kürd  danışmanıydı.  Daha   sonra Kürdler  konusunda Bolşeviklere  danışmanlık  yaptı. Şachovski’nin  hazırladığı raporlarda  sadece  değişen  şey,  eskiden  “ekselans”larla  başlayan raporlar, bu sefer   “Yoldaş”   diye  değişmeye başladı. Aslında   Çarlık Rusyasıyla   Bolşevik  Rusya’nın   Kürd  politikalarında   yapılan  değişiklik   Şachovski’nin  “ekselans” ve  “yoldaş”   değişikliğidir.  Bolşevikler de  bağımsız Kürdistan’a, federal Kürdistan’a    ve  hatta   kimin denetiminde  olursa  olsun  otonom  Kürdistan’a  karşıdır.  Bu  söylediklerim Sovyetler Birliği’nin resmi  belgelerinde söyleniyor. Ben  sadece  toparlamaya çalıştım.(Merak eden Aris Arda’nın  yukarıda  sözünü ettiğim çeviri serisine  baksın)

Çarlık ve Bolşevik  Rusya’sının Kürd  politikasını  gündeme  getirmemin   nedeni  Davut arkadaşın makalesinde  sözünü  ettiği  “Erzincan  Hükümeti”  tam da  Rusya’daki  iktidar  değişikliğinden sonra  gündeme gelmesindedir.

Bilindiği gibi Rus Orduları Osmanlı ordularını yenilgiye uğratarak Temmuz 1916 yılında Erzincan’ı işgal ediyor. Erzincan’ı işgal eden Rus birliklerinin komutanı bir bildiri yayınlayarak “karma ve gecici bir hükümet kurulduğunu, Osmanlılar zamanına ait davaların dinlenemeyeceği, günlük olayların her kavmin kanununa göre çözüleceği” şeklinde bir “işgal idaresini” öngörüyor.

Rusların Erzincan işgali 1917 Ekim devrimine kadar sürüyor. Ekim devriminden sonra Bolşevikler Çarlık Rusyasının yaptığı gizli antlaşmaları kamuoyuna açıkladılar.
Ayrıca Bolşevikler 21 Kasım 1917 tarihinde Müttefik Elçilerine verdiği notalarla bütün cephelerde mütareke yapılması teklifinde bulundu.

Osmanlılarla “Sovyet” güçleri arasında 18 Aralık 1917 tarihinde Erzincan’da 14 maddeyi kapsayan “Erzincan Mütarekesi” imzalandı.

Mütareke görüşmelerine Türk delegesi olarak, III.
Ordu Kurmay Albay Omer Lütfi’nin başkanlığı altında, 1. Harekat Şubesi Müdürü Binbaşı Hüsrev Bey ve III. Ordu tercümanı Yüzbaşı Yakup Bey katılmışlardl. Rus heyeti ise asker ve sivil temsilcilerden karışık bir grup olup, Rus devriminin karakterini taşımaktaydı. Heyetin Başkanlığına,
Rus Kafkas ordusu Kurmay Başkanı General Vişinski getirilmiş beraberinde;
156. Rus Alay Kumandanı Albay Petzenger, Rus Köylü Cemiyeti üyesinden Ermeni Arşak Cemalyan, Rus Ordusu Kumandanı Yaver. Yüzbaşı Vedrinski, Rus asker Cemiyeti üyelerinden iki asker, Rus Amele Cemiyeti üyesinden Gürcü Victor Tedzaya, ordu karargahında foto memuru Albay Esadze görevlendirilmişlerdi..(Dr. Nurcan Yavuz, Erzincan Mütarekesinin Türk Tarihindeki yeri ve önemi, sayfa 217) Mütareke öncesi savaşan güçler arasında bir dizi görüşmeler yapılıyor. Osmanlı ve Rus devletleri de mütareke şartlarını hazırlamak için Vehip Paşa ile General Perjevaleski’yi görevlendirmişlerdi. Tabii ki perdenin arasında ise Rus ve Osmanlı devletlerinin yetkilileri barış antlaşmasına kadar yapılacak ateşkesin koşullarını detaylara kadar oluşturmaya çalışıyorlardı. Rusya General Vişinski’yi Mütareke görüşmeleri için başkan seçip göndermişti.

General Vişinevski’ye ise, Zakafkasya Komiserliği 10 Aralık 19l7’de Mütareke şartları hakkında talimat vermiş ve bu talimat dairesinde, Mütarekenin hazırlanmasını istemişti. Talimat’ın altında General Lebedinski Genelkurmay Albay Şatilof
Genelkurmay Yüzbaşı Dolgof’un imzaları var. 13 maddeden oluşan bu talimatın Kürdleri doğrudan ilgilendiren 12. Ve 13. Maddelerini aktarıyorum;

12- Görüşmelerin yapılması ve mütarekenin imzalanması esnasında,
Kürt çeteleri tarafından tehlike yaratılabilir. Onlar savaştan önce yaşadıkları
topraklara gitmek isteyeceklerdir. Bunun için hıristiyan halka kötülük
, yapabilirler.

13- Buna göre de bu hareketlerinin önüne geçmek için, Kürtler hususunda
ayn bir madde düzenlenmeli ve talep edilmelidir ki, Türk kumandanlığı
Kürtleri mütareke şartlarına tabi tutmak için bütün tedbirleri alsın.
Tedbirler alınmadığı ve Kürt hareketleri başladığı anda bizim birlikler,
onların hiçbir hakimiyet tanımadan haydut sayacak ve uygun şekilde davranacaklardır„(N. Yavuz, age sayfa 214)

Yukarıda aktardığım talimatı Davut yoldaşın şu tespiti ile birlikte okunması yararlı olacaktır:

“1.Kızıl Ordu, Lenin ve Sovyet hükümetinin direktifleri doğrultusunda 24 kasım 1917’de Osmanlı hükümeti ile bir barış antlaşması imzaladı. Antlaşma hükümlerine göre, Kızıl Ordu işgal bölgesinde üç ay içinde çekilecek ancak çekildiği bölgelerde yönetimi yerel halkın seçimle oluşturacağı konseylere devredecek, Osmanlı hükümetinin de halkın yönetimine saygı duyacağını ve tanıyacağını, Osmanlı idaresi ve ordusunun herhangi bir şekilde bu yönetimlere müdahale edemeyeceğini, herhangi bir karışıklık durumunda Sovyet ve Osmanlı hükümetlerinin ortak kararları ile ve bölgede oluşan hükümetin talebi doğrultusunda hareket edileceği, ve benzeri hükümler yer almıştı.”

Rusya’dan gelen talimatlar pek de Davut Hoca’nın söylediği temelde gelmiyor. Davut 24 Kasım 1917’de Rusya ile Osmanlılar arasında bir barış antlaşmasından sözediyor. Böyle bir antlaşma yok. Yazının içeriğinde“Barış Antlaşması” denilen olayın “Erzincan Mütakeresi” olduğu anlaşılıyor. Mütareke barış değil, ateşkes anlamına geliyor.
Ruslar, 12.maddede görüldüğü gibi, sürülen, yerlerini ve yurtlarını terkeden yüzbinlerce Kürd’ün Erzurum, Kars, Van, Muş, Bitlis vb şehirlere geri dönmelerini dahi istemiyor.

Tüm okuyuculardan özür dileyerek Erzincan Mütarekesinin 14 maddesini de yayınlıyorum.

“Madde 1- Bu mukavelename hükümleri, 18 Aralık 1917 öğlen saat
1.00’den itibaren kesin sulhun imzalanmasına kadar her iki taraf için geçerli olacaktır. Taraflardan’biri bu mütarekeyi feshetmek lüzumu görürse,
harbe tekrar başlamaden ondört gün önce durumdan karşı tarafı haberdar
etmeye mecburdur.

Madde 2- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu andan itibaren,
her iki taraf bütün Osmanlı-Kafkas cephesinde harp hareketlerini durduracaktır.
Her iki taraf değil yalnız karşı taraf birliği üzerinde hatta kendi
hattı faslının on verst gerisinden geçen hat ile sınırlanan bölge dahilinde bile hiçbir hava harekatı yapılmayacaktır.

Madde 3- Hatt-ı fasıllar bu mukavelenameye bağlı bir ilavede tamamen gösterilmiş bir krokide de işaret edilmiştir. Müstakil 7. Kafkas Kolordusu
ile, 1. Kafkas. Müstakil Süvari Kolordusu bölgesinde ve Kafkas
Osmanlı Ordusu cephesindeki hattı fasıllar bu kolordular ile Osmanlı
askeri kuvvetleri arasında tarafların katılması ile oluşturulacak komisyonlar
muvafakatle tespit edilecektir.

Madde 4- Bu mukavelenamenin imzalanmasından itibaren, her iki
taraf askeri harekatta bulunmayacak, birlikler değiştirilmeyecek, tabii durumlar
hariç askeri nakliyat yapılmayacaktı. Bu maddeye aykırı harekatta
bulunanlar harb harekatlarını tekrar başlatma alameti olarak sınıflandırılacaklardı.

Yalnızca 15 Aralık akşam saat 6:oo’dan sonra verilen emirler yerine
getirilecek ve bu saatten sonra bu maksatla verilen emirler geri alınacaktır.
Madde 5- Her iki taraf için tespit edilen hatt-ı fasıllar dahilinde, her
iki taraf birlik değiştirme veya iskan yapma hususlarında serbest hareketlerini
koruyacaklar. Şu şartla ki; cephenin fırka mıntıkaları mütareke
imza zamanında kuvvetlerini çoğaltmasınlar.

Madde 6- Bu mukavele hükmünü koruduğu müddetçe taraflardan
hiçbiri, gelecekte saldrıın için hiçbir hazırlıkta bulunmayacaklarına söz verirler.
Ancak mevcut inşaat-ı ahkamiyenin geçmiş halinin korunması için
çalışması uygundur. Tüfenk ve makineli tüfenk atış talimleri asıl hattın
beş verst gerisinde ve top atış talimleri, hattın onbeş verst gerisinde yapılacaktır.
Bu atış talimlerinden her iki taraf, önceden birbirlerini haberdar
edecektir.

Madde 7- imzalayan taraflardan hiçbiri, sınırın ilerisine emniyet ve
keşif bölükleri göndermeyeceklerdir.

Madde 8- Bu mukavelenin hükümleri geçerli olduğu müddetçe tarafların
hattı fasılları ile sınırlanan tarafsız bölgeye gerek askeri ve gerek
yerli halkın geçişi men edilecektir. Tarafsız bölgeye gelen asker ve asker
çağında bütün erkekler harp esiri sayılacaktır. Ancak müracaat ettikleri
için, yine aynı sebeple tarafsız bölgeye geçmelerine tarafların izin vermesiyle
müsaade edilecektir.

Madde 9- Mukavelenamenin hükümleri uygulanırken, meydana gelebilecek
herhangi bir kötü durum, iki tarafın görevlendireceği delegeler
tarafından halledilecektir. Her bir olayın halli için herşeyden önce, usul
gereği birleşecek görüşme memurları vasıtasıyla tarafların delegelerinin
toplanacakları zaman ve mekan kararlaştırılacaktır. Ordular karargahları
arasında haberleşme gereği duyulursa görüşme memurları Refahiye Erzincan
yolu üzerine gönderileceklerdir.

Madde 10- Tarafsız bölge dahilinde süküneti bozacak olayın cinayet
ve ihtilal hadiseleri, tarafların uygun görmesiyle ve tayin edilecek delegeler
tarafından halledilecektir. Tarafların suçluları talep halinde derhal geri
verilecektir.

Madde 11- Osmanlı komando heyeti, Kürtleri bu mukavelename hükümlerine
harfiyyen uymaya mecbur etmek için çalışmaya söz verir,
Kürtler tarafından Rus hattı faslının üst tarafındaki toprak dahilinde fiili
tecavüz hareketi yapılırsa, Rus askerleri Rus Hatt-ı faslını geçmemek
üzere, bunları hiçbir hükümet emri tanımayan eşkiya gibi farz ederek gerekli muameleyi yapacaklardır.

Madde 12- Mütareke imzalayan taraflardan biri, bu mukavelenamenin
herhangi bir maddesini değiştirme veya yeniden ilave hususunda
teklif hakkına sahiptir. Rus Cumhuriyetinin Avrupa cephesinde
merkezi devletler ile imzalayacağı genel mütarekenin bütün maddeleri
Kafkas cephesi için de geçerli olacaktır.

Madde 13- Karadenizde tarafların savaş filoları arasında müweke imzalanmaktadır. Mütarekenin denizlere ait maddelerinin diğer ayrıntıları filoların toplanacak olan özel komisyonları tarafından düzenlenecektir.
Tarafların deniz, kara ve hava kuvvetleri karşı taraf sahillerine on verstten
daha yakın hareket etmesi ve her ne şekilde olursu olsun taarruzda bulunması
yasaktır.

Madde 14- Bu Mukavelename Türkçe ve Rusça ikişer nüsha hazırlanarak
tarafların delegeleri tarafından imzalanıp, imza eden tarafların delegelerine
birer nüsha verilmiştir“

Yani kısacası Rusya bu mütarekeyi imzalarken halklara özgürlük, kardeşlik ve eşitlik için yapmadı. Zaten mütarekenin amacı da bu değildi. Mütarekenin amacı var olan savaşı durdurmak barış görüşmelerinin önünü açmaktı.

Eğer bu mütakere ve çizdiği sınırlar barış antlaşmasına çevrilmiş olsaydı, Kürdler yaşadıkları felaket ve trajedilere bir başkasını daha eklerlerdi.

Bolşevikler Kürdlere karşı daha önceki talimatlarını „Erzurum Mütarekesinin“ 11.Maddesi olarak yerleştirdiler.

Davut Hoca makalesinde Enver Paşa’nın bu antlaşmaya karşı çıktığını söylüyor. Bu konuda haklı. Enver’ın bazı itirazlar var. Bunlardan biri de „Kürdlere karşı niye Ermeni maddesini eklemediniz“ diye itiraz ediyor. Fakat, iş işten geçmiştir.Erzincan Mütarekesi” ile Osmanlı ve Rus devletleri arasındaki sınır hattı tespit edilmiş ve bir dizi yanıyla protokollere bağlanmıştı. Barış Antlaşmasına kadar Mütareke ile tespit edilen bu sınırların tespiti konusunda detaylara ilişkin detaylı bilgiler var. Bu makaleyi daha fazla detaylara boğmamak için N. Yavuz’un çeşitli kaynaklara dayandırdığı sınırlar hakkında kısa bir bilgiyi aktarmak istiyorum. Bu bilgi okuyucunun söz konusu iki devlet arasındaki sınırlar hakkında küçük bir resme sahip olması açısından gereklidir.

Sınırlar şöyle bir hat izliyor;

“Mütareke ile her iki taraf kuvvetleri arasında tarafsız bir saha bırakılmak üzere sınır çizgisi tespit edilmişti. Buna göre; Deniz kuvvetleri sahile altı milden fazla
yanaşmayacak, Karadeniz kıyısından başlayarak Munzur Dağı’na kadar her iki taraf siperleri mütareke hattını oluşturacaktı. Munzur Dağı’ndan sonra Türk hattı; Mercan Dağları, Karacakale, Zağki, Erik Dağı,Sağnis-Oğnut, Şerafettin Dağları, Buğlan Gediği, Soluk Köprüsü, Murat Nehri üzerinde Kertakom-Azakpur-Mişagsin-Bitlis kuzeyindeki 5. Tümen siperleri- Van Gölü güneyi Erik Dere-Munzur Dağından sonra Rus hattı; Kırahdah Dağı Akbaba-Kösmer dağı, Şeytan dağları-Çoriş Dağı-
Bahçe-Izrak-Muhacirköy-Belicen (Dokument i Materiali po Vneşney …, Belge No:
44, s. 68; Kazemzadeh- The Struggle for Transcaucasia, s. 82). ( N. Yavuz, age, s 230)
“Erzincan Mütarekesi” öncesi, esnasında ve özellikle sonrasında Rusya’da ve Kafkasya’da ciddi iktidar savaşları başlamış, Rus Ordusu saflarında tam bir kaos ortamı oluşmuştu… Bolşevikler Rusya’da Pandora kutusunu açmışlardı bir kere…Çarlık Rusyasının denetiminde olan halklar ve özellikle Kafkas halkları kendi yol haritalarını çizmek için pratik adımlar içine girmişti. İktidar kavgası ve esas hesaplaşma savaş öncesi sınırların içinde oluyordu. (daha sonra bu noktaya döneceğim)

Yeniden Erzincan’a ve Davut Hoca’nın makalesine dönmek istiyorum.

General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.” (General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)

General G. Korganoff’un “ Gönüllü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.

Türklerin iddialarına göre Bolşevikler bilinçli olarak “ Rus Birliklerinin yerine Ermeni birliklerini bıraktılar”.

Erzincan Mütarekesinin imzalandığı 18 Aralık(görüşmeler 15 Aralık’ta başlıyor) ile Ermeni Alayının Erzincan’ı terk etmeye zorlandığı 13 Şubat 1918 tarihi arasında yaklaşık olarak 2 ay gibi bir bir zaman dilimi var. “Ovacık Şûrasını” bir kenara bırakırsak Davut arkadaşın sözünü ettiği Erzincan merkezli Şûra bir ay ve yirmi beş gün yaşaması gerekir.
Davut Hoca Şûra’nın oluşum sürecini şöyle açıklıyor:

“Mütarekeden hemen sonra, 1.Kızıl Ordu Komutanı Arsak Cemalyan, Kürt,Türk ve Ermeni ileri gelenleri ile bir toplantı yaptı.bu toplantiya Ermeniler adina Muradov,kürtler adina Alişêr ve Alişan beyler, Türkler adına İstanbul’dan gönderilen Erzincan müftüsü katıldılar. Bölgede nüfus sayımına göre halk temsilcileri sayısı belirlendi ve en kısa zaman içinde Erzincan, Bayburt, Dersim bölgelerini kapsayacak 25 (Ermeni kaynaklari 75 temsilci olduğunu söyler)halk temsilcisinin hemen belirlenmesi çalışmalarına başlandı. Kızıl Ordu’nun desteği ile çevre bölgelere propaganda birlikleri seferber edildi. Birinci Kızıl Ordu parti ve askeri komitesi Türk, Kürt ve Ermeni halkına ve emekçilerine çağrısı adı altındaki bildiri bölgede büyük bir heyecan uyandırdı. Halk büyük bir heyecanla olanbitenleri anlamaya, İstanbul hükümetini tanımamayı ve kendi hükümetini kurmaya başladı. Çarlık ordusu korkusuyla kaçanlar yerlerine döndünler. Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve Alişêr beyler, bir araba ve 16 atlı ile Dersim’e gitti ve Dersim ileri gelenleri ile toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, Kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz, Ali, ve Çeko dur…Batı Dersim’den de Alişan Bey iki delege ile gelir. Dersim delegeleri 8 bin kişilik bir askeri güçle Erzincan‘a gelirler. Dersim delegeleri Erzincan‘a gelirken, Sovyet ordusu ve Ermeniler askeri törenle karşılar. Erizincan‘da bulunan 5 Türk delegesi karşılama törenlerine katılmıyorlar. Ermeni temsilciler heyeti başkanı Muradof Paşa, törende bir konuşma yapar. Muradof Paşa, Ekim devriminin dünyadaki ve bölgedeki etkilerini anlattıktan sonra Türkler Kürtler ve Ermeniler kardeştir. Bizi birbirimize kırdıranlar emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileridir. Biz çektiğimiz acıları unutuyoruz ve barış elimizi uzatıyoruz. Bütün Kürt, Ermeni ve Türk rençberleri ve amaleleri birleşerek kendi şuuramızı kuralım. Bizim Sultanlara ihtiyacımız yoktur. Rus amalesi zalim Çarı devirerek kendi hükümetlerini kurdular, bizde birleşerek kendi hükümetimizi kuralım. Lenin ve Ordusu bizi destekliyor, dedi.“

Hoca’nın makalesinden yaptığım alıntı uzun oldu, ama sözünü ettiği oluşumun yapılanması ve katılımı hakkında bir hayli bilgi veriyor.

Bu bilgiler temel alındığında Kürdlerle Ermenilerin ortak bir Şûra konusunda antlaşmaya varıldığı görülüyor.

Türk resmi tarihçileri de Kürdlerin Erzincan’a yaptığı bu ziyareti gündeme getiriyorlar.
Örneğin Ali Kemali Erzincan üzerine yazdığı eserinde bu gelişi şöyle açıklıyor;

„O sıralarda Seyyit Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin(İlk Millet meclisinde mebus olarak girmiştir) Pir Ahmed’in oğlu ve Ağa Bey ve daha iki kişiden oluşan bir Kürt heyeti Erzincan’a geldi. Bunlar Ermeni komitesi tarafından davet edilmişlerdi. Bir gece komite nezdinde konuk olduktan sonra ertesi gün belediyede yapılan toplantıda hazır bulundular. Halk heyecan içindeydi. Ne olacağını, ne yapılacağını soran gözlerde , derin bir endişe okunuyordu. Kürtlerden Ağa Bey: ‘Ateşkes koşullarına göre Erzincan cephesinin korunmasının Ermenilere ait olduğunu ve Fırat’ın öte ‘geçe’sinin Kürtler, bu ‘geçe’sinin de Ermeniler tarafından savunulacağını, kasabaya göçmüş olanların köylerine gitmelerini ve tarlalarını hazırlamalarını, bunun içinde Hüseyin Bey’in konağında oturan ‘Ermeni Kurbuz’undan belge almaları gerektiğini söylemiş, sözde ortalığı yatıştırmak istemişlerdi” diye yazıyor. (Ali Kemali, Erzincan. Kaynak Yayınları, İstanbul, sayfa 103)

Ali Kemali yazısının devamında Kürdlerin daha sonra “davulcu ya da zurnacı İbiş’in evine” gittiklerini, “halk büyük bir kalabalıkla onları izliyor ve kendilerinden kurtuluş dileniyordu” diyor.

Daha sonra İbiş’in evinden yeniden belediyeye dönüyorlar. Ali Kemali’nin anlatımlarına göre “halk akın akın arkalarından koşuyordu” diyor. Yine onun anlatımlarına gore başka Kürdler de belediyeye gelmişti. Bunlardan “ Lolanlı Mamo, Mamo’nun dayısı Ali Ağa, Yusuf’un oğlu Kako ve başkaları” diyor.

Ali Kemali’ye göre Kürdlerin bu son grubu da “Ermeni Paşalarının davetiyle gelmişti“..
Fakat ilginç olan durum yazar Kürdlerin Ermeni komitesinin daveti sonucu geldiğini yazmasına rağmen, hemen ardından Ermenilerin Kürdlerin Erzincan’a gelmesi karşısında paniğe kapıldıklarını yazıyor. Ermeni komitesi Mehmet Emin Efendi’yi, komiteye çağırıyor “sorular sordular, Kürd ağalarının Erzincan’a gelme nedenini sorarak, ertesi güne kadar güvenliği bozan bir harekette bulunmayacakları konusunda güvence istediler. Onlardan başka Kürt gelecek mi diye sordular” vs. vs..” (Ali Kemali, age, sayfa 104)
Ali Kemali’nin verdiği bilgilere göre “Ermeni Komitesi” daha sonra Belediye Başkanı Osman Osman Nuri’yi ve Belediye Meclis üyesi Haci Hatipzade Yusuf’u çağırarak Kürdlerin gelişleri hakkında sorular soruyor. Onlar da bir malumatları olmadığını deklare ediyorlar.
Nuri Dersimi de Ermenilerle Kürdler arasında yapılan bu görüşmelerden söz ediyor.
Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “ Kumandan Lahof 1918 yılı ocak ayında Erzincan’ı terketmiş olduğundan, orada kalan Ermeni kumandanlarından Murat Paşa Dersimlerle kuvvetli bir ittifak yapmak istemişti. Bu hususta Alişêr Efendiyle yapılan görüşmelerde bazı önemli şartlar üzerinde uyuşulamamış ve Murat Paşa’nın teşebbüsü akim(sonuçsuz) kalmıştı.
Alişêr Efendinin beyanatına göre Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklali hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan, kendisiyle uyuşmak mümkün olmamış ve bu sebeple meyusen Batı Dersim’e çekilmeye mecbur kalmıştır” diyor.
Davut da makalesinde Alişêr ve Alişan Beylerin Kürd temsilcileri olarak Murat ile görüştüklerini ve daha sonra “bir araba ve 16 atlı ile Dersim’e gitti ve Dersim ilerigelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı” diyor.

Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırdığı teze göre taraflar “Kürdistan ve Ermenistan meselesinde”anlaşamamışlar…

Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşamayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.

Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının Ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)

Kürdlerin Erzincan’a gitmesi ve Ermenilerle görüşmesi tarihsel bir hakikattır. Fakat, bu toplantılarda Kürdlerle Ermeniler “bir Şûra” ya da “ortak bir hükümet” meselesi konusunda anlaştılar mı? Eğer bir hükümet kurulmuşsa ismi neydi? Kürdlerin bu hükümette sahip oldukları görevler nelerdi?

İşgal döneminden kalan belediye yapılanması ve kadrosu “Erzincan Mütarekesi”nin imzalanmasından Ermeni Birliklerin şehri terketikleri 13 Şubat’ta kadar görevden kalmaları Şûra’nın ruhuna nasıl bağdaşıyor?

Yukarıda Ali Kemali’den aktardığım alıntıdaki Ağa Bey’in konuşmasını önemsiyorum.. Orada Ermenilerle Kürdler arasında Fırat’ın sınır olarak tespiti meselesi var.

Baytar Nuri de bu mesele üzerine duruyor ve şöyle yazıyor:

“ Dersimliler, Rus kumandanı Lahof ve Ermeni kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fırat’ın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve hususiyetiyle Ovacık mıntıkalarında Kürdistan hakimiyeti altında muvakkat bir siyasi varlık taraflarca tanınmıştı.” (Dr. Vet. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, sayfa 113)
Davut Hoca, Muradov Paşa’nın bir konuşmasını aktarıyor. Muradov Taşnak Partisi’nin tanınan önder kadrolarından biriydi. “Sivaslı Murad” olarak biliniyor. Sivas’tan İstanbul’a gidiyor ve uzun yıllar orada kalıyor. Dahas sonra Kafkasya’ya gidiyor. 1904 yılında Sason ayaklanmasına katılıyor…. 1908 yılında yapılan darbeden sonra yeniden Sivas’taki köyüne dönüyor, evleniyor ve yerleşiyor. Murad, Antranig Paşa gibi milliyetçi bir Ermeni olarak Ermeniler tarafından “Ulusal Kahraman” olarak görülüyor. Daha sonra Murad Birinci Dünya Savaşına katılıyor ve 4 Ağustos 1918 tarihinde Baku’deki çatışmalarda yaşamını yitiriyor.(Murad hakkında daha fazla bilgi için Taşnak Partisi teorisyenlerinden Mikayel Varandiyan’ın 1931 yılında Boston’da(Ermenice) yayınladığı daha sonra 2006 yılında Murad of Sebastia adı altında İngilizce’ye çevrilen biografisine bakınız.)

Davut makalesinde Murad’a ait olduğunu söylediği bazı konuşmalar var. Fakat, bu konuşmalarda söylenen bazı şeylerin gerçek ile ilgileri yok. Örneğin Murad’ın “Ben 17 yıl Dersim dağlarında yaşadım ve savaştım” söylemi Murad’a dahi ait olsa basit bir propagandadır. Zaten Murad’ın biografisine bakıldığı zaman da doğru olmadığı ortadır. Ben aynı kuşkumu çeşitli halkların kardeşliği konusunda Murad’ın açıklamalarına karşı da ifade etmek istiyorum.( belge lazım)
Fakat, şu noktanın altını çizmek lazım. Kürdler olmadan ne Ermeniler Erzincan savunmasını yapabilirdi, ne de Türkler Erzincan’ı alabilirdi. İki taraf da Kürdlere kazanma faaliyetleri içindeydiler. Munzur Dağları’na sahip olan Kürdler iki taraf üzerinde de Demokles Kılıcı gibi sallanıyordu. Kürdlerin Ermenilerle ortak hareket etmesi durumunda Türkler Erzincan’ı yeniden işgal etseler dahi çok zorlanacaklardı.

Davut hocanın makalesinde Murad’ın Türkleri tehdit eden ve 17 yıl Dersim’de kaldım adlı bölümüne benzer bazı tespitlerde Ali Kemali’nin kıtabında var(sayfa 104) Fakat, Davut Hoca’nın yazdıklarından farklı olarak Ali Kemali Muradov’un konuşmasında dinleyicilere “Dersim’den dört çipil Kürd getirmekle beni korkutamazsınız”diye bir tespit var.
Nuri Dersimi bu tespiti onaylar anlamında şöyle yazıyor: “Murad Paşa şartlarını tadil ve her iki taraf için kabulu mümkün makul tekliflerde bulunacak yerde Kürd köylerine hakarete ve Kürdlerin alehine konferaslar vermeye başlamıştı”(N. Dersimi, age, sayfa 117)

Nuri Dersimi’nin Alişêr’e dayandırarak söylediği şeyler bana daha mantıklı geliyor.
Alişêr’in “Murat Paşa yalnız Büyük Ermenistan amalini takip eden bir proje teklif etmiş ve Kürdistan muhtariyet ve istiklalı hakkında ittifaka girmekten çekinmiş olduğundan” dolayı antlaşma sağlanmamıştır yönündeki söylemi gerçeğe yakındır.

O dönemler ve daha sonraları Taşnak Partisine ait yayın organlarında çizelen “Büyük Hayastan” sınırlarını gördüğümüz zaman Alişêr’in söyledikleri daha da anlaşılır. (Bu konuyu merak edenler Ermenilere ait kaynaklara bakabilirler. Bırakın Erzincanı, Amed, Urfa Maraş da Büyük Hayestan’ın sınırları içindedir)

Zaten Ali Kemali’nin, Davut’un ve daha başka bir çok kaynağın Erzincan’da yapılan toplantı ve konuşmalarda bir dizi şahsiyetleri saymaları ve Alişêr’in isminin geçmemesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

Alişêr, 20.yüzyılın başlarında Kürdistan’ın yetiştirdiği en büyük liderlerin başında geliyordu. Kürdistan’ın bağımsızlığı konusunda tutumu biliniyor. Eğer Alişêr, Murat Paşa ile anlaşmış olsaydı, Erzincan’da yapılan toplantılarda Kürdler adına konuşurdu. Eğer Kürdler delege seçip Erzincan’a göndermiş olsaydı, Alîşêr delegasyonun başkanı olurdu. Daha fazla uzatmaya gerek yok. Alişêr ve Seyid Rıza’nında içinde yer aldığı bir grup Kürd liderinin Kurdistan Teal-i Cemiyeti aracılığıyla Paris Barış Konferansı düzenleyicilerine gönderdikleri mektup o dönemi daha iyi ifade ediyor.

Alişêr Koçgirizade
Kürdlerin Dêrsim, Erzıngan, Kangal, Sêwaz, Akteke,….. delegesi
Seyd Rıza
Dêrsim Şix Hesen Aşireti Lideri
Brahim
Dêrsim Seydan Aşireti Lideri
Mehmet Emin
Aşiret Lideri
Husên Mustafazade
Erzıngan Aşiretleri Lideri
Mahmud ve Mehmed Kamıl
Koçgiri Aşiretlerinin Liderleri’nin imzaladıkları mektuptan konumuza ilişkin kısa bir bölümünü aktarıyorum.

“Koçgirili Alişer Efendi 1916’da Erzingan’a geçti ve kürd delegasyonunun şefi olarak Ruslarla görüşme yaptı.

11.11.1916’da, Rus İmparatorluğu ve müteffik güçler, Alişêr Efendi ile bir antlaşma imzaladılar.

Alişêr Efendi Dêrsim’li 11 aşiret lideriyle birlikteydi. Bu liderler savaştan sonra Kürd ulusunun bağımsızlığını ve haklarının tanınmasını istediler.

İmzalanan bu antlaşma özel bir komisyon tarafından Erzingan’da tercüme edildi. Dêrsim Ordular Komutanlığı tarafından Rus İmparatorluğu’na gönderildi. Gazetelerde yayınlandı.

Doğal olarak bu antlaşma Rus Ordusu tarafından müttefiklere de gönderildi. Bu dokumanın bir nushası bizim elimizdedir.

Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.“(Sevê Evin Çiçek , “17 bin kişiyi ırmağa atıp boğdular“ adlı makalesine bakınız)

Alişêr Efendi, Seyid Riza ve arkadaşlarının bu mektubu ciddi bir şekilde irdelenmesi gereken tarihsel bir belgedir.

Ben burada bu mektup hakındaki görüşlerimi yazmayacağım. Konumuzu aşıyor. Ama şu tespiti yapmaktan geri durmayacağım. Bu mektubu Alişêr ve Seyid Rıza’nın önderlik ettikleri Koçgiri ve Dersim hareketlerinin Kürdlüğüne gölge düşürenlere tarihsel bir tokat olarak görüyorum.

Alişêr ve arkadaşlarının mektubunda yer alan bilgileri bugün başka kaynaklarla doğrulayacak pozisyondayız.

Örneğin Alişêr bu mektupta şöyle yazıyor: ““Koçgirili kürdler geri çekilen Osmanlı Ordusuna darbe vurdular” gerekçesiyle ordular sivil halka karşı saldırıya geçirildiler.”
Alişêr’in mektubunda geçen bu bilgileri yani Osmanlı orduları geri çekilirken Dersim Kürdleri tarafından saldırıya uğradıkları meselesini General G. Korganoff’da doğruluyor. Korganoff şöyle yazıyor: “1916 yılının Şubat ayında Türkler Erzurum kalesini boşaltmak zorunda kaldı. Yüzlercesi şimdi Türklerle ittifak halinde olan bu Dersimli Kürdler tarafından haince öldürüldü ve talan edildi”( General G. Korganoff, age, sayfa 96)
Korganoff’un burada sözünü ettiği Sansa boğazındaki çatışmalardır. Daha sonra Ermeni Birlikleri Erzincan’dan geri çekilirken bu boğazda Dersim Kürdlerinin saldırısına uğruyorlar.(sonra bu hususa geleceğim)

Diğer bir husus ise Alişêr Efendinin Rus Çarlığı yetkilileriyle bir antlaşmaya varmasıdır. Bu antlaşmanın içeriğine dair elimizde resmi belgeler yok. Fakat, buyük ihtimale Rusların Abdulrezak Bedirxan ile yaptıkları antlaşmanın bir benzeri olacak.(Kamil Bedirxan ve Prens Şachovski’nin raporlarına bakınız)

Nuri Dersimi de Alişêr’in Ruslarla olan ilişkilerini farklı bir şekilde gündeme getiriyor. Türkler o süreçte Kürdleri kazanma politikalarını hayata geçiriyorlar. Bu konuda sözü Nuri Dersimi’ye bırakalım: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusya’ya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)

Burada açık bir şekilde görüldüğü gibi Alişêr Çarlık Rusyası ile işbirliği içine girmiştir.
Nuri Dersimi “Alîşêr, daha 1914 Dünya Savaşı’nda, Kürdistan’ın özgürlüğünü sağlamak amacıyla, Erzincan’a kadar gelmiş bulunan Rus Ordusu’na katılmış; Koçgiri, Sivas, Malatya ve Dersim bölgelerinin Kürt temsilcisi sıfatıyla, Rusya koruması altında özerk bir Kürdistan yönetimi kurulması için çalışmıştır” diyor. Daha başka kaynaklard a bu ilişki üzerine duruyorlar.

Alişêr Efendi ve arkadaşlarının mektuplarında;

“Daha sonra ise Rus Çarı’nın devrilmesi üzerine Erzingan’da bulunan Rus Orduları Lenin tarafından yönetilmeye başlandı. Lenin’in yönettigi bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişme sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık“ yönündeki tespitleri Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” ya da “Erzincan Şûrası” tezinin içini boşaltıyor.
Davut arkadaş makalesinde Erzincan’da yapılan ilk görüşmelerin mimarının Alişêr olduğu ve daha sonra Alişêr Dersim bölgesine geçiyor ve seçilen Kürd temsilcilere önayak oluyor gibi tespitlerde bulunuyor. Davut’un makalesinde ileri sürdüğü iddialar Alişêr tarafından doğrulanmadığı gibi, Alişêr ve Seyid Riza Bolşeviklere karşı savaştıklarını söylüyorlar.
Bolşevik dedikleri de Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği yapılanmaya karşı savaştır.
Alişêr, Seyid Rıza ve arkadaşlarının bu mektubu Paris Barış Konferansına göndermeleri gözönünde bulundurarak “anti Bolşevik” vurgusunun Batılı devletlerin sempatisini kazanmak amacıyla yapıldığı hipotezi ileri sürülebilinir.(Bu konuya ilişkin belgeleri ortaya koymak gerekecek)

Daha önce Nuri Dersimi’nin Kürdlerle Ermenilerin niçin anlaşamadıklarını Alişêr’e dayandırdığı aktarmıştım.

Türk resmi kaynakları Alişêr’den nefret ettikleri ve ona ilişkin tüm bilgileri çarpıttıkları biliniyor. Ali Kemali bir olayı anlatıyor. Olay şöyle: “Öbür yandan Koçgiri Aşiret reisinin katibi, Alişan Bey namında bir adam Erzincan’a gelerek Rus ordusuna etlik hayvan bulmaya başladı. Binilecek 2, eşya taşınacak 8, yani 10 baş hayvanla da Erzincan’dan hareket etti. Emrinde er olarak 10 Rus askeri vardı. Alişan Bey, atları zorla alarak ve erlerden üçünü esir ederek Rus sınırını aşmıştı” diyor(Ali Kemali, age, sayfa 99)

Daha sonra Ali Kemali Kürdlerle “sırdaş” olduğunu ileri sürdüğü Abdülmabut Bey’in devreye girdiğini atları ve esirleri geri aldığını böylelikle müslümanların Lahof’un hışmından kurtulduğunu yazıyor. Ali Kemali’nin aktardığı bilgiden “Alişan’ın tüccarlığını” bir kenara bırakırsak, Alişan “Koçgiri aşiret reisinin katibi” değil, aşiret reisidir. O dönemler Koçgiri aşiret reislerine “katiplik” yapan Alişêrdir.

Nazmi Sevgen de bu olay üzerine duruyor, bu olayı gerçekleştireninin Alişan değil, Alişêr olduğunu şöyle yazıyor: “Erzincan’da Ruslar’ın et müteahhidi olarak ortaya çıkan Alîşêr, Rus komutanlığından, orduya sığır almak üzere yediyüz Türk altını, yanına da bir manga kadar Rus askeri ve on beygir almış, Munzur Dağları’nı aştıktan sonra Ruslar’ın elinden hayvanlarını alıp ve askerlerden de üçünü esir ederek Dersim’e yürümüştür. Bu olay, esasen Türk düşmanı olan Erzincan’daki Rus komutanı Lahof’un büsbütün Türkler’e karşı harekete geçmesine sebep olmuştur”, diyor.(aktaran, M. Bayrak, „Koçgiri İsyanı Alîşêr ile Zarîfe“ adlı makalesi)

Türk resmi ve anti Kürd tarihçilerinin Alişêr’i „ticaret işleri“ yapan biri olarak göstermeleri onun o dönemler içine girdiği siyasal faaliyetlerini gölgelemek amacını taşıyor. Eğer Alişêr’in „Rusların hayvanlarına el koyması ve askerlerini esir alması“ bilgisi doğruysa bu Ruslarla olan kopuşun başlangıcı olabilir. Yani Davut’un makalesinde „Erzincan Hükümeti“ dediği sürece denk geliyor. Çünkü, burada devreye giren Abdülmabut Beydir. Davut’un makalesinde Müfti olarak geçen Türkler adına Alişêr ve Muradov ile “Şûra” için ilk görüşmeleri yapan adamdır. Bu ise bu gelişmenin “Erzincan Mütarekesi” sürecinde yaşadığını gösteriyor. Bu bilgileri Alişêr’in Dr. Nuri Dersimi’ye niçin Ermenilerle anlaşamadıkları yönünde aktardığı bilgilerle birleştirdiğimiz zaman Davut arkadaşın makalesinde ileri sürdüğü “Kurulan Erzincan Rençber ve Amale Şuurası” tarihsel gerçeklikliği ifade etmiyor. Davut, Mitingde Kızıl Ordu’dan bir yetkili de konuşma yaptı:“…Kurulan Erzincan Rençber ve Amale Şuurasına her türlü desteğin verileceğini söyledi. Mitingde Kürt Ermeni ve Türk temsilcileri adına da konuşmalar yapıldı. Miting bir bayram havasına dönüşmüş, eski düşmanlar barışıyordu, eski güzel anılarını anlatarak nasıl kapı-komşu ve iç içe kardesçe yaşadıklarını anlatıyorlardı.“

Davut’un makalesini var olan belge ve verilerle birlikte yeniden okuduğum zaman halkların kardeşliğini temel alan güzel bir konsturksiyon yaptığı düşüncesi bende hasıl oldu. Davut’un makalesinde bir hayli yanlış bilgiler var. Bunların içinde bir hayli yanlış bilgiler var. Bunlardan biri Mehmet Emin ile Hatipzade Yusuf’un Türkler tarafından idam edilmeleridir.

Davut şöyle yazıyor;

„ Hasan Lütfi bey komutasındaki 9.kolordu birliklerinin, tekrar Palu’ya geri dönmesi ve Dersim üzerinden Erzincan’a saldırılmaması koşulu ile kuşatmayı kaldıracaklarını bildirirler. Ancak Dersimlilerin uyarılarını dikate almadan gelen Hasan Lütfi bey dönüş için Dersimlilerden çekinmekte ve kendisine birkaç rehber verilmesini ister. Dersimliler yanlarına Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi verirler. Hasan Lütfi bey, Peri Suyu’na kadar refakat ederek, oradan ayrılmak isterken bu iki kişiyi tutuklar, Palu’da divanı harp’te şuura çalışmalarına katıldıkları, askere mukavemet ettikleri ve vatana ihanet ettikleri suçlamaları ile idama mahkum edilirler ve aynı gün asılırlar. bu olayda öfkelenen bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurum’dan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar.“

Şu noktanın altını çizmek istiyorum. Seyid Rıza’nın Erzurum’a gidişi ve gelişi denilen süreç, Ermenilerin Erzincan’ı terketmesinden sonradır. Yani Erzincan’dan itibaren Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerini kovdukları süreçtir.

Seyid Rıza’nın kendisi ve ona bağlı olan güçler hâlâ Kazım Karabekir’in güçleri Erzincan’a gelmeden yarım gün önce Erzincan’a giriyorlar.(Bu meseleye sonradan geleceğim)
Evet, Davut’un makalesinde sözünü ettiği „Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi“ tutuklanması şeklinde bir olay var. Fakat bu olay Davut’un sözünü ettiği gibi Türk ordusunun Dersim’den çekilmesi için kurye olarak verilmiyor. Bu olay Doğu Dersim’de gerçekleşmiyor. Bu olay Erzincan çevre köylerinde oluyor. Davut da makalesinin bir yerinde “Mehmet Emin Bektaşi’nin Erzincan Belediye Başkanı“ olduğunu söylüyor.(Fakat bu konuda farklı bilgiler var) Yine makalesinde “Şûra faaliyetlerine katıldıkları için idam ediyorlar” diyor. Burada sözkonusu olan “Erzincan Şûrası”!!!dır.

Mehmet Emin Bektaşi ile Katipzade Yusuf Erzincan Belediye’sinde çalışıyorlar. O dönemler Fırat’ın Kuzey yakasında bulunan Cimin (aktüel olarak Üzümlü Kazası olarak biliniyor) köyünde bazı olaylar oluyor. Söylentiye göre: “Cimin köyü halkı ücretli Kürd fedaileri tutarak Erzincan’a o yönden baskı yapmak, yani kasabadaki hemfikirleriyle birleşip Ermenileri öldürmek girişimindeymişler; bir yandan kuşkuları gidermek, öbür yandan Cimin halkıyla Kürdleri uyuşma yoluna çekmek için bir heyet gönderilmesi uygun görüldü” (Ali Kemali, age, sayfa 107)

Daha sonra bir Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf bey’den oluşan bir heyet Cimin köyüne gidiyor. Heyet alana varmadan önce Cimin köyü de dahil olmak üzere bölgedeki bazı köyler “Milislerin” denetimine girmiş bulunmaktadır. Eğer Dr. Nuri Dersim’inin verdiği bilgiler doğruysa Seyid Rizo’ya bağlı güçlerin Deli Halid Paşa ile birlikte o alanda olması gerekir.(Çerkez asılı olan Deli Halid Paşa 1925 yılında Türk meclisinde öldürülüyor) Dr. Nuri Dersimi “Seyid Rizo ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334(1918) Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi” diyor. (Geniş bilgi için Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119)

Ali Kemali’nin Heyet “milisler tarafından yakalandı” yönündeki tespiti Nuri Dersimi’nin söylemiyle birleştirilirse belki de Mehmet Emin ile Hatifzade Yusuf beyi tutuklayanlar Seyid Rizo’ya bağlı güçlerdi.(Bu konuyu başka belgeler ışığında irdemek lazım.) Davut makalesinde bu iki şahsiyetin idam edildiğini yazıyor, fakat bu bilgi eksiktir. Hatifzade Yusuf bey idam ediliyor. Mehmet Emin Bektaşi ise yargılamak amacıyla Elazığa gönderiliyor.

Ali Kemali kitabında “Erzincan Rus İdaresinde” adlı bölümünün altına şu notu düşmüştür;

“Bu sözü geçen olayın bizzat tanığı ve “Bektaşi” adıyla anılan Avukat Mehmet Emin Efendi’nin ayrıntılı ve kanıtlı anı defterinden aldım. Adı geçene şükran borçluyum. A.K) diyor. Acaba Mehmet Emin Bektaşi daha sonra serbest mi bırakıldı? Ali Kemal’i gibi birinin Davut’un Türklerin „hain“ olarak gördükleri ve öldürdükleri düşündüğü bir adama „şükran borçluyum“ demesi pek bana mantıklı gelmiyor. Her halde serbest bırakıldı. Davut makalesinde tarafların silahlarını “Belediye Başkanı Mehmet Emin Bektaşi’nin adamlarına teslim etmesi gerekiyordu” diyor ve ardından Muradov’un Türkleri azarlayan devrimci bir konuşmasını veriyor. Alınan bir karara bağlı olarak taraflar 5 gün içinde silahlarını teslim edecekler. Sözü Davud’a bırakalım: “Tanınan beş günlük süre içinde, Ermeniler, ellerindeki silahları, Türkler teslim etmediği takdirde geri almak kaydıyla silahlarını teslim ettiler. Beş gün sonra, Türkler silahları teslim etmediği için Ermeniler silahlarını geri aldılar” diyor.

Ermenilerin silahlarını teslim etmesi meselesi doğru değil ve mâkul da değildir. Ermeni Birlikleri silahlarını Belediye Başkanı’na teslim edecek kadar saf ve hayalci değillerdi. Rus Birliklerinin çekilmesinden sonra Ermeni Birlikleri onların yerini aldılar. Rus asılı General Lahof’un gitmesinden sonra onun yerine Rus ordusunda albay olan ve aynı zamanda Ermeni asılı olan Morel geldi. Ermeniler “Erzincan Mütarekesi”nden Ermenilerin Erzincan’ı boşaltıkları 13 Şubat 1918’e kadar, yani Davut’un “Şûra süreci” olarak gördüğü aşamada tüm güçleriyle silahlanmaya ve askeri güç oluşturmaya çalışıyor.

General G. Korganoff’un anlatımlarına bakılırsa “ 30 Ocak 1917’de Erzincan bölgesi yalnızca Ermeni nizami ve gayri nizami güçleri tarafından müdafaa olunuyordu. Yalnızca kendi güçlerine dayanmak zorundaydılar.” (General G. Korganoff, Participation des Armeniens a la Guerre Mondiale sur le Front du Caucase, 1927, Paris, sayfa 89)

General G. Korganoff’un “ gönülü Ermenilerin oluşturduğu 3 batalyondan oluşan bir piyade alayı Rus ordusu ile geri çekilmeyi reddetti” diye yazıyor.(Korganoff, age, sayfa 87) General Korganoff sözünü ettiğim eserinde Ermeni Alayı’nın sahip olduğu askeri araçlarının bir dökümünü de yapıyor.

Ermeniler tüm güçleriyle Erzincan ve çevresini gelecek olan Türk genel saldırısına ve özellikle sürekli çatışma içinde oldukları Kürdlere karşı güçlendirme çabaları içindeydiler.
Ortada düzenli bir askeri yapı var. Bu askeri yapı Ermenilerin hayat sigortasıydı.
Ermenilerin silahlarını götürüp ne olduğu dahi tartışmalı birine, Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına silahlarını teslim etmeleri kendi elleriyle ölüm fermanlarını imzalamaktı.
Ali Kemali Mehmet Emin Bektaşi için “ istihbarat ve basiretli hareket etme görevleriyle Belediyede kalmış olan Mehmet Emin Bektaşi” diyor.(Ali Kemali, age, sayfa 103-104)
Ali Kemali’nin notlarında yararlandığı şükran borçlu oduğu istihabarat amaçlı belediyede kaldığı ve daha sonra serbest bırakılan bu adama neden Ermeniler güvensin siahlarını teslim etsin! Ermenilerin silahlarını teslim etme meselesinin maddi ve gerçekçi dayanakları yok. Eğer Ermeniler Erzincan ve çevresindeki Kürd ve Türkleri silahsızlandırmak istiyordu, denilse akla yakın ve mantıklı olurdu.

Erzincan Mütarekesinden 18 Aralık 1917’den 13 Şubat’ta kadar bölgede, Erzincan ve çevresinde sürekli çatışmalar var.

Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 25 Aralık 1917 tarihinde Cephe Komutanlığına gönderdiği telgrafta Rus askerlerinin geri çekilmesinden sözederek ; “bu şartlarda eğer Ermeni Birliklerinin cepheye gönderilmesi gecikirse, Erzincan Türklerin ya da en azından Kürdlerin işgaline uğrar. Böyle bir durum beni bölgeyi boşaltma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakır. Bu da Türk Ermenistan’ın geriye dönüşü olmayan kaybı olur” (Korganoff, age, sayfa 81)
Yine Kafkasya’daki Ordu Komutanlığı 8 Ocak 1918 tarihli raporunda Rus birliklerinin Erzincan’dan geri çekilmesinden sonra doğacak olan ortama vurgu yaparak şöyle diyor: “Bizim güçlerimizin geri çekilmesi ve Erzincan’ın Kürdler tarafından işgal edilmesi hali Mütarekenin Türkler tarafından ihlali anlamına gelecektir. Türkler genel saldırıya geçerler. Erzincan’ın işgalı beraberinden bizim tüm Doğu Cephesini boşaltmamıza neden olacaktır” diyor.(Korganoff, age, sayfa 81)

Yine aynı raporda Erzincan’ın kaybı 3 yıl boyunca savaşta elde ettiğimiz tüm kazanımların kaybı ve Türk Ermenistan’ın yitirmesi anlamına geleceğini vurguluyor. Erzincan askeri anlamda çok stratejik bir konumdadır. Her ne pahasına olursa olsun Erzincan’ın savunmasını güçlendirmek istiyorlar. (Bu konuda bir hayli resmi belgeler var, aktarmaya kalkarsam, makale değil başka bir plan yapmam gerekecek) Bu reel durumdan dolayı Erzincan Ermenilerinin silahlarını Mehmet Emin Bektaşi ve adamlarına teslim etmesi düşünülemez.

Yukarıda da vurguladığım gibi Erzincan çevresinde çatışmalar var…

Çatışmalar daha çok Kürdlerle Rus ve Ermeni Birlikleri arasındadır.

General Korganoff Davut’un “Erzincan Hükümeti” dediği süreç için “Erzincan’dan Fam’a kadar olan birlik rakip olarak yalnızca Kürdleri bulacaktır.”

Tespitinin devamında Türk askerlerinin karda kışta o bölgelerde bir fonksiyonu olmayacağını söylüyor.

General General Korganoff esas askeri gücün Erzincan’da olduğunu Erzincan ile Erzurum arasındaki bölgelerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığı, Kürdlerin telefon hatlarını keserek iletişimi engellediklerini geniş geniş anlatıyor.

General Korganoff Erzincan, Fam, Mamahatun ve Erzurum arasında iletişim sağlayan güçlerin Kürdlerin sürekli saldırılarına uğradığını, Erzurum’daki merkez ile irtibatın zora düştüğünü yazıyor. Bilindiği gibi General Adranig Paşa Erzurum’daydı…

General Korganoff 27 ve 28 Ocak tarihinde Surpiran’daki bir çatışmadan sözediyor. Surpiran’ın 60 kişilik bir Ermeni Birliği tarafından işgal edildiğini ve bu birliğin Kürdlerin saldırısına uğradığını yazıyor. Daha sonra Erzincan’dan ağır silahlarla bir birlik gönderiliyor ve “Kürdler 65 ölü vererek geri çekiliyorlar” diyor. (General Korganoff, age, sayfa 92)
General Korganoff, Erzincan’a(doğusunda) 25 km uzaklıktaki Khan köyünün yakınında “Kürd çeteleri”yle yapılan bir çatışmadan sözediyor. Saldırganların sayısal olarak çokluğundan dolayı başka güçler gönderildi. Fakat, saldırganları silahsızlandırmadan şehir ile olan irtibat sağlamadan 3 Şubat 1918 tarihinde birlikler Erzincan’a geri çağrıldılar, diyor.( Korganoff, age, sayfa 93)

Kısaca da olsa aktardığım bu bilgiler ışığında bakıldığı zaman ciddi bir karkaşa var. Her tarafta çatışmalar var. Böyle bir ortamda hiçbir taraf ya da etnik grup kendi elindeki silahları başkasına teslim edemez.

Davut’un makalesinde Xalid Begê Cibrî ve Seyid Riza ilişkileri meselesinde bazı tespitler var. Bu tespitler birçok yanıyla sorunludur. Biraz uzun olacak ama, Xalid Begê ilişkin Davut’un makalesinde bazı alıntılar yapacağım.

Davut şöyle yazıyor;

“Cemiyeti islamiye ise artık Ermenilere açıkça savaş çağrısı yapıyor ve Dersim delegelerini cihad’a kazanmak için yoğun çabalar harcıyor, etkili kişileri ve Subayları araya koyuyordu. Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi. Cibranlı Halit Bey, Dersim ileri gelenleri ile gizli görüşmelerde yaptı ve onlara, henüz ayaklanma ve savaş zamanı olmadığını, kürtlerin belli bir hazırlıktan sonra topluca ayaklanmaları halinde sonuç alabileceklerini telkin ve tavsiyelerinde bulundu. Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”

Bu uzun alıntıda sorunlu gördüğüm noktaları açmak istiyorum. Bizim kafa yorduğumuz dönem “Erzincan Mütareke”sinden(18 Aralık 1917) Ermenilerin Erzincan’ı terkettiği 13 Şubat arası dönemdir.

Acaba Xalid Begê Cibrî yukarıda sınırlarını çizdiğim zaman dilimi içinde Dersim’e geçip Seyid Riza’yı ikna etmeye çalıştı mı?

Davut’un söylemine bakılırsa “Seyit Rıza ve birkaç Dersim ilerigelenleri Cibranlı Halit Bey’in önerilerini kabul ettiler” diyor.

Xalid Begê Cibrî’nin sözünü ettiğimiz dönem Dersim’e gittiğine dair elimizde belge yok.
Davut da bu konuda belge ve kaynak sunmuyor.

Aslında bu konuda esas zorluğumuz, Türk devletinin Albay Xalid Cibrî hakkında var olan tüm belgeleri gizlemesinden kaynaklanıyor. Xalid Begê Cibrî’nin mahkemesi dahil onun tüm faaliyetleri hakkında yüzyıllık bir sansür ve suskunluk var. Benim gördüğüm kadarıyla devlet Kürd davasına kendisini adamış ve Azadi gibi bir örgütlenmeyi oluşturan Xalid Beg gibi bir lideri hafızalardan silmek istedi.

Davut 1918 yılında “Bu heyetlerin başlarından biri de gizli Azadi örgütü sorumlusu Binbaşı Cibranlı Halit Bey idi” diyor.

O dönemler Azadi örgütlenmesi yok… AZADÎ daha sonraları oluşuyor. Eğer İsmail Hakkı Şawes’e bakılırsa “1921 yılında Erzurum’da kurulmuştur”. Bu konuda daha başka belgeler de vardır. Aris Arda arkadaşın çevirisini yaptığı Rus ve Sovyet belgelerinde Azadi ve Xalid Begê Cibrî hakkında bir hayli belge var (Newroz. Com arşivine bakınız) O dönemler Xalid Beg’in İstanbul’daki Kürd örgütlenmeleriyle olan ilişkilerinden sözedilebilinir, ama Azadi örgütlenmesinden değil.

Xalid Cibrî’nin 1916 yılında Palu’da olduğu biliniyor. O’nun Dersim ilerigelenleriyle ilişkiye geçmesi düşünülebilinir. Xalid Bey gibi geçmişte İstanbul Kürd siyasal yapılarıyla ilişkisi olan birinin ve birkaç yıl sonra Kürdistan tarihinde en modern, en kapsamlı ve en ciddi siyasal yapılanması olan Azadi’yi oluşturan birinin o dönemler boş duracağını düşünmek bana pek doğru gelmiyor. (Azadi’nin saflarında bulunan Kürd subayları bir günde yanyana gelmediler. (Bu konu ciddi ve derin bir araştırmayı gerektiriyor)

O dönemler(1917 yılının sonu ve 1918’in başında) Seyid Riza ile ilişkiye geçen “Binbaşı Halid” var.

Bu “Binbaşı Halid” Kürd değil, Çerkezdir. Osmanlı Ordusu tarafından Dersim’e gönderiyor. Seyid Rıza ile birlikte Erzincan’ın alınmasında ve Erzurum’a karşı saldırıda bu “Binbaşı Halid” var. Bu “Halid” “Deli Halit Paşa” olarak biliniyor. 1925 yılında Türk Meclisi’nin ortasında öldürülüyor. Bugün Erzincan’da da onun adını taşıyan çok uzun bir cadde var. Dr. Nuri Dersimi şöyle yazıyor: “Seyid Rıza’ya ancak bir kısım Ovacık aşiretleri birleşmiş ve bunlar Munzur dağlarını aşarak 13 Şubat 1334’te Erzincan merkezini harben işgal etmişlerdi.

Erzincan işgalinden sonra Erzurum’a doğru harekat başlarken Seyid Rıza ile beraber bulunan ve Deli Halit şöhretiyle maruf olan kumandanı, Seyid Riza’ya: Aman Seidim Kara Kazım’dan evvel Erzurum’a biz girelim!! demiş ve hakkikaten Erzurum’a ilk olarak giren Seyid Rıza kuvvetleri olmuştu”(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa 118-119) Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilere bakılırsa hem Erzincan ve hemde Erzurum’a ilk giren Seyid Riza’nın güçleriydi.

Başka kaynakların yanı sıra Kazım Karabekir de Erzincan’ın alınması meselesi üzerine duruyor ve şöyle yazıyor: “ Garbi Dersim müfrezesi kumandanı Halit Bey askeri dairede bana mülaki olmuştu. Halid Bey Dersim’den 735 kişilik milis ve bir nizamiye taburuyla hareket etmiş, fakat Erzincan’a ancak 250 milis ve 30 nizamiye askeriyle gelebilmiş” diyor.(Kazım Karabekir, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, Sarıkamış, Kars ve Ötesi, 1990, Erzurum, sayfa 72)

Kazım Karabekir yazısının devamında “Halid Bey’e şunu sordum:

Şehre daha evvel girdiğin halde ve yanında 30 da nizamiye efradı varken neden bana veya en yakın kıta kumandanına bir rapor göndermedin? Bu suretle saat kaçta girdiğin de tespit olunur, vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı” diyor. (Karabekir, age, sayfa 73)

Kısacası tüm bilgilerden ortaya çıkan olay, Seyid Rıza “Kürdleri korumak amacıyla”(Nuri Dersimi) Erzincan’ın alınmasına katılıyor ve Seyid Rıza yanında bulunan Komutan Cibranlı Xalid değil, Çerkez asılı “Binbaşı Deli Halit”tır… İki “Binbaşı Halit”ı karıştırma olayı sık sık oluyor, bu da bir dizi anti-Kürd çevrelerinin spekülasyonlarına neden oluyor.

Cibranlı Xalid’ın 1919 yılında Ovacık’a gitmesi olayı var. Bunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

Ahmet İzzet Paşa Anılarında Seyid Rıza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Rıza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)

Farklı cephelerde yer alan Dr. Nuri Dersimi ile Ahmet İzzet Paşa’nın söylediklerinde çıkarılan ortak payda Seyyid Riza’nın Ermeni Birliklerinin Erzincan ve Erzurum’da çıkarılmasında ciddi bir rolü olmuş.

Davut makalesinde Osmanlılar tarafından Mehmet Emin ve Hatipzade Yusuf’un idam edilmelerini(yukarıda bu mesele üzerine durmuştum) anlattıktan sonra,“bu olayda öfkelenen bazı Dersimliler Binbaşı Cibranlı Halit Beyin tutuklanmasını isterler, ancak Erzurum’dan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar” diyor.
Bu yaptığım alıntıda ciddi sorunlar var ve bir dizi eklektik ve çelişkili bilgileri içerir.
Çünkü, Mehmet Emin ile Haci Hatipzade’nın meselesi Ocak ayının(1918)sonuna doğru geçiyor. Erzurum’un alınması 12 Mart 1918 tarihine tekabül ediyor. Çünkü Andranik Paşa 11 Mart günü akşamı saat 8’de savaş konseyini topluyor ve Erzurum’u boşaltma emrini veriyor. Ermeni güçleri 12 Mart günü saat sabahın 5’inde şehri boşaltıyorlar. (General Korgannoff, age, sayfa 112)

Davut’a göre halk Xalid Beyi tutuklamak istemiş “ancak Erzurum’dan yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey buna karşı çıkarlar” diyor.

Bu olay Seyid Rıza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonrasında oluyorsa, var sayalım Mart sonu olsun. O dönem Xalid Bey’in Dersim’de ne işi var? Osmanlılar tüm güçleriyle Kürdleri cephelere sürdüğü bir dönemde Xalid bey Dersim’de oturuyor? Xalid Bey’in 1918 yılının Mart ayında Dersim’de olduğuna dair ciddi belge göstermek gerekiyor.

Aslında Davut makalesinde kendi kendisiyle çelişkiye düşüyor.

Davut, Seyid Rıza’nın Cibranlı Xalid tarafından ikna girişimlerini anlattıktan sonra
“hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit Rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında Osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada Ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurum’u terk ederek Dersim’e dönmüştür” diyor.

Görüldüğü gibi Davut iki “Halid’i ” karıştırmış ve bir dizi yanlış yorumlara gitmiştir.

Xalid Begê Cibrî aynı anda hem Erzurum’da ve hem de Dersim’de olamaz.

Aslında Davut Seyid Rıza ile Hasan Vefa’nın Erzurum’dan geri dönüşlerini gündeme getirerek makalesinin Dersim şûrası boyutunu da boşa çıkartıyor.

Davut şöyle yazıyor: “Erzincandaki şuura çalışmalarına delege olarak katılan ve Ermeni katliamına karşı çıkan ve 1917′ de alay Komutanı iken istifa ederek Dersim’e sığınan albay Hasan Vefa Bey karşılar. Hasan Vefa bey aynı zamanda, Merkezi Yeşilyazıya taşınan şuura hükümetinin de askeri komutanı idi.”

Eğer Hasan Vefa Bey “Yeşilyazı’ya taşınan Şûranın askeri komutanı” ise ve Ermenilere karşı Erzurum’daki çatışmalara katılmışsa demek oluyor ki “Yeşilyazı Şûrası”, “Erzincan Şûrası”na karşı Osmanlılarla beraber hareket etmiştir.

Yukarıda “Hasan Vefa” eğer Yeşilyazı Şûrasının askeri komutanıysa Türklerle birlikte Ermeni Birliklerini Erzincan’dan Erzurum’a kadar kovuyorlarsa, bu bağımsız Şûranın bağımsızlığı nerede kaldı? Davut arkadaş makalesinde Şûra’nın Ovacık mıntıkasına taşıma gerekçesini Osmanlılara karşı savunma meselesini gerekçe olarak ileri sürmüştü.

Şimdi ise Şûra’nın askeri komutanı Osmanlılarla kolkola Erzurum’a kadar Ermenilere karşı savaşıyor.!!!!!

Davut’un makalesinde sözkonusu olan ve Davut’un “Hasan Vefa” diye adlandırdığı binbaşının ismi “Hasan” değil, Mustafa’dır. En azından karıştırdığım birçok kaynak bu Kürd şahsiyetinden Mustafa Vefa diye söz ediyorlar. Mustafa’nın Hasanlaşmasının nedenini hâlâ anlamış değilim!!

Nurcan Yavuz Mustafa Vefa için şöyle yazıyor: “1916’da Ruslar Mamahatun’a ilerledikleri sırada Ermenileri ve firari Mustafa’yı Dersim’e gönderip Balabanlı, Kureyşanlı ve Kozuşağı aşiretlerine silah vererek Türklerle mücadeleye teşvik etmişlerdi”(Dr. Nurcan Yavuz, İşgal ve Mezalimde Erzincan, Ankara, sayfa 344)

Türk Genelkurmay arşivlerinden çalışan Türk ordusunun tam güvenine sahip olan N. Yavuz’un burada sözünü ettiği “Firari Mustafa” Mustafa Vefadır.

Davut makalesinde “1917′ de alay komutanı iken istifa ederek Dersim’e sığınan albay Hasan Vefa Bey”diyor. Aslında Mustafa Vefa istifa etmiyor.

Mustafa Vefa taburuyla birlikle Osmanlı Ordusunun saflarını terk ediyor.

Bundan dolayıdır ki Türk kiralık kalemleri ondan sözederken hep kin ve nefretle sözederler.
Ali Kemali Mustafa Vefa hakkında şöyle yazıyor: “Memleket başsız kalmıştı. Ruslar kendi menfaatlarını, Ermeniler kendi emellerini izliyorlar, Müslümanlar- Türk ve Kürtler- kendilerini tesadüflere bırakarak bocalıyorlardı. Mustafa Vefa adında bir adam bu halden aklınca yararlanmaya kalkmıştı. Bu adam, Türk ordusu subaylarındandı. Bir alaya vekâleten kumanda etmekteyken, asaleti tasdik olunmamıştı. Yerine başkasının atanmasından gücenmiş olarak Osmanlı ordusundan kaçmıştı. Bu adam Kürdlerden bir tümen oluşturulmasına girişti; amacı Dersim’i elde etmekmiş. Önerisine hiç kimse ilgi göstermedi. Bu yolla hem milletinin lanetlenmesine hem de Rusların nefretine uğradı” (Ali Kemali, age, sayfa 99)

Ali Kemali ve benzerlerinden bu Kürd subayı hakkında olumlu şeyler söylemelerini beklemek hayal olur. Mustafa vefa 1916’larda Rus ordusunun bölgeye gelmesiyle birlikte Osmanlı Ordusunu terk ediyor. Davut’un makalesine ilişkin kaygı, kuşku ve eleştirilerimi 18 Aralık 1917 ve 13 Şubat 1918 süreciyle sınırlamaya çalıştığımdan dolayı geçmişe giremiyorum. Kendimi 2 ay ile sınırlıyorum.. Aslında Kürdlerle Ruslar ve Ermeniler arasında en enteresan ilişkiler Alişêr Efendi’nin başkanlığında Kürdlerle Rusların görüşme ve ilişkilerinde mevcuttur. O süreçte Mustafa Vefa’da var. Kürdlerin yoğun bir şekilde Ruslara ilgi duydukları bir dönem. Hatta Kürdler bir çok alanda Osmanlı Ordularına büyük darbeler vuruyorlar ve bir çok alanda Osmanlıları atıyorlar. Bu yazıda buna girme imkanım yok.
Yeniden konumuza dönersek Ali Kemali’de bu Kürd subayından “Hasan Vefa” olarak değil, “Mustafa Vefa” olarak sözediyor.

Bu konuyu Dr. Nuri Dersimi’den bir alıntı vererek kapatmak istiyorum.

Nuri Dersimi bu konuya ilişkin Murat Paşa ve Rus Generalı Lahof Erzincan’a geldikten sonra(1916) Kürdlere bir çağrı yapıyorlar “Bu davete, Elaziz vilayetinin Koruk köyünden olup Alay Kumandanı vazifesiyle orduda bulunan Kürd Mustafa Vefa icabet etti ve taburuyla beraber Erzincan cephesinden Ruslara iltihak etti” diyor.(Dr. Nuri Dersimi, age, sayfa, 112)
Yani hem Kürd ve hem de Kürd düşmanı kaynaklar bu Kürd subayından “Mustafa Vefa” diye sözediyorlar. Davut’un makalesinde “Hasan Vefa” başka bir şahsiyet mi bilemiyorum. Ama, hiçbir kaynakta böyle bir isme rastlamadım…

Benim bu isim meselesi üzerine bu kadar ısrarlı durmamın nedeni Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi tarihinde birçok Kürd subayının sömürgeci orduları terkederek Kürd ulusal kurtuluş davasına angaje olduklarını görüyoruz. İhsan Nuri Paşa ve arkadaşlarının Türk Ordusunu terkederek Beytüşebab Hareketine katılmaları, Mir Haç ve arkadaşları Irak ordusunu terkederek daha önce Barzan hareketine(1943) daha sonra Kürdistan Demokratik Cumhuriyetine(Mahabad) katılmaları,(bu subayların dörtü daha sonra Irak rejimi tarafından idam ediliyor. Mir Hac ise General Barzani ile Rusya’ya gidiyor) Xalid Cibri’nin Türk ordusu yerine Azadi gibi bağımsızlıkçı bir yapıya gitmesi ve burada Mustafa Vefa var.. Bu bilgilere yarın “Kürd Subayları ve Kürdistan Devrimi” diye kendi başına bir akademik çalışmaya kaynaklık edebilirler…

Davut’un makalesinde “Seyid Rıza ve Hasan Vefa’nın Erzurum’dan dönüşlerinden sonra” Xalid Bey ile ilgili yaşanan olay meselesinde kafama bir dizi soru takıldı. Bu sorulara ilişkin yukarıda kısmen cevap vermeye çalıştım.

Kafama takılan sorulara cevap bulmak için farklı kanallarla Xalid Bey’in ailesinden olan Simko Sever ile, ve yine aynı aileden gelen Xalid Bey ve Azadi sürecine ilişkin değerli çalışmalar yapan Tahsin Sever ile ilişki kurdum ve bilgilerine başvurdum. Bu iki arkadaşa verdikleri bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum.

Tahsin Sever’in bana bu konuya ilişkin gönderdiği mesaj bir hayli değerli bilgileri barındırıyor.

Bu bilgileri okuyucularlada paylaşmak istiyorum.

Tahsin Sever şöyle yazıyor;

“Benim öğrenebildiğim kadarıyla; Xalit Bey’in Palu’ya gelmesi ve kalması 1917 Ekim Devrimi ile beraber Rus ordusunun çekilmesine kadar devam ediyor. Rus ordusunun Varto bölgesinden geri çekilmesinden sonra Varto’ya dönüyor. Geri döndüklerinde Bütün köyleri yakılmış.Dolaysıyla Alevi-Kürt aşiretlerinin köylerine yerleşiyorlar. Xalit Bey, Varto’nun Kalçık Köyüne İsmalê Seyithan’ın yanına, kardeşleri Ahmet ve Selim beyler Kovik köyüne, amcası İsmail ağa zaçeğ köyüne yerleşir. Bu köyler Kürt- Alevi olup, Avdelan ve Kımsoran aşiretlerine mensupturlar. İlişkileri de son derece sıcaktır. Bilahare kendi köylerini inşa edip yerleşiyorlar.

Xalit Bey’in Dersim’e gidişi bir kezdir. Tarih 1919. Bu olayı Vet. Dr. M.Nuri Dersimi anlatıyor. O dönem Ovacık’ta olaylar çıkmış ve bunun bastırılması için Xalit Bey’in alayı görevlendirilir. Xalit Bey bunun bir tuzak olduğunun farkındadır. Ovacık’a gittiğinde bölgenin ileri gelenleriyle toplantılar yapar. Bunların başında Hıdır Bey(M.Ali Eren’in dedesi) gelmektedir. Taraflar , olayın Alevi-Sunni Kürtleri birbirine düşürmek için tezgahlandığı konusnda ortak kaanate varırlar ve çatışmaya fırsat vermenden kendi aralarında çözerler. Bu durum hükümetin dikkatinden kaçmaz ve derhal alay orduya katılmak için geri çekilir. Xalit Bey Varto’ya geri döner. Aynı tarz toplantıları Varto’daki Alevi-Kürt aşiretleri Hormek ve Lolanlarla yapar. Ünlü KÊRAJ toplantısı. Bu bardağı taşıran son toplantıdır ve Ankara hükümeti Xalit Bey’in derhal Erzurum’a gönderilmesine karar verir. Tarih 1920.
Burda dikkat edilmesi gereken bir başka husus var. Cıbranlılarda iki tane Miralay Xalit bey var. Bir tanesi Harbiye mezunu Azadi lideri Xalit bey. Diğeri yaşça biraz daha büyük, Kanireş’teki 3.Cıbran Alay komutanı Cıbranlı Xalit Begê Meksudi. Bu farklı birisidir. Birinci Dünya Savaşında Erzurum- Pasinlar cıvarında hayatını kaybetmiştir. Tarihi kesin olarak bilmiyorum. Bu ikisi bazen bilerek bazen bilgi yetersizliğinden karıştırılır. Cıbranlı Xalıt Begê Meksudi’nin Dersim-Erzincan mıntıkalarına gönderlip-gönderilmesiğini kesin olarak bilmiyorum.. Bunu araştırıyorum.Çünkü Kanireş’teki(Karlıova) 3.Cıbran alayı Dersim-Erzincan’a çok yakındır.

Mehmet Şerif Fırat, Doğu İlleri Varto Tarihi adlı kitabında 1919-1920’de Ermenilere karşı başalatılan hareketa Cıbranlı Xalit bey’in katılmadığı ve kendilerinin de katılmasını engelediği ve bu durumu Muş’taki hükümet yetkililerine ilettiklerini anlatır. Selam ve saygılarımla.“

Cibranlı Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’e geçtiğine dair elimizde hiç bir belge yoktur. Eğer bu konuda belge ve kaynak varsa ortaya koymak gerekir. Kürdlerin kendi aralarındaki dinsel ve mezhepsel farklılıkları Kürd düşmanları tarafından sürekli kaçınmaktadır. “Şafi” Kürdlerden Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e hiç bir kan dökülmeden gidişi(1919), CHP’nin başında olduğu Türk devletinin Dersim’de yaptığı katliamlar kadar kollektif hafızadan yer almıyor!!! Belge ve ciddi kaynaklar olmadan Xalid Beg’in 1918 yılının başında Dersim’de olduğunu söylemek, yeni spekülasyonlara zemin hazırlamaktan başka bir şeye yaramıyor.

Şimdilik bu konuyu kapatıyorum.

Şûra meselesine yeniden dönersek iyi olur. Bu konuda Davut arkadaş şöyle yazıyor:
“Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve Alişêr beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersim’e gitti ve Dersim ilerigelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılması kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimden de Alişan Bey iki delege ile gelir.”

Aktüel olarak ellimizde Dersim’de seçimlerin yapıldığı ve temsilcilerin seçildiğine dair bir belge yok. Daha önce Muradov Paşa’nın Alişêr ile “Kürdistan ve Ermenistan” meselesinde anlaşmadıklarını kaynaklara dayanarak yazmıştım.

Davut’un burada Doğu ve Batı Dersim delegeleri olarak yazdığı isimler Alişan bey hariç diğerleri Doğu Dersim aşiret reisleri ya da ileri gelenleridir.

Doğu Dersim’den Erzincan’a giden bu aşiret reisleri de Muradov ile bir anlaşmaya varamıyorlar.

Ayrıca Alişan Bey’in o süreçte Erzincan’a gidip gitmediğine dair hiçbir belge yok. Zaten Alişêr Efendi ilişkilerini koparmış ve Dersim’e çekilmiştir. Alişan Bey niye gitsin?
Alişan Beylerin Erzincan’a gitmeleri ya da Şûra’ya katılmaları sorununda tam tersi durumunu doğuracak bazı veriler var ellimizde …

Alişan ve Haydar Beylerin 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa tarafından Suşehri’nde gözaltına alınmaları meselesi var.

Dr. Nuri Dersimi Alişêr’in Ruslarla ilişkiye girmesi ve Kürdistan uğruna pratik faaliyetler içine girdiği dönemde “Kürd reislerinden Alişan ve Haydar’la görüşülüp ve takip edilecek harekat hattı tespit edilerek Dersimlilerle işbirliği meselesi kararlaşmak üzre iken, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa Alişan ve Haydarı ordu merkezine getirterek göz hapsi altına almış ve Dersim’le irtibatlarını kesmişti,” diyor.(N. Dersimi, age, s,112)

Alişan ve Haydar Beylerin esir alınmalarından sonra da Alişêr Çarlık Rusya’sının yetkilileriyle görüşmeleri sürdürüyor ve Erzincan’da kalıyor.

Davut arkadaşın Doğu Dersim delegeleri olarak gördüğü kesim, Dr.Nuri Dersimi’nin söylemiyle Muradov’la anlaşamıyorlar ve Dersim’e dönüyorlar.

Hemen bu süreçte Türk tarafı devreye giriyor.

Dr.Nuri Dersimi’den daha önce aktardığım bir alıntıyı yeniden yayınlama gereğini duyuyorum. Dr. Nuri Dersimi: “Vehip Paşa fırsattan istifade ederek Dersimlileri Türk görüş noktasına getirmek istiyordu. Alişêr’in Rusya’ya iltihakını mazur gördüğünü ilan ederek, mumailehi Ovacık aşiret reisleriyle birlikte Suşehri ordu merkezine davet ve taltiflerde bulundu, ordu merkezinde göz hapsi altında bulundurduğu Koçgirili Alişan ve Haydarı serbest bıraktı. Alişêr, Vehip Paşanın vadlerine emniyet etmedi ve Ovacık mıntıkasına dönerek orada kaldı” diyor.(N. Dersimi, age, sayfa, 115)

Burada çıkan sonuç Alişan ve Haydar Beyler o Şûra kuruluş döneminde Türklerin elinde esir olarak tutuluyorlar. Çünkü, Suşehri toplantısı Kürdlerle Ermeniler arasındaki Erzincan’da yapılan toplantının sonrasına denk geliyor. Vehip Paşa’nın Suşehri’nde Kürd ileri gelenleriyle yaptığı görüşmeden sonra “Alişan ve Haydarı serbest” bırakıyor.

Bu şu anlama geliyor: Alişan Bey Şûra’ya katılmamış ve Batı Dersim delegesi olarak Erzincan’a gitmemiştir.(1918 yılının başında) Vehip Paşa’nın çağrısı üzerine Suşehri’ne giden Kürd aşiret liderlerinin isimlerini tespit etmek kötü olmayacaktır. Döneme ilişkin daha sağlıklı bir resim elde etmek için de gereklidir. (Atase Arşivinde var)

Acaba Davut’un Doğu Dersim delegesi olarak gördüğü şahsiyetlerden bazıları Vehip Paşa’nın çağrısına uyarak Suşehri’ne gittiler mi?

Bu konuda kafama takılan bir soru var.

Mevcut olan verilerden hareketle Ermenilerle Kürd arasında bırakın ortak bir “ŞÛRA”nın kurulması, bazı konularda ortak hareket etme konusunda bir antlaşma olsaydı, en azından birkaç Kürd aşireti Ermenilerle birlikte Osmanlılara karşı savaşırdı.

Fakat, tam tersi var. Bayburt’tan Erzurum’a kadar Ermeni Birliklerinin geri çekilişi sırasında tüm esas çatışmalar Kürdlerle Ermeniler arasındadır.

Türklerde hem bunu teşvik ediyor ve hem de örgütlemek için bir dizi faaliyet içindeler. Yani kısacası bir taş ile iki kuş vuruyorlar.

Kazim Karabekir Erzincan hareketi’ni örgütlemeye çalıştığı sırada Mustafa adında birileriyle görüşüyor ve ona “Rus belâsından kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden de kurtulacaklarını söyledim.”(Kazım Karabekir, age, sayfa 45)

Yine Kazım Karabekir ve Vehip Paşa Erzincan hareketi örgütlemek için Dersim ilerigelenlerini kazanmak için her türlü iki yüzlülüğü ve riyakarlığı yapıyorlar.

Fakat, bir arada kaldıkları zamanda Vehip Paşa, Kazım Karabekir’e Dersim için “Burası vahim bir çıbandır, şimdiye kadar sarfolunan paranın ve dökülen kanların had ve hesabı yoktur”diyor.(Kazım Karabekir, age, s 91)

Tam da Dersimlilerle nasıl hesaplaşacaklarını düşündükleri bu ortamda yine Dersim ilerigelenlerine para ve hediyeler gönderiyor ve her zaman olduğu gibi kardeşlik üzerine yalana dayalı söylevler ve nutuklar çekiyorlardı.

Bu süreç içinde bir dizi Kürd ilerigelenleri osmanlılarla birlikte hareket etme kararı alıyor.
Davut’un makalesinde Doğu Dersim delegelerinden biri “Use Seydali” dir. Bu isim Dr. Nuri Dersimi’nin kitabındada geçiyor. Dersimi onun Ezincan görüşmelerine katıldığını ve ondan “ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini” diye söz ediyor.

N.Yavuz Atase belgelerine dayanarak Ermenilerle yapılan bir çatışmada “ Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi otuz silahlı askeriyle muharebeye katılmış” diyor.(N. Yavuz, age, 352)
İsim benzerliğide olabilir!! Fakat başka bir husus bu konuda kuşkumu daha da artırdı.
Davut makalesinde Erzincan’a giden delegeleri sayarken “Use Seydali, … Memo Loliz vs” diyor.

Dr. Nuri Dersimi yine Erzincan görüşmesinden söz ederken ““ Abbasan kabilesi reisi Seyid Ali Ağa Oğlu Hüseini ve Lolanlı Mehmet”en söz ediyor.

N.Yavuz Seyyid Ali Ağa’nın oğlu Hüseyin Efendi’den söz ettikten sonra “Lolatlı Mehmet Ağa 30 askeriyle gelip çatışmaya katılmış”diyor(age)( N.Yavuz, Genelkurmay arşivine dayanarak yüzlerce Kürd ismini kıtabında veriyor. Bu tip kaynaklar daha farklı kaynaklarla doğrulanmadığı sürece kuşkuyla yaklaşmak lazım. Aynı durum bu iki Kürd için de geçerlidir.) Dr. Nuri Dersimi’nin sözünü ettiği Suşehri’ne giden Vehip Paşa ile görüşen “Ovacık aşiret reisleri” kimler? O görüşmede ne oldu ki, Alişan ve Haydar Beyler serbest kaldılar? Sözünü ettiğim iki Kürd şahsiyeti ile ilgili benzetme provokatif bir soru olarak alınıp daha derinlemesine o süreç üzerine gidilebilinir. Günü gününe sözkonusu 2 ay içinde yaşanan gelişmeler yeniden inşa edilebilinir.

Osmanlı Ordu Komutanları Kürdleri öncü güç olarak savaşa sokarak hedeflerine varmak istiyorlar.

Bu konuda 2. Ordu kumandanı Binbaşı Nihat, 3. Ordu kumandanı Vehip Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta “Doğu ve Batı Dersim milislerini kullanacaklarını” söylüyor. Vehip Paşa’da bu öneriyi kabul ediyor.(N. Yavuz, age, sayfa 350-51)

Erzincan ve çevresinde bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor, Rusların protestolarına karşılık Türkler “Kürdleri kontrol edemediklerini ve Kürdlerin bağımsız hareket ettikleri” bahanesine sarılıyorlar. Kürdlerle Ermeniler arasındaki ilişkiler kopmuş ve tam bir çatışma ortamına girmişlerdi.

Albay Morel, Tschaplikine görderdiği bir telgrafta “Kürdler Erzurum ve Erzincan arasında sürekli güçlerimize saldırıyorlar, yolun iki tarafında Kürd çetelerine yataklık yapabilecek köyleri yıktırdım” diyor(.N. Yavuz, age, s 293)

Kazım Karabekir Dersim milisleri için “919 insan Şarkı Dersim’de 2567 insanda Garbi Dersim’de besliyorduk. Erzincan hareketine pek zayıf mevcutlu bir nizamiye taburu da beraber olduğu halde Garbi Dersimden 735 insan iştirak etti, Erzincan’a gelince de 250 milis ve nizamiyeye inmişti. Şimdi ise bu milislerden elimizde 80 kişi kalmış”diyor(Kazım Karabekir, age, s, 100)

Aslında General G. Korganoff ve çeşitli Türk kaynakları dikkatli bir şekilde okunduğu zaman çatışmalar esas olarak Kürdlerle Ermeniler arasında oluyor. Gül Ağa önderliğindeki Balabanların akıbeti biliniyor. Bako Ağa, Şah Hüseyinzade Mustafa, Şêx Hasananlar, Seyid Riza ve çevresi gibi çok geniş bir çevre bu savaşlarda yer alıyor. Ayrıca Erzincan ve çevresindeki yerleşik köylülerle de aktif bir şekilde savaşa katılıyorlar. Erzurum’a kadar Osmanlı ordusu çatışmaları arkadan takip ediyor ve Erzincan’da dahil alınan yerlere sonradan giriyor ve kendi sömürgeci idaresini kuruyordu.

Erzincan çevresinde meydana gelen çatışmalara, Erzincan’dan Erzurum’a yol boyunca atılan pusulara bakıldığı zaman Karabekir’in verdiği rakamlar pek mantıklı değildir. Bazı Kürdler evlerine dönüyorlar, fakat çok yoğun bir şekilde Kürd yaşamını yitiriyor. Bir de Şubat ayında iklim koşullarının sertliğinden dolayı birçok insan donarak ölüyor.

Karabekir kitabının daha sonraki bölümünde Erzurum çatışmalarından sonra Doğu ve Batı Dersim’in “235 milisinden” sözediyor. 14 Mart’ta terhis ettiğini yazıyor.

Ermeni kaynaklarında Erzincan’dan Erzurum’a kadar Kürdlere verdikleri kayıplara baktığımız zaman yoğun bir Kürd kitlesi yaşamını yitiriyor. Aynı durum Ermeniler için de geçerlidir.

Daha fazla uzatmadan Davut arkadaşın makalesine ilişkin bazı temel noktalara dikkat çekerek bu yazıyı sonlamak istiyorum.

1)Bolşevikler, Rusya’nın işgali altındaki toprakları “Türk Ermenistan’ı” olarak görüyor. Bu konu Halk Komiserleri Sovyet Başkanı, Lenin’in imzasıyla 11 Ocak 1918 tarihte yayınlanan 4 maddelik kararda sabittir.

2) Bolşeviklerin, Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkı diye bir sorunları yoktu. Bolşevikler, kimin denetiminde olursa olsun otonom Kürdistan’a dahi karşıydılar ve devlet güvenlikleri için tehlikeli buluyorlardı.

3)Erzincan’da Kürdler ve Ermenilerin kurduğu ortak bir Şûra olmamıştır.

4)Taşnak Partisi’nin Batı Ermenistan’ın bir parçası olarak gördüğü Erzincan’da bir idare kurma girişimi olmuş ve Erzincan’da yaşıyan bazı Kürdleri ve Türkleri de entegre girişimleri de olmuştur. Fakat, sonuçta bu politika başarısız olmuştur.

5)Ermeniler zaman kazanmak ve Albay Morel’in söylemiyle “Kürd aşiretleriyle iyi geçinmek” için bazı girişimlerde bulundular. Fakat, Ermenilerin bu girişimleri hem Doğu Dersimliler ve hem de Batı Dersimliler tarafından ciddiye alınmıyor.

6) Bu anlaşmazlığın esas nedeni ise Taşnak Partisinin “Büyük Ermenistan” projesiydi.

7)Alişêr Efendi, savaşın başlarından itibaren Osmanlılarla ilişkilerini koparmış, bağımsız bir Kürdistan amacıyla Çarlık Rusyasıyla ilişkiye geçmiş, Ekim Devriminden sonra Ermenilerin bölgede Ermenistan’ı kurma girişimlerinede tavır almıştır. Alişêr Efendi, Çarlık Rusya’sıyla ilişkiye geçerken de, Ermenilerle ilişkilerini koparırken de, Koçgiri Hareketine önderlik ederken de ve Dersim Hareketine katılırken de o toprakları Kürdistan olarak görmüş ve ona göre davranmıştır.

8)Yıllarca Ermenilere sahip çıkan ve binlerce Ermeni’yi soykırımdan kurtaran Dersim Kürdleriyle Ermeniler arasında en kanlı çatışmalar o dönem yaşanmıştır.

9)Dersim Kürdleri Erzincan Mütakeresi sonrası tarafsız kalsaydı ya da Ermenilerle birlikte ortak hareket etmiş olsaydı, Ermenilerin alanı boşaltması o kadar hızlı olmayabilirdi. En azından Erivan’daki Taşnak yönetimine karşı Bolşevik-Türk ittifakına kadar devam ederdi.

10) Tüm savaş boyunca Ruslarla birlikte hareket eden Abdulrezak ve Kamil Bedirxan ile, savaş sırasında Ruslarla ilişkiye geçen Alişêr Efendi’nin Ermenilerle olan ilişkilerinin bozulması o toprakları adlandırma meselesi ve iktidar sorunuydu.

11)Sonuç olarak o süreçte hem Kürdler ve hemde Ermeniler büyük kayıplar verdiler ve büyük acılar yaşadılar.

Fakat yıllar sonra Taşnak ve Xoybûn antlaşması imzalandığı zaman Taşnak Partisi farklı bir noktaya geldi. Fakat çok geç olmuştu.

Keşke Kürdlerle Ermeniler Birinci Dünya savaşı sırasında 1927 yılında geldikleri pozisyonda bulunsaydılar.

İki partinin ortak protokolunun B kısmının 2.maddesi „Sevres Antlasmasında Ermenilere Van, Bitlis ve Erzurum’u veren 89.maddesi geçersizdir“diye yazıyor. ( Wahe Tachjian, age sayfa 365)

Sayın Wahe Tachjian’nın Fransız belgelerine dayanarak verdiği bilgilere göre, 2 Ocak 1929 yılında Mir Celadet Bedirxan Haleb’teki Taşnakçıların Club’unda yaptığı konuşmada:
„Kürdler ve Ermeniler aynı ırktan geliyorlar, yalnızca dinsel olarak farklılar. Uzun zamandan beri biz acı çekiyoruz ve Türk sultasına karşı mücadele ediyoruz. Biz bilmeden ve bilinçsizce bir birimizi katlettik. Fakat biz bundan sonra ayrılmamak için birleştik. Türklerden rövanş almak için ve onlara karşı koymak için dostluğu ve barışı yerleştirmek için tüm çabalarımızı kanalize edelim..“ diyor( Wahe Tachjian la France en Cilicie et en Haute Mesopotamie, sayfa 365)

“Erzincan Hükümeti” ve bazı eleştirisel notlar( Xalid Begê Cibrî -Ekler)
Xalid Begê Cibrî’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle 1916-1918 yıllarında Dersim’e gidişi konusunda yapılan spekülasyonlar maddi temelden yoksundur.
Xalid Cibrî’nin bu süreçte Dersim’e karşı saldırılarda bulunduğuna dair hiçbir belge yoktur.
Bırakın saldırılar için Dersim ilerigelenleriyle Osmanlı devleti arasında aracılık yaptığına dair de belge yoktur. Aslında böyle bir ihtimali de gözönünde tutmak lazım. Çünkü, Xalid Cibrî Birinci Dünya Savaşı boyunca Rus Ordularına karşı savaştı. Fakat, belge yok.
Yazı serisi boyunca “Deli Halit Paşa” ile “Xalid Cibrî”nin karıştırıldığına dair hususunu gündeme getirmiş ve bu konuda bir hayli kaynak vermiştim. 1916 ve 1918 yılının başında bölgede olan “Deli Halit Paşa”dır. Seyyid Riza ile birlikte Erzincan’ı alan ve Erzurum’a kadar gidende Deli Halid Paşadır. Xalid Cibrî bu süreçte Erzurum’da olabilir ve hatta daha sonra Rusya sınırına kadarda gidebilir. Fakat, bu konuda elimizde belge yok. Türkler Xalid Cibrî hakkında tüm belgeleri yokettiler yada gizliyorlar.

Davut arkadaş makalemin altına düştüğü yorumda;

“bunun üzerine Karabekir Halit Beg’i Ovacık’a tekrar göndermistir, bu 1918 Mart veya nisan aylari olması gerekir. —-Nuri Dersimi Desimliler gerek alay komutanı’nın sahsına gerek fertlerine karşı iyi bir karşılama yaptıklarını ve Halit beg’in kaymakamlık kurduktan sonra ovacikta kalmaya devam etmesi Türkleri kuskulandirdigini yaziyor.( Kürdistan tarihinde dersim.s.84)diyor.

Davut Hoca Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişini “1918 mart veya Nisan ayları olması gerekir” diyor ve bu tezini Dr. Nuri Dersimi’ye dayandırmaya çalışıyor.

Sadece Davut arkadaş bu yanlışlığı yapmıyor. Xalid Begê Cibrî’nin ailesinden olan Mehmet Emin Sever de benzer bir yanlığa düşüyor.

M.E Sever Kovara Bîr’de yayınladığı “Azadî Örgütü Lideri Cıbranlı Miralay Halit Bey” başlıklı makalesinde “Rus ordusu, Hınıs-Varto’ya kadar gelince Halit Bey’in alayı Elazığ bölgesine gelir, Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl, Hükümet Halit Bey’e Ovacık’ta hükümet konağı kurma görevi verir. Halit Bey, o sırada Belediye Başkanı olan Hıdır Bey’e (İstanbul milletvekilli M. Eren’nin amcası) misafir olur. Alayı onun arazisinde yerleştirir. Oradaki tüm aşiret reisleriyle görüşür, dostluklar kurar. Hükümetin o bölge halkına bakışının iyi olmadığını, bir kaç eski silah falan vererek bu işin savuşturulmasını ister. Öyle de olur. Ancak hükümet, Cibranlı Halit Bey’in niyetini anlar. Onun bu konudaki düşüncelerinden ve onlarla yakınlık kurmasından rahatsız olur. Bu nedenle de Halit Bey”in alayını geri gönderir,“ diyor.

Sayın M.E Sever Xalid Beg “Palu-Sekerak köyünde 1915 kışını geçirir. Ertesi yıl” Dersim’e gönderiliyor diyor. Daha sonra anlatıkları ise Dr. Nuri Dersimi’nin tespitleridir. Bilindiği gibi 1916 yılında Osmanlı Devleti tüm gücüyle Dersim Kürdlerini Ruslara karşı kazanmaya çalışıyor. Eğer Xalid Begê Cibrî 1916 yılında Ovacığı işgal etmiş olsaydı Osmanlılar için bulunmaz bir nimetti.. Ama böyle bir şey yok.. 1916 yılında Dersim’e yönelik genel bir saldırı var. Fakat, hiç bir belgede Xalid Begê Cibrî’nin bu saldırılarda ciddi bir görevle rol aldığından sözedilmez. (Dersim’e yönelik 1916 saldırısıyla ilgili ayrıca gerekiyor. Çünkü bazı iddialara göre Seyid Riza’nın Osmanlılara yaklaşması o süreçte oldu)
Hem Davut arkadaş ve hem de M.E Sever Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Xalid Begê Cibrî’nin 1918 veya 1916 yılında Dersim’e giittiğini söylemeleri doğru değildir.
Dr. Nuri Dersimi Xalid Begê Cibrî’nin 1335 yılında yani 1919 yılında Dersim’e geldiğini şöyle aktarıyor:

“Erzincan ve Erzurum mıntıkaları Rus ve Ermeni kuvvetlerinden tecrid edildikten sonra, Dersimde yeniden bazı mahalli ihtilaller baş gösterdi.Aldandıklarını anlamış olan Ovacık aşiretleri, Türk mıntıkalarına akın etmeye başladılar.

Türk hükümeti bu hareketlere karşı yeni bir hile tasarlamış olmalı ki, bu mıntıkaya Kürt aşiret alayı kumandanı Cıbranlı Halit kuvvetlerini gönderdi.

Dersimliler, gerek alay kumandanının şahsına ve gerekse efradına karşı hüsnü kabül gösterdiler ve hiçbir hadise çıkarmaksızın, alay mümanaatsız Ovacığa yetişti. Bu durum Türk hükümetinin dikkat nazarından kaçmamıştı. Her fırsattan istifadeyi bilen Türkler, Kürt Halit sayesinde Ovacık mıntıkası aşiretlerinde hasıl olan sükünden dahi faydalanarak, Ovacıkta bu Kürt kumandan sayesinde yeniden bir Türk kaymakamlığı tesisini başarmışlardı.

Kaymakamlık tesisi işi başarıldıktan sonra, Kürt Halit Bey alayının Dersim’de ipkası Türklerce mahsurlu görüldüğünden, bu alay orduyla birleşmek üzere geri çektirilmişti.“(Dr. Nuri Dersimi, Kürdistan tarihinde Dersim, sayfa 119-120)

Aslında Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gidişi konusunda yaptığı bu tahlili yorumlamaya dahi gerek yoktur.

Bir hayli bilgiyi içeriyor.

Tarih olarakta 1919 yılını veriyor.

Türk resmi tarihçileri ve süreci yaşıyan Türk subayları pekte Xalid Beg’in Dersim’e gidişini önemsemiyorlar ve bu konuda yazdıklarıda yok.

Dersim tarihinde Dersim’e yapılan tek kansız bir hareket yok.

Dersimliler kendi topraklarına ayak basanlara karşı birlikte olmasa dahi karşı koymuşlar ve kanlı çatışmalara girmişlerdir.

Xalid Begê Cibrî’nin 1919 yılında Dersim’e gidişi sırasında kanlı çatışmalar olmuş olsaydı, Kürdler arasındaki dinsel ve mezhepsel ayrılıkları sürekli olarak kaşıyan çevreler var olan yaraları daha derinleştirmek için çoktan bir dizi belgeyi piyasaya sürerlerdi.

Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Begê Cibrî’nin Dersim’e gelişi ve Dersim ileri gelenleriyle olan dostane ilişkilerini okuduğum zaman Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından basılan Dersim adlı kitapta ismi geçen “ Miralay Halit Bey’e” takıldım.

21 Ocak 1921 tarihinde Elaziz Vilayetinde İçişler Bakanlığına gönderilen bir rapor var.
Bu rapor yada mektupta Seyid Abdulkadir ve Sabık Polis Müdürü Miralay Halit Bey’in Dersim aşiretleri üzerindeki etkileri ve mektuplaşmalarından sözediyor.

Acaba burada sözü edilen Miralay Halit Bey kimdir?

Eğer burada sözü edilen Xalid Begê Cibrî ise bu bilgiler Dr. Nuri Dersimi’nin tahlilleriyle çakışıyor. Xalid Begê Cibrî 1919 yılında Dersim’e gidiyor ve pro Kürd faaliyetlerinden dolayı geri çekiliyor. 1920 yılının Ocak ayında Xalid beg’in Dersim aşiretleriyle ilişkileri, mektuplaşmaları ve Jin gazetesi hepsi kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Benim burada ileri sürdüğüm sadece bir hipotez…. Araştırılması gereken bir husustur. Acaba Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişkisi olan ve aynı ismi taşıyan başka bir Miralay Halit Bey varmı?

Şimdi o belgeyi aktarıyorum:

“Mütarekeyi takip eden günlerde ise Dersim yeniden kımıldamağa ve etrafa sarkıntılık yapmaya başlıyor. Bu sırada Kürtçülük ceriyanlarıda sokulmağa ve Dersimde fikirlerini neşredecek elemanları bulmağa çalışıyordu. Ve buna kısmende muvaffak oluyor. Bu sırada Dersimlilerin azgınlıkları arttıkca artıyor. Dersim’in mütareke ile milli mücadele arasındaki vaziyeti Elaziz vilayetince şu suretle İstanbul’a anlatılıyor.

Vilayetin 21 kanunu sani 1920(ocak ayı-Aso) tarihinde dahiliye nezaretine(İçişler Bakanlığına-Aso) yazdığı tahrirat hulasatan( özet resmi mektupta-Aso): Hükümet kuvvetli iken evamire serfüru(emirlere başeğme) ve zaif iken gaile(sıkıntı yada başbelası) yapmaktan çekinmeyen Dersim aşairi son günlerde hükümetin zafı ve bazı hainlerin tahriki neticesi olarak Dersim’e cıvar Egin, Çemişkezek, Arapkir ve Pertek köylerine tecavüzle ağnam ve mevaşi gasp etmişlerse de jandarma ve ahalinin muaveneti ve mevsimi şıtanın hululile bunların tecavüzleri menedilmişti. Dersim mutasarrıflığından alınan telde Koç ve Şam uşağile diğer aşair rüesassının Karaballı aşiret reisinin ikametgâhı olan Ağzonik köyünde içtima etmekte oldukları ve maksadı içtima ise tekmil aşiretin temini itifakı ile Çemişkezek ve Pertek köylerine ve bilhassa Türk köyleri aleyhine vasi mikyasta bir kiyam ve tecavüz icrası olduğu cihetle hemen kuvvei askeriye izami talep olunmakta ve diğer bir telde de bilcümle aşiretlerin bilhassa Karaballı ile Koç Uşağı aşiretinin Meclisi Ayandan Seyid Abdulkadir efendi ve sabık polis müdürü Miralay Halit bey ve Kürt Teali Cemiyetile ile münasebette bulundukları sansur edilen mektuplarla muhbirlerin ifadesinden anlaşıldığı ve hükümeti, kararsızlığından dolayı acızla tevsim ettiklerinden yakın bir atide istifadeye şitap edecekleri dermeyan olunmaktadır. Halbuki öteden beri Koç, Şam uşağı ile Karaballı aşireti arasındaki münaferet ve rekabetin mevcudiyeti şimdiye kadar muvazene tesis eder ve müttefikan tecavüzlere mani iken bu iş’arat mühim görülmüştür. 13. Kolordu ile muhabere yapılmış ve Çemişkezek ve Pertek ve cıvar Türk ahalisinde şayani itimat görülenlerin kefaleti müteselsile ile şimdilik teslih ve filhakika Dersimliler tarafından bir kiyam ve tecavüz gibi bir zarüreti mübreme halinde kuvvei kafiye sevk ve izame teemmül ve temin edilmiştir. Ancak harekatı ekseriyeyi mucib hadisatın düveli itilafiyeye mütarekenamenin 24. Maddesinden istifadeyi temin tehlikesi olduğundan buna meydan bırakmamak için her tedbire başvululacaktır. Maahaza Abdulkadir Efendi ve Halit Bey’in daha ne gibi teşvikatta bulundukları mutasarrıflıktan sorulmuştur. Mektupların sansor edilmesi, Türklük ve Kürtlük neşriyatı yapan gazetelerin ve bilhassa Jin gazetesinin Dersime ve mülhakatı saireye ithal olunmaması esbabının istikmali emredilmiştir” (T.C Dahiliye Vekaleti, Jandarma Umum Kumandanlığı, Gizli ve zata mahsustur, DERSİM-Kayit altında yüz tane basılmıştır- sayfa 169- kitabın arjinalinden-Aso)

Devlet Kürd aşiretleri arasındaki barış ve Türklere karşı ortak hareket etme girişimlerini tehlikeli buluyor ve bu gidişatın sorumlusu olarak da Seyid Abdulkadir ve Miralay Xalid Beyi görüyor.

Koçan aşiretinin 1925 Devrimine karş olumlu yaklaşımı Karaballı’lardan olan Hasan Hayri’nin 1925 devrimi sırasında idam edilmelerinin bir boyutuda devlet tarafından tespit edilen Kürdler arasındaki bu ilişkilerden yatıyor.

Faik Bulut’ta daha önce eleştirilerini yaptığım arkadaşlarla aynı hatayı yapıyor.
Faik Bulut şöyle yazıyor: “ Geçerken belirtelim; 1915-1916 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rus birliklerinin Erzincan’dan çekilmesinden sonra, Osmanlı ordusu Cibranlı Halit Bey komutasındaki Kürt Süvari Alayı ile birlikte iki koldan harekete geçer. Ordu, Erzincan’ı Ermeni komitelerinden temizlemek, Cibranlı Halit ise Osmanlı adına, Ovacık’ta lağvedilen resmi yönetimi yeniden kurmak amacındadır.. Dersimli Kürtler Halit Beyi uzaktan izler, ancak tek kurşun sıkmazlar. Ovacığa giren Halit Bey yerel yönetimi lağveder, yerine Osmanlı yönetimini kurar. Bir süre sonra da çekilir. Bu Ovacık’ta kurulan ‘ikinci resmi yönetimdir”. (Faik Bulut, Belgelerle DERSİM RAPORLARI, Yön Yayıncılık, 1991, sayfa 28)
Görüldüğü gibi Faik Bulut’ta isim vermeden Dr. Nuri Dersimi’nin Xalid Cibrî’nin Ovacığa gidişi sırasında yaptıklarını ve aşiretlerin ona karşı yaklaşımını anlatıyor. Fakat, bu sefer Xalid Begê Cibrî’yi “Deli Halit Paşa”nın yerine geçirmiş…

Faik Bulut yazının devamında Xalid Begê Cibrî hakkında bazı tespitler yaptıktıktan sonra “ nitekim aynı Cibranlı Halit Bey, Koçuşağı isyanını te’dip için görevlendirilmesi yolundaki Mustafa Kemal’ın talimatlarını reddetmiştir” diyor.(Faik Bulut, age, sayfa 28)
Fakat, ne yazık ki sayın Bulut bu konuda hiç bir belge sunmuyor.

Bildiğimiz kadarıyla Türklerin “Koçuşağı Tedibi” yada “1926 Hareketi” dedikleri Koçan başkaldırısı 1926 yılında oluyor. Xalid Begê Cibrî , 1925 Devriminin hazırlık faaliyetleri içindeyken Yusuf Ziya Bey ile birlikte Türkler tarafından yakalanıyor ve Bitlis’te kaleşçe katlediliyor.

Koçan hareketi 3/6/10/1926’da başlıyor.

Xalid Cibrî Kemalistlerle çoktan tüm ilişkilerini koparmış ve o güne kadar Kürdlerin başarmadıkları en geniş kapsamlı ve illegal örgütü AZADİ’yi oluşturmuştu.
Bir dizi yerli ve yabancı belgelerde Xalid Cibrî’nin 1920 ve 1924 yılları arasında sahip olduğu ulusal bilinç, bağımsız Kürdistan için yaptığı çalışmalar sabittir.(Aris Arda’nın çevirisini yaptığı Kürd-Sovyet İlişkileri, İsmail Hakkı Şawes’in Azadi ve Xalid Cibrî hakkındaki anıları-kendiside Azadi üyesidir-na bakınız)

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın bazılarına göre 1932 ve bazılarına göre daha sonra basılan DERSİM adlı kıtapta Dersim’e yönelik bir dizi hareketi veriyor.
Her ne hikmet ise Xalid Begê Cibrî’nin önderliğinde Osmanlı’nın “Ovacık’ta ikinci resmi yönetim” inin tesisinden söz etmiyor.

İkinci defa Osmanlı’nın resmi idaresini Ovacık’ta inşaa edeceksin, Dersim ile ilgili böyle bir kapsamlı çalışmada hiç bir yer verilmeyecek?

Şunu görmek lazım. AZADİ örgütü Türk ordusu içindede örgütlüydü. İhsan Nuri Paşa, İsmail Hakkı Şawes ve diğer Beytülşebbab Hareketine katılan subaylar Türk ordusundaydılar. Bir yandan Türk Ordusundan yana görünmek ve diğer yandan Bağımsız Kürdistan için örgütlenme faaliyetleri içindeydiler.

Xalid Begê Cibrî Azadi’nin beyniydi. Azadi 1921 yılında kurulduğuna göre Xalid Cibrî’de illegal bir örgüt kurma düşüncesi eskiye yani bir kaç yıl öncesine kadar gider.
Bu anlamda Xalid Begê Cibrî Türklerin istemlerine bağlı olarak Dersim’e gittiği zaman, onların istemlerini yerine getirmemiş, kan dökülmemiş ve Türkler bundan rahatsız olduğundan dolayı geri çekmişler.

Aslında Xalid Begê Cibrî’nin bu pozisyonunu Dr. Nuri Dersimi ve Seyid Riza’da görüyoruz.
“Koçan Direnişi”nden sözetmişken bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi’nin Kürdistan Tarihinde Dersim adlı eserini okuyanlar, onun “Koçan Direnişi”ne karşı Türk Ordusunun “saflarında” yer aldığını bilir. Dr. Nuri Dersimi o serüvenini geniş geniş açıklıyor. Türkiye’ye giden delegasyon , Dersim toplantıları vs.vs…. Dr. Nuri Dersimi bu harekete niçin katıldıklarınıda izah ediyor.(kitabını Koçan Hareketi bölümünü okuyabilirsiniz)

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın(JUK) çıkardığı gizli kıtapçık Dr. Nuri Dersimi’nin söylediklerini tehid ediyor.

JUK’nın “Dersim” kıtapçığına göre Seyid Riza’da “Koçuşağına karşı” Türklerin saflarında yer almış.!!

Bu kıtapcıkta uzun bir alıntı yapmak istiyorum. Çünkü, o dönem Kürdlerin takındığı tavır konusunda bir hayli ilginç bilgiler veriyor:

“Koçuşağı aşireti üzerine yapılan harekette Dersimlilerin takip ettikleri siyaset icabı her ne kadar hükümet kuvvetleri ile müşterek Koçuşakları tedip için hareket etmişlerse de bu harekette de Dersimlilerden istifade olunamamış, bilhassa harekâtın ciddi şekilde ve süratle yapılmasına engel olmuşlar ve askeri kıtalara en müşkül ve en çetin yerlere taaruzlarını tevcih ve sevkederek hareteti akamete uğratmak ve askeri kıtalarla yaptıkları hareketler de askerin maneviyatını bozarak bozgun bir vaziyette çekilmelerine sebep olmuşlardır. Hükümete yardım maksadiyle gelen Seyid Riza ve Ovacık aşiretleri yardımdan sarfı nazar Koç uşaklarına yardım ve yataklık ederek onları imhadan kurtarmışlar.

Koç Uşağı harekâtında orduya yardım için gelen aşiretlerin maksatları, bu hareketın tetkiti neticesinde şu süretle tespit olunabilinir.

1)Esaslı bir hareket ve taaruza girişmemek,
2)Bu maksatlarını tamamen saklıyarak verilen vazifeyi yapacak görünmek ve bunun için kı’talardan mümkün olduğu kadar çok cephane koparmağa çalışmak,
3) Hareket zamanında en ufak bir bahane ile geri kaçmak ve bu süretle kı’taların harekâtını da muvaffakiyetisizliğe uğratmak,
4)Kumandanın ciddi ve seri hareketlerine mahal vermemek bunun içinde asilerle kumandan arasında müzakerelere yol açmak, mümkün mertebe uzunca mühletli müddetler ile harekâtı tevakkufa uğratmak ve neticede harekâtı daha gayri müsait mevsimlere bıraktırmak, Kumandanlığın maksatlarından asi aşiretleri haberdar etme ve yer değiştirmek, kıtaatın tesirinden korumak için zaman kazanmak…
5)Kıtaatı hareketleri çetin yerlere çattırmak,
6) Askerin maneviyatını bozmaya çalışmak,
7)Fırsat kollamak, küçük müfrezelere veya nakliye kollarına baskın yapmak,
8)En nihayetinde asi aşiretlerin imhadan kurtulmaları için kaçmalarını ve kendi aralarında saklanmalarını temin etmek…”

Devamında “Dersim aşiretlerinin hükümete taraftarlıklarına ve sadakatlarına itimat asla caiz değildir” dedikten sonra:

“Evvelki hareketlerle beraber 1926 Koçuşağı hareketide böyle oldu. İdarecilerin telkini ile askeri kumandan Seyit Riza ile başına topladığı aşiretlere inandı. Bunlar asker asker arasında harp etmeyeceklerini söyleyerek kendilerinin sağ cenahta Şimala giden yolları tıkamaları vazifesini istediler. Bunlara istedikleri vazife verildi. Fakat ne oldu. Mustafa Bey(33 Kürd’ün katili Muğlalı Mustafa-Aso) Ali Boğazına hakim olduğu zaman burada kimseyi görmedi. Çünkü Koçuşaklılar onlara Ovacık yolunu sedde memur millisler tarafından parça parça Şimala geçirilmiş ve muhtelif aşiretler arasına dağılmış ve şu süretle imha edilmekten kurtarılmışlar. Seyit Riza’nın son dakikaları Koçuşaklara lehdar cephe almasının içyüzü işte budur”(JUK, Dersim, sayfa 174-177)

Seyid Riza’nın bu harekete katılıp katılmaması bir yana(başka kaynaklarca doğrulanması gerekir) Türk devletinin Kürd aşiretlerine karşı yaklaşımı açıktır. Kürdlerde Türk devletine karşı çeşitli hesaplar içindeler. Koçanlardan sonra sıranın kendilerine geleceğini bilirler. Bunu için karşılıklı olarak bir dizi labirentler oluşturulur, hesaplar yapılır ve “ittifaklar” kurulur.. Asırlar boyunca savaşlar içinde olan ve özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın farklı cephelerinde savaşan, tecrübe sahibi olan ve Kürd Ulusal bilincine kavuşan Kürd kadroların sömürgeci Türk devletinin hesaplarını boşa çıkarma kadar doğal bir şey olamaz.
Xalid Cibrî’nin 1919 Dersim olayını, Seyid Riza, Dr. Nuri Dersimi’nin ve diğer Kürd aşiretlerinin Koçan Direnişi sırasında takındıkları tavırlar, Yusuf Ziya Bey’in parlamenterlik sürecinde Bolşeviklerle Trabzon’u da içeren bağımsız Kürdistan için yaptığı pazarlıklar ve Koçgiri Direnişi sırasında “Hilafet Ordusu Müfettiş-i Umumisi” sıfatını kullanan Alişêr ‘in bu tutumu bu bağlamda değerlendirilebilinir.. (Burada devletin yandaşı olan yapıları dıştalamıyorum…)

Türk devleti bunların hepsini görüyor ve arşivliyordu.

Tüm bunlar bilince çıkarılmadan TC’nin 1938 yılında uyguladığı en iyi Kürd ölü Kürdtür politkasını anlamakta zorlaşır.

ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP/ DAVUT KURUN

1980 yılının sonunda yazdığım “Erzincan hükümeti 1917-21” adlı makaleme Aso arkadaş on bölümlük bir eleştiri notları yazdı. O dönemdeki bilgi ve siyasi perpektifimle, mümkün olduğu kadar gelişmeleri “doğruya yakın “ bir öykü şeklinde vermeye çalışmıştım. Bir kaç ay önce birçok sitede yeniden yayınlanması üzerine, birçok eleştiri ve suçlama
alınca , cevap mahiyetinde bazı eklemeler yaptım ve kaynaklar verdim. Makalenin Tarihsel belgelerin derlemesi veya belge olma iddiası yoktur. “doğruya yakın” bir öykü terimini kulanmak zorundayım, çünkü kürtlerin yazılı belgeleri yoktur veya çok azdır. Türk ve Ermeni kaynaklarını “tersinden okuyarak” bazı sözlü duyumlarımla birleştirmeye çalışarak, gerçeği bir “yargıç “ gibi sorgulayarak bulmaya çalıştım. Aso”nun dediği gibi “…kürt düşmanlarının yazılarında Erzincan hükümeti ve kürtlere ilişkin oluşturdukları bataklıktan altın bulma gibi zor bir olay ile karşı karşıyayız”. Bunun bilincinde olan Aso arkadaşım da aynı bataklıkta gerçekleri ararken bulduklarını 10 bölüm halinde yayınladı. Asonun yazı dizilerini okudukça tekrar konuya kafa yormaya, elimdeki notlarımı ve bazı kaynakları tekrar gözden geçirmeye çalıştım. Bugünükü bilgi ve siyasi kriterlerimle makaleyi yazsam
daha farklı ve daha geniş yazardım, ama ogünkü siyasi formasyonumuzu ve tarihe
bakışımızı yansıtan bir belge olması açısında olduğu gibi kalmasını daha uygun buluyorum. Ancak aynı konuda daha kapsamlı bir araştırma çabası içindeyim. Bilinen nedenlerle “bataklıkta altın arama” olan bu çabamda fazla yol alamıyorum. Aso arkadaşın verdiğim kaynaklar hakındaki değerlendirmesi yanlış değil. Bunu bir kaç ay önce makaleye yaptığım ek de aynı değerlendirmeleri bende yapmıştım. Ek olarak şunları yazabilirim.
Garnik Asatrian ı Danimarkada şahsen tanıdım. Kendisi ile iki günlük tarih tartışmamızdan sonra ücüncü gün birlikte Almanyaya yolculuk yaptık. Sanırım Erivan doğü bilimleri
akademi üyeliği ve Ermenistan komünist partisi genclik örgütü başkanlığını yapmıstı. Konuşmalarımızın çoğunu not ettim, daha sonra Erivanda bir arkadaşı üzerinden bana bir gazete gönderdi. Dil ve harf farklılığından dolayı gazetenin içeriğini halada bilmiyorum. Tanıdığım birkaç ermeni arkadaşıma gösterdim ancak bana tercüme edemediler, hala dosyamdadır. G.Asatrian türkce , kürtçenin her üç lehcesini, farsca gibi bölge dilleri dışında birçok dil bilen, tarih bilgisi oldukça iyi olan biri idi. Benim Dersimli olmamda dolayı Dersim Tarihi, yerleşim yerleri, hatta benim doğum yeri olan Tomayik köyünün tarihçesi hakında detaylı bilgiler verdi. 1917-18 yıllarında Dersim ve Erzincanda gelişen olaylar hakındaki konuşmasından da bazı notlar almıştım. Asatrian militan bir ermeni milliyetcisiydi,
yezidilerin kürt olmadığını, Kuzey Kürdistanın önemli bir kısmının hala Ermenistan olduğunu, zazaların ermeni olduğunu vs bir çok konuda, ermenilerin
resmi görüşlerini dile getiriyordu. Konumuz G. Asatrian değil , ama neden
kaynaklarımızın bilgilerini tersinden okumamız gerektiğinin anlaşılması için,
bunları belirtmek zorundayım.

2
ASO’NUN ELEŞTİRİLERİNE GELİNCE…

Aso notlarının ikinci bölüme “Erzincan hükümeti” denen olay işgal idaresi mi yoksa Ermeni ve Kürtlerin özgür iradeleriyle oluşturdukları şura mı? Sorusuyla başlıyor. Notlarının
sonunda da “ Kürtlerle Ermenilerin kurduğuortak bir şura olmamıstır” diyor. Çarlık ordusunun işgal ettigi bölgelerde, kendisine bağlı ve ermeni güçlerinin güvenlik güçleri olarak hizmet ettiği bir işgal yönetimi kurduğu bilinen tarihi bir olgudur. Bu durum,
çarlığın devrilmesinden sonra da Kerenski geçici hükümeti döneminde de devam
etmiştir. Ancak Ekim Devriminden sonra durum değişmiştir. Çünkü sovyet yönetimi
savaşa tek taraflı olarak son vermekte ve osmanlı devletinde işgal ettiği toprakları tahliye etmektedir. İşgal biteceğine göre, yeni bir işgal yönetimi kurma sözkonusu olamaz. işgal
bölgelerinin kaderinin ne olacağı, konusunda, türkler, ruslar, Ermeniler, Kürtler, Potnuslar,
Gürcüler,Azeriler farklı tavır ve siyasi bakışlara sahiptir. Bunun dışında İngilizler Fransızlar Amerika ve İran bölgenin kaderini belirleyen siyasi aktörler olarak, o dönem yoğun çaba içindedirler. Erzincan mütarekesi de bu dönemde yapılmıştır. Daha işgal döneminde, Ermenilerle Kürtler arasında belirli konularda antlaşmalar sağlanmıştı. İleriye doğru bazı siyasi adımlar atılmış, karşılıklı dayanışma ile ortak siyasi yönetimler oluşturma konusunda itifak sağlanmışıtır. Ancak Rusyadaki Ekim Devermi, 1. dünya savaşını sona erdireerek, işgal bölgelerini tahliye etmeye başlaması, bölgemizdeki dengeleri altı üst ederek
yeni bir süreci başlatıyor, ve bu değişen yeni dönemde Kürt –Ermeni ilişkilerini, Türk –Rus
ilişkilerinide yeniden şekillendirdi. Kürtlerle Ermeniler arasındaki eski antlaşmalar yeni zeminde ele almak ve kalicılaştırmak içi heyetler bir dizi görüşmeler yapar . Makalede sözü gecen görüşmeler bu döneme aittir. Sovyet ordusu ile Osmanlı ordusu arasındaki ilk temas 4 kasım da başlamış ve 24 kasımdaki heyetler arası görüşmede ateşkes antlaşmasının tam metni hazırlanıyor ve 5 aralıkta imzalanıyor. Tarih konusunda kesin bir şey söyleyemiyorum, çünkü bazı kaynaklar eski tarihi kulanarak tarih verirken bazı kaynaklar yeni tarihi kulanmışlardır. İki tarih arasında 13 günlük fark vardır. Gürcü kaynaklar 17
kasım tarihini ( Dokumanti materiali po Vneşney..belge no.44) , Ermeni
kaynakları 30 kasımı (R.Hovanisian.Armania on the Road independ. 1918 los
Angeles.1967..s.109) türkler ise 18(diger takvim ile 5 aralık) Aralık tarihini
vermektedir. Mütareke sürecinde ilk görüşme den antlaşmanın imzalanmasına kadar
bir kaç görüşme yapılıyor ve bu gürüşmelere farklı isimler de katılıyor. Ancak türklerin verdiği tarih olarak 5 aralık saat 15.00 imzalanan metinde rus kaynakları ile türk kaynakları imzalayan heyet hakında farklı bilgiler veriyorlar. Stefanos Yerasimos türk sovyet ilişkileri adlı eserinde (s.40) Rus Heyetini, Tuğgeneral Vişinski, Yelizvetensk, bir albay(imza okunmadı),Smirnov, doçent V.Tavazaya, Vedrinski isimlerini sayarken, türk heyetinide söye
saymaktadır. 3. ordu genelkurmay başkanı (imza okunamadı), Ömer Lütfü, Hüsrev
bey, tercüman Yakup. Ali Kemali de “Erzincan tarihi “ adlı eserinde farklı
isimler vermektedir. Burada isimlerden çok, bu heyetlerin kimin adına yetkili oldukları ve ateşkes antlaşmasını imzaladıklarıdır. Bilindigi gibi, bolşevikler merkezi rusyada hala
eski rejime bağlı olan generallerin ordularıyla boğuşmaktadır ve iktidarını kafkasya kadar
geliştirememislerdi. Erzincan heyeti, kendisini hem merkezi rusyada kurulan sovyet hükümetine hem de kafkaslarda kurulan Menşevik Gürcüstan ,Taşnak Ermenistan ,Müsavaat Azeri hükümetlerine bağlı görmektedirler. Daha sonra bu hükümetler, merkezi tifliste olan Mavera-i Kafkas, ya da zakafkas, ya da kısaca seym olarak adlandırılan bir güney kafkaf fedarasyonunu kurdular . Erzincan mütarekesinde sovyet ordusunu temsil
eden heyetin başkanlığını yapan Tuğgeneral Vişinski, daha sonraları güney kafkas Federasyonuna bağlı ordunun komutanlığını yapacaktır. Konuyu fazla dağıtmadan, Aso arkadaşın notlarına dönersek. 1-mütareke tarihini türk kaynaklarınca belirtilen 5 aralık 1917 tarihli tarihi problemli ve diger kaynaklarca doğrulanmamaktadır. 2-çarlık ordusunun işgal ettiği bölgelerde ilhak politikası amacına uygun olarak kurdukları işgal
idaresini, savaşa son verip çekilen Sovyet ordusun, bu bölgelerde kurmayı amaçladıkları yönetim arasındaki farkı görmeyip, aynılaştırması doğru bir yaklaşım degildir. Sovyet hükümetinin kürtlere karşı ermeni yanlısı politikasının olduğu açıktır, ancak ilhak amaçlı bir işgal hükümeti kurma çabası olarak görmek yanlıştır. Sovyet hükümeti bu dönemde ilhakçı politikasından çok kendi eski çarlık sınırları içinde kendi yönetimini oluşturma çabası içinde
olduğu bir gerçektir ve Ekim devriminden hemen sonra da “emperyalist savaşa”
son vererek, rus ordusunun işgal ettigi bölgelerden çekileceğini açıklamıştır. Ancak geri çekilirken işgal bölgelerini orada yaşıyan halkların oluşturacakları yönetimlere devredileceğini, osmanlı ordusunun bu halklar üzerindeki hakimiyet kurmaya yardımcı
olmıyacaklarını da açıklamıştır. 11 Ocak 1918 de SSCB hükümeti, geri çekilen sovyet ordusunun “ yönetimi kurulan halk temsilcileri sovyetine devredeceklerini” bir kararname
olarak açıklamıştır….(Akdes Nimet, Kurat. S.334-34.) (Genel kurmaybaşkanlığı
CJL. S.423-28) Stefan yaresimos bu konuda aktardığı
Lenin ve Stalinin imzaladığı kararnamede 1. 2 ve 3 maddelerinde güvenliği sağlayacak bir Ermeni milis gücünün oluşturulması, başka yerlere zorla göçettirilmiş ermenilerin topraklarına dönmesinin barış görüşmelerinin ön koşulu olarak belirttikten sonra Türkiye ermenistanında “Ermeni halk temsilcileri sovyeti “ adiyla gecici bir yönetimin oluşturulmasını ve Türk Ermenistanın coğrafi sınırlarının demokratik esaslara göre seçilen Ermeni halk temsilcileri ile komşu münaşakalı illerin halkında demokratik esaslara göre seçien temsilciler Kafkas işleri olağanüstü komiseri ile birlikte kararlaştırırlar ve saptarlar, demektedir ( türk sovyet ilişkileri. S41) Burada sökonusu edilen ve topraklarına dönecek olan Ermeniler, ittihat Teraki partisinin . 1. dünya savaşı yıllarında tehchir ettiği Ermenilerdir. Bir hatırlatma olarak belirteyim ki, bu kararnamenin yayınlandığı yıllarda Ermeniler hala Sovyet hükümeti ile birlikte hareket etmektedirler. Ancak bir kaç ay sonra, mondros mütarekesinden sonra, ingilizler, Fransızlar ve Amerikalılar bölgeye girmeye
başlaayınca Ermeniler ikiye bölünür, Taşnak partisi ingilizlerin safında sovyetlere karşı tavır alırken, bir kısım Ermenilerde sovyet hükümetiyle aynı cephede saf alır ve Ermenistan sovyet hükümetini oluşturmak için Taşnaklarla savaaşa tutuşurlar. Daha sonra SSCB bağlı Ermenistan cumhuriyetini kuracak olan bu partinin yayınladığı bildiride, “milli müdaafa komitesinin (Taşnak) siyasi mesleginin esasını,Trabzon,Mahahatun,Diyarbakır,Musul memeleketlerininde ermeni egemenliğine alarak geniş topraklara sahip olma havasının teşkil ettiği ve bundan vazgeçmediği için emperyalistlerin propağandasina kapılarak büyük
Ermenistan hayali ile uğraştıkları ifade edilmiş, bunların miletlerin refahi saadetinin topraklarının genişletmesinde değil, birbirine kardeşlik ve dostluk göstermeleri ile, birbirinin hukukuna riayetle kaim olabileceğini bilmeleri gerektiği belirtilmiştir.” (Sabahatin Özel,milli müc. Trabzon, ankara 1991, s.228)Yani saflar oldukça karıışıktır. Dolayısıyla sovyetlerin 11 ocakta yayınladıkları kararnameye “Türki Ermenistan’da “ yegane güç olan Taşnakyum partisi uymayınca, uygulama sansını da yitirmiştir. Sovyetlerin, Taşnaklara yardım etmesi bir yana, türklerle birlikte taşnak güçlerine karşı ortak savaştılar. İngilizler, taşnaklara verdikleri sözleri tutmayıp yanlız bırakınca, taşnak güçleri, sovyet ve kemalist güçleri arasında ezildiler. Türkler burada kurnaz davranarak, hem eski osmanlı sınırları içindeki
ermenileri temizleyip, taşnak güçlerini ezip rusya ermenistandaki iktidarını yıktıktan sonra, işgal ettikleri gümrüde teslim olmaya zorlanan taşnak temsilcileri ile Gümrü antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma imzalandıktan bir gün sonra Ermenistan
Bolşevik partisi Erivanda iktidarı elegeçiip SSCB bağlı Ermenistan cumhuriyetini ilan etti. Ancak Kemalistler Gümrü antlaşmasını hem SSCB ne hemde yeni Ermenistan hükümetine karşı işgal ettiği bölgelerdeki yönetimini meşrulaştırmak için kulanmıştır. Bugünkü Nehcivan ve karabağ sorunu bu anlaşmaların doğurduğu sorunlar olarak günümüze kadar
sürmektedir.

3

Aso arkadaşın eleştiri notlarına dönersek, kürtlerin ve ermenilerin birlikte oluşturdukları Erzincan şuurasının olmadığını, Ermeni ve Kürtler arasındaki görüşmelerin sonuçsuz kaldığı şeklinde tesbitine gelince. 1950 lerde ve 60 larda yayınlanan Belgelerle Türk tarih mecmuasında Erzincan şurası hakında önemli belgeler var. Ne yazık ki bugün bu belgelere
ulaşmak mümkün değildir ve alıntı veremiyeceğim. İkincisi G.Asatrian dan aldığım notlar, ki bunları da yukarda belirttiğim gibi kürtleri küçük düşüren, ama satır aralarında kürtlerin
önemini vurgulayan sözlerle gerçeği yakalamak mümkündü. Diger bir sözlü
kaynağım, çocukluk yıllarında dinlediğim ve bugün hala belegimde iz bırakan Dersim yaşlılarının anlatımıdır. Bunlardan 1900 den itibaren Dersim olayları hakında bilgisi olan İman Tahran’ın hatırımda kalan anlatımlarını, bir kaç ay önce oğlu tarafında da teyid edilince, buraya aktarmayı uyğun buuldum. Bunun dışında eldeki yazılı kaynakları de vermeye çalışcağım.

Konuya dönersek. Başlangıçda rus ordusunun denetimi altında olan Taşnak güçleri, uzlaşmacı davrandılar. Ama Ruslar çekilince, Bolşeviklerin Ermenistan komitesinin dediği
gibi, “büyük Ermenistan” hayali için Dersim güçlerini dayanak yapmaya çalıştılar. Hem Bolşeviklerle hem Türklerle savaş haline giren Taşnaklar, Kürtlerle itifak kurmak için tavizkar davranacağı yerde , kendi şartlarını Kürtlere empoze etmeye çalıştıkları görülmektedir. Taşnak güçlerini destekleyen Rus işgali döneminde, konjuktürel güç dengesine uygun olarak, Taşnaklarla ortak yönetim konusunda Dersim uzlaşmacı
davranarak beli antlaşmalar yaptılar, ancak rusların geri çekilmesinden sonra , Türklerin saldırıya hazırlandığı ,güç dengesinin tamamen değişdiği bir dönemde dersimlilerin bölge üzerindeki iddialarını dikate almadan, Türklere karşı kürtlerle itifak kurarak ortak yönetim konusunda uzlaşma yerine, bilinen Büyük Ermenistaan projesinden israr ettiler . Kürtlerle Taşnak güçleri arasında uzlaşı sağlamak için yapılan görüşmelerden birini Sasuni söyle aktarıyor.. “ Uyuşma ve anlaşma yönünde yapılan atılımlardan birini de ben şahsen 1918 ocak ayında Hınus ta iken yaptım….Orada Bingöl, şuyar, Tekman ve Varto bölgelerinde ki Kürt liderlerini ve delegelerini bir Kürt –Ermeni toplantısına davet ettim. Bu kongreye 40 kadar Kürt geldi ve konuşmalar tam 24 saat sürdü. Zanederim ki bu kongre öz vatanda yapılmış olan ilk Ermeni-Kürt kongresi olarak kabul edilebilir. Biz Kürtlere bütün
tarihi izah ettik. Bu savaşın neticelerini, Türklerin Ermenilerin katledişlerini ve Kürtlere yaptıkları kötülükleri belilrterek, Ermeni kürt dostluğunun ve işbirliğinin kaçınılmazlığı üzerinde durduk, Kürt deleğelerinin bazıları Ermeni Kürt dostluguna tamamen inanmışa benziyor idise, teklifi onaylamakla beraber, düşmanca bir tavır içiinde olduklarını gösteriyorlardı. Kongreye gelmiş olanlar sadakat ve dostluk yeminleri içerek dağıldılar.Fakat şubat sonlarına doğru Osmanlı orduları bize baskı yapmaya başladıkları zaman kürtlerin büyük bir çoğunluğu yine onlara yardımcı oldular.” Garo sasoni, Kürt ulusal hareketleri, Ermeni-Kürt ilişkileri. S.158” Bu görüşme Erzincan şurası döneminde yaapılan Kürt – Ermeni görüşmelerinin bir devamı olduğu anlaşılıyor, ve Erzincanda Dersim güçleri ile yapılan görüşmelerin de aynı minval üzeri yürüdüğü, şartların dengelerin hızla değişmesi nedeniyle, daha önce yapılan antlaşmaların gecerliliğini yitirdiği, ermeni güçlerin intikamcılığı ve büyük ermenistan hayali, türk birliklerinin toparlanıp ilerlemesi,
Kürtlerinede hızla yeni duruma uyğun tavır geliştirdikleri bir durum sözkonusudur. Yine o dönemde Ali Şerle Erzincana giden, daha sonra Ermeni-kürt çatışmalarına katılan İmam Tahran ın anlatımları,ki bu anlatımları yakın dönemde oğlu H.T ile yaptığım söyleşide tasdik etimiştir.

Dersimin yakın tarihi hakında kendisinden çok şey dinlediğim İmam amcanın bu konu hakında anlatıkları kısaca:

Alişer yanında bir kaç süvari ve eşi ile Merxho köyüne geldi. Merxho suran ağalarına aitti ama yarıcıları ermeni idi. Gelenler Paşa ağaya misafir oldu. Zarife “caxht”nı çıkarıp silahı ile birlikte Alişer’in yanına koyduktan sonra dam evine gitti..” Alişer küs olan ve aynı zamanda akraba olan bu ağaları ikinci gün tek tek ziyaret ederek akşam hepsini bir araya getirdi. Kendisininde katıldığı toplantıda “alişerin Erzincandan geldiğini, rus ordusunun subayları ve Ermeni ileri gelenleri ile görüştüğünü, osmanlıya karşı istiklali olan bir “şura” yapacaklarını, Rus ordusunun idareyi bu şuraya bırakacağını” vs açıklamalar yaptı. Suran ağaları
Alişere destek sözü vererek uğurladılar. O zamanlar Merxhodan Sorpiyana kadar
olan köyler suran ağalarına aitti. Bunların Erzincana gönderdiği milisler arasında bende vardım. Ancak biz Erzincan’a girmedik. Ermeni ileri gelenleri dersim milislerinin şehre
girmesini istemiyorlardı. Alişer efendi ile yaptıkları anlaşmayı bozmuşlar. On gün içinde yüzlerce milis Erzincan’ın etrafında biriktii. Ermenilerin Pülümür tarafından bizim köylere saldırdığı yakaladıkları erkekleri öldürdükleri söylendi. Daha sonra ermeniler bizim
kaldığımız bölgedeki bir köylüyü öldürdükleri söylendi. Dersimliler Erzincan’a almak için ağaları sıkıştırıyorlardı. Bir gün, birkaç türk askeri geldi ve biz Erzincana girdik. Ermeniler fazla direnmediler. Erzincan’ın dışına çıktılar. Bir iki gün sonra türk askeri girdi şehre, rus ordusunun deposunda aldığımız postal ve paltoları bizden toplayıp kendi askerlerine verdiler. Biz yine kendi çarıklarımızı giydik. Daha sonra Pülümür tarafında Ermeniler ile bizimkiler arasında çatışmalar başlayıncı o bölgeye gittik. Bizimle gelen ermeniler korktukları için geri dönüp köylerine Merxhoya geri döndüler. Biz daha pülümür dağına varmadan Ermeniler orayı da terketmişlerdi. Biz daha ileri gitmedik. Türk askeri bir kaçgün sonra oraya da geldi. Onlar hiç savaşa katılmıyorlardı. potinleri bile çamura değmiyordu. Bizim çarıklarımız o kayalıklarda parçalanmıştı, hiç olmazsa birer postal vermelerini söyleyince çamur ve taşlık yerde çarıkla dolaşırsanız tabii ki yırtılır, dışarda yaya gezin
çarıklarınızı içerde giyin cevabını verdiler. Türk subaylarından nefret ediyorduk “
İmam amcanın anlatımlarına benzer bazı anlatımları da ikinci ağızlardan, yanı gidenlerin çocuklarından da dinlemiştim. Hatta o zaman şura çalışmalarına katılanların çocuklarının evlerinde rusların verdikleri büyük “bakır siniler” “ her biri 20 teneke su alan sekiz kulplu kazanlar, kırılmaz cam bardaklar, ve rus mavzerleri” vs hala onların torunlarının evlerindedir. Yine başka bir kaynak bu konuda şunları yazıyor. “ Koçgirideki ayaklanma
aniden patlak vermiş değildir. Bu Hareket 1917-18 yıllarında Erzinda kürtler ve
ermeniler tarafından kurulan şuura hükümetinin devamıdır. 1918 Rus askerlerinin
ateşkes nedeniyle Erzincandan çekilmesinin ardından koçgiriye çekilen Kürtlerin kemalistlere karşı direnmesi olarak görülmelidir koçgiri ayaklanması”(prol.Devrimci köz. Sayı 16, şubat 2004)
Devam edecek

ASO ZAGROSİ‘NİN ERZİNCAN HÜKÜMETİ ADLI MAKALEME ELEŞTİRİ NOTLARINA CEVAP (2)Davut Kurun

Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra baska bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne da
bölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı anlamına gelmez, ancaak demokratik olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediilen, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların belirlenmesi kastedilmiştir.
Osmanlı devletinin savaşta yenilmesinden sonra her yerde yerel yönetimler, cemiyetler,
şuuralar, heyetit-i temsiliye ler çıkmıstır.hatta çete reisleri bile Trabzonda görüldüğü gibi bir hükümet kurmuşlardır. Bunların halkın özgür iradesiyle kurulmamışlardır ama bir vaka olarak vardırlar. Artvin Ahıska bölgesinde Acar milli şura hükümeti, Kars, Ardahan, Göle bölgesinde Güney batı kafkas hükümeti, Kağızman milli şurası,Kulp şurası, Zenginbaşar Şurası, Nahcivan ve ordubad milli şurası….Ekim devriminden sonra 1917 sonları 19 başlarında kurulan bu şuralar, osmanlı ordusunun Çar ordusu karşısında yenilip geri çekilirken, işgal bölgelerinde Rus birliklerine karşı gerila saldırıları düzenliyen
işgal ordusunun lojistik desteğini kesmek amacıyla ittihat terakinin kurduğu karakol örgütünün elemanlarıydı. Daha sonra bu hükümetler 8 kasım 1918 de “milli islam şurası” adı altında birleştiler. 18 aralık 1919 da “cenubi garbi Kafkas hükümeti” adını aldı.
Bu arada “cizre hükümeti”ne de, değinmek gerekir. Kemalistlerin Fransızlarla ankara antlaşmasından sonra Türkiye –Suriye sınırı konusunda anlaşmazlık çıkar. Fransızlar sınırın Dicle’den sonra düz bir hat olarak Cizre’nin kuzeyinden geçmesini ve Cizre’nin Suriye’ye
katılmasını söylerken, Ankara Dicle nehrinin sınır olmasını, ve Cizrenin Türkiyede kalmasını isterler ve bir uzlaşmaya varmayınca,,Cizre halkının da isteğinin sorulmasına karar verirler. Bu karardan sonra kasım 1920’de Cizre belediye Meclisi Cizre’nin bağımsızlığını ilan eder. Ama diger yandan hem kemalistlerle hem Fransızlarla dirsek temaslarını sürdürürerek, “bize baskı yapmayın, aksi takdirde diger tarafa geçeriz” şeklindeki politikaları sonuç vermez. Aralık 1920 türk askeri, Cizreye girerken askeri direnç gösteremiyen Cizre halkı evlerine kapanmışıtır..Cizre hala kendine özgü bir şehirdir. Sadece tarihi ile değil, sosyal ve kültürel yapısı ile kendini ayrıcalıklı görür. 1970′ lerin ortalarına kadar, Cizrelilerin dünyanın her yerinde gayrı menkul alma hakları varken, yabancı ve cizrede ikamet etmeyen birinin Cizre’de gayrı menkul alması belediye kararı ile yasaklanmıştı. Kürt-Ermeni ilişkilerinin düğüm noktası 1917-18 müzakerelerinde de görüldüğü ülke ve ikdirar sorunu olmuştur. Kürtler ve ermeniler kürdistanın bir çok yerinden iç içe yaşamakdadırlar. Hayalci Taşakçılarn, hemen hemen Kürdistanın tamamını kapsayan topraklarda büyük Ermenistan kurma çabaları ve bulundukları bölgelerı kürtlerden arındırma çabaları kürtlerin tepkisine yol açmış ve türklerle mecburi itifaka itmiştir. O dönemin “ruh-i haleti”ni göstermesi açısından , okuyucunun afına sığınarak uzunca bir alıntıyı kısaltarak vermek zorundayım.
1903 yılında, Taşnak partisi yetkili temsilcisi ile birlikte aktif üyesi Malhası özel yetki ile Şemdinana Şeyh Mehmet Sıddık (Şeyh Ubeydullahın küçük oğlu) ile Kürtlerle anlaşma yapmak için gönderilir. Taşnak üyeleri istek ve önerilerini sunduktan sonra Şeyh Sıddık su cevabı verir.”Siz Ermeniler Hırıstıyan olduğunuzdan ötürü belirli bir derecede himaye altındasınız. Herhangi bir köyde bir Ermeninin burnu kanasa bu haksızlığa karşı
İstanbuldaki yabancı büyükelciler Osmanlılara hemen şikayette bulunurlar.”Osmanlı” öldürür fakat suçlu daima Kürttür. Osmanlı baskı yapar kabahatli olan yine Kürttür. Hiç bir fenalık ortada mevcut değildir ki bunu yapan Kürt olmasın ve hiç bir zulüm yoktur ki buna maruz kalan Ermeni olmasın. Büyük yabancı devletler buna böyle inanıyorlaar ve sizde aynısını iddia ediyorsunuz. Sizi sevmek için hiç bir neden bulamıyorum. Fakat biliyoruz ki bu tüpraklar üzerinde sizde bizler kadar eskisiniz ve bu topraklarda yeni olanlar Türklerdir ve onlara karşı ikimizinde dostane bir tutum takınmamamıza hiçbir neden yoktur. Toprağımız geniştir ve iki halka da fazlasıyla yeterlidir. Başkale ve Norduzdan başalayarak Musula kadar olan bölgeler bizimdir, yukarısı da sizindir. İşte esas üzerinde duşunmemiz gerek konu budur…” (Hayre dergisinin 1926 tarihli sayısından aktaran, Garo Sasoni, age. S.140) ŞeyhSıddık, Kürt Ermeni ilişkilerinde kördüğüm olan noktayı çok yalın açık bir
şekilde vurgulamıştır. Ne yazıkkı Batılı devletlerin vaadlerineinanan Taşnak temsilcileri , kürtlerin dile getirdikleri ve şeyh Sıddık ın önerilerini kabul etmediler. Soykırımdan sonrada aynı hayalci hedefler peşinden koşarak Kürtlerle bir anlaşmaya yanaşmadılar. Konuyu çok fazla dağıtmadan Aso nun notlarına dönelim.

5

Aso arkadaş eleştiri notalrının 4.ve 5. bölümünde çelişkili ve yanlış anlatımlarla doludur.
Sorun Asonun yanlışlarını düzeltmek, değil, “ Ermenilerin ve Türklerin yarattığı bataklıktan” gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Aso notlarının sonunda Kürtlerin ve Ermenilerin kurduğu ortak bir şura olmamıştır. Alişerin Ermenilerle görüşmelerinin sonuçsuz kaldığını ve bu görüşmelerden bir bir sonuç çıkmadığını söylüyor ama aynı zamanda notlarının 4. bölümünde Nuri Dersimi’ye dayanarak “Dersimliler, Rus kumandan Lahof ve
Ermeni Kumandanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fıratın Doğu ve Güney mıntıkasıyla, Doğu ve Batı Dersim ve hususiyetiyle Ovacık mıntıkallarında Kürdistan
hakimiyeti altında mavakkat bir siyasi varlık taraflarca tanınmıştır,” diyor.
Ustat Aso, aktardığı alıntının hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla ilgili yukarda verdigim kanıtları burada tekrarlamadan, sadece hatırlatarak geçiyorum. N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin
birleşmesini sağlayarak Türk orduları Sivas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge
arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ınişgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği Türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak Erzincan’a geri dönmesi Türk saltanat heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür. Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt Hükümeti oluşturarak, Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve türklerle her çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersim’de büyük sevinçle karşılanmıştı. Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle Ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık taraflarca tanınmıştı. Aso’ notlarının bir yerinde soruyor, “eğer böyle bir hükümet varsa ismi neydi”. Burada önemli olan isim değil, böyle bir siyasi oluşumun olmasıdır. Bu oluşumun kendi kararıyla kendisini nasıl isimlendirdiğini bilmiyorum, Nuri Dersimi “hükümet” “siyasi oluşum” diyor. Yine Ekim Devriminden sonra heryerde kurulun
siyasi oluşumların kendilerini “şura” olarak adlandırdıkları da biliniyor. Kars
milli şurası. “islam şurası”….vb. Erzincan’daki siyasi oluşum için hükümet, şura gibi adlarla
anıldığı bazı kaynaklarda belirtilmiştir. Burada isimden çok oluşumun kendisi önemlidir.
Bütün bu gercekleri Aso arkdaş da biliyor, ve elinin altındaki belgelerde Kürtlerle Ermeniler arasında, ortak “hükümet” “şura” “siyasi oluşum” vs konusunda anlaşma sağlandığı ortaya
koymasına rağmen, böyle bir şura yok demesinin “hikmet-i harbiyesini” anlamış değilim.
Aso Zagrosi, eleştiri notlarının 4. ve 5. bölümünden Dersim ileri gelenlerinin,Barış konferansına gönderdiği bir mektuptan bahs ediyor. Eger böyle bir mektup varsa, ki muhtemeldir, içeriği doğru değildir. “Mektupta “Leninin yönettiği bu ordular halkımıza karşı saldırıya geçtiler. Bu gelişmeler sonucu bizlerde karşı saldırıya geçtik. Bolşevikleri kendi topraklarımızın dışına atmaya mecbur kaldık.” Demektedir ki , sovyet ordusu ile Dersim kürtlerinin çatıştığına dair hiç bir belge yok, kaldıkı böyle bir çatışma için neden de yok.
Söz konusu olan Taşnak güçleri ile çatışma ise, bunların “Leninin ordusuyla” bir ilgileri yok. Bu durumda kürtlerle sovyet ordusu arasında çatışmadan değil , dolaylı itifaktan bahsedilebilir. Böyle bir ifade, muhtemelen, barış konferansının Taşnak taraftarılığı billindiği için, Asonun da ifade ettiği gibi, “anti-bolşevik” vurgusu batılı devletlerin sempatisini kazanma amacıyla yapıldığı söylenebilir. Aso arkadaşım, Ali Kemali ve Nazmi
Sevilgen’in aktardığı bir olaya değiniyor. Kısaca özetlersek, Ali Kemali ye göre Alişan Beyin, Nazmi sevilgene göre de Alişer yediyüz kadar türkaltını ve yanına bir manga rus askeri ve on beygir ile ruslara etlik hayvan temin etmek için Dersime gidiyor, dersim sınırında atları zorla alarak ve erlerden de ücünü esir ederek Dersim’e kaçmaşıtır. Daha sonra Alişanın
veya Alişerin sırdaşı olan Abdulmabut devreye girerek atları ve esirleri geri alıp ruslara veriyor ve müslümanları Rus mezaliminden kurtarıyor. Olay bu. Bir söz vardır. Zeki birinin beni kandırması zoruma gitmiyor, ama aptal birisinin kendisini zeki sanarak beni kandırmaya çalışması zoruma gidiyor. Bu olayda öyle bir şey, zoruma gidiyor. Bir kere Abdulmabut ne Alişan beyin ne de Alişer’in sırdaşıdır. Abdulmabut karakol örgütün bölge sorumlusu ve “cemiyeti İslemiye”nin sorumlusu ve Kürtlerle Ermenileri birbirine kışkırtarak, vuruşturmaya çalışan pravakatör biridir. Bunun Alişan bey ve Alişerin yanında hiç bir itibarı ve ihtiramı yoktur. Velev ki böyle bir olay olmuş farzetsek bile, Alişan beye onun sözünü dinleyeceği , nazarında itibarı olan birini gönderirler. Demek ki olayın iç yüzü farklıdır. Ben A.Kemali ve Nazmi Sevilgenin yazdıklarından anladığım şudur. Ruslar ordusunun et ihtiyacını Dersim’den karşılamak için Alişan bey yada Alişer den yardım istemişlerdir, onlardan 10 yük hayvanı ve 10 askeri yanına alarak Dersim’e giderken, muhtemelen Abdulmabutun örgütlediği karakol örgütünün çeteleri tarafında yolda önleri kesilerek soyulmuşlardır. Bir şekilde kurtulan askerler derhal komutanlığı haberdar etmişlerdir ve Rus
komutan da“cemiyeti islamiye”nin sorumlusu olan Abdulmabuta, olayın kimler tarafından yapıldığını bildiklerini, gaspedilen malları, esir alınan askerleri ve olaya katılan suçluları teslim edilmesini istemişlerdir. Aksi halde kendilerinin olayı yapanları ve destekçilerini cezalandırmak için bölgeye gireceklerini söylemişlerdir ve Abdulmabut da çaresiz rusların dediklerini yapmıştır ve suçu kürtlere yüklemeye çalışmıştır. Bunun başka türlü olması mümkün değildir. Alişan bey veya Alişer, on Rus askerini nasıl enterne eder, ne amaçla, sonra neden sadece üçünü esir alıp Rus ordusuna haber verecek digerlerini serbest bırakır. Aslında türkler oyun kurmakta ustadırlar ama böyle mantıksız durumlara düştükleri de oluyor deme ki. Gerçi aso arkadaş da türk yazarların Alişan beyi ve Alişer beyi küçük düşürmek için böyle bir şey yazdıklarını söylüyor ama doğrusunun ne olduğunu koymadığı için okuyucunun kafasında soru işareti bırakıyor. Aso notlarının 5 bölmünde, benim makalemde , Mehmet Emin ile Hatipzade Yusufun, Nazimiye’de kuşatılan Hasan Lütfü bey komutasındaki Türk birliklerini Dersim bölgesinden çıkması için refakat ettiğini, peri suyunda ayrılmak isterlerlerken, Türk komutanın bu iki kişiyi tutuklayıp vatana ihanetten idam ettiğini belirlemelin doğru olmadığını yazıyor. Ben konuyla ilgili bir makaleyi
Belgelerle Türk Tarih mecmuasında yıllar önce okumuştum. Daha sonra makaleyi yazdığım zaman elimdeki veri ve kaynaklarla eski bilgilerimi harmanlamaya çalıştım. Türk birliklerinin iki refakatçiyi aynı gerekçeyle idam ettikleri kesindir, ama bu iki kişinin yukarda isimlerini verdiğim kişiler olduğu konusunda hafızam beni yanıltıyor olabilir.

6

Aso Zağrosi notlarının 7. bölümünde Cibranlı Xalid beg hakında belirlemelerde bulunuyor ve benim bazı belirlemelerimi yanlış algılayarak yanlış eleştirilerde bulunuyor. Ermenilere karşı savaşan Dersim güçlerinin Cibranlı Xalid ile birlikte savaşa katıldıklarını ve Ezrumura kadar gittiklerini şeklindeki ifademe itiraz etmekte ve sözkonusu edilen subayın Cibranlı Xalit olmadığını ve Deli Xalit olduğunu söylemektedir. Nuri Dersimi de aynı belirlemede bulunmaktadır. Aso yine 1918 de Cibranlı Xalidin Dersim’de olduğuna dair bir belgenin olmadığını söylemektedir. Ben Asonun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum. Cibranlı Xalid Beg 1916 dan 19 sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Paludur yani Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış
durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge, özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla alakası yoktur. Diger itirazım da, Nuri Dersimi’ye Dayanarak, Ermenilere karşı savaşta Dersim güçlerine komuta edenin Deli Xalit olduğudur. Xalit, Teşkilatı Mahsusa nın kuruşusu E.Kuşçunun has adamıdır ve onun gibi Çerkes asıllıdı. Daha sonra da Karakol örgütünün kilit adamlarından biri olarak, Enverci subaylarla birlikte işgal bölgelerinde bir çok katliam ve provakasyon eylemleri düzenler veya örgütler. Kafkalardaki Karakol örgütünün oluşturduğu şura yönetimleri ve çetelerin faaliyetinde Deli Xalitin parmağı da vardır. Topal Osamanı Trabzonda karakol örgütüne alip öne çıkarıp silahlandıran da deli Xalid’dir. Topal Osmanın Mustafa Suphi ve arkaşlarının Trabzonda boğması olayında Deli Xalid’in rolü araştırmaya değerdir. Galip Devletler, suç işledikleri için aradığı
İttihatçıların listesinde Deli Xalid de vardır. Okuyucunun afına sığınarak, konuyla doğrudan ilgisizda olsa, daha iyi anlaşılması için bir ön bilgi vermek zorundayım. Aranan ittihatçıların bir kısmı yurtdışına kaçarken, Anadoluda ve kürdistanda kalanlar bir müdet kendi
birliklerinin başında kalmaya devam ettiler. Ancak yakalanma tehlikesi yaklaşınca kendi yarattıkları gizli örgütlenmelere sığındılar. Örneğin, kafkasyayı kurduğu islam orduları
ile kasıp kavuran ve kuzey ve güney Azerbeycanı işgal ederek Müsavat partisini iktidara getiren Nuri ve Halil Paşalar (Enverin amcası ve kardeşi) arandıkları için M. Kemal tarafında gizli görevlerle ve gizli yollarla Kafkasya’ya gönderildiler ve oradaki Enverin örgütlediği turancı- islamcı komiteleri yönetme görevi verildi. Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli şurası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların teslimini isterken türk yetkililer “bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin emrindedirler, onlardan isteyin” şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman diliminde de Batumu daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum. Bu konuda özel bir araştırmam yok ancak elimdeki kaynak da benim düşüncemi doğruluyor. Kamuran Gürün, K. Karabekirin anlatımına dayanarak “ Geldiği gün kendisine vekalet etmekte olan 9.Fırka komutanı
Şürkrü bey Rawlinsondan gelmiş bir emri göstermişti. Bu emirde, 3. tümen komutanı yarbaş Halit Bey’in Gürcülere karşı mukabelede bulunduğundan tutuklanarak Trabzona nakli yazılıydı.” (Kamuran Gürün, Ermeni dosyası. S.337) Karabekir anılarının 23.sayfasında.”bugün İngiliz miralayı Rawlinson’da ziyaretime geldi.
Görüştüğümüz şeylerin mühim hulasası şöyledir. Vazifesini sodum, şark mıntıkasında mütareke ahkamının hüsnü tatbikine nezaret etmek dedi. O halde fırkalara ve kolorduya neden emir verir gibi yazdığını sordum…………bundan sonra arzunuzu bana söylersiniz…..bakınız ücüncü fırka komutanı Hali Beyin derdesti olmazsa kolordu komutan vekili Rüştü gidecek tarzındaki tahriratınız halkta fena galeyan yapmış, daha dün geldim, bana bir çok halk ve zabit geldi.ilk günden işi çığırından çıkarmaya sepep olursa ikimizde tehlikede kalabiliriz dedim”.(Karabekir kendisini vatan kurtaran kahraman olarak tanıtmak için bir çok abartı ve yanlış bilgilerde veriyor. Osmanlı Sultanın ve hükümetinin önünde ceket iliklediği İngiliz temsilcisine, bir kolordu komutanın nazikce seni öldürürüz tehdidinde bulunması pek mantıklı değil ama, neyse konu dışıdır). Nuri Dersimi ise aynı dönemde
D.Halid in Dersim güçlerinin başında olduğunu söylüyor. Gerçeğin ortaya çıkarılmasını “yaratılan bataklıkta altın arayan” ustat Aso’ya bırakıyorum. Kaldı ki Nuri Dersimi de
çelişkili bilgiler vermektedir. Aso Ustadın degerlendirmesi için N.Dersimi den aşağıdaki alıntıyı veriyorum.” Türkler zayıflamış olan ordularını düzenliyerek hücum hazırlığına başlamışlar ve Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ile Hasan
Lütfi Doğu, Halit adında diger bir subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti. Bunlar Dersimlilerin ruhi durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşşa katılmak üzere yerinde teşkilat yapmışlardı. Erzincan ve Erzurum bölgelerini kurtarmak ve kara Kazım
Paşa ordusuna öncü olmak amacıyla Dersimlilerden önemli kuvetler seferber edilmişti” (N. Dersimi.ağe. zel yayıncılık,s.83) Buradaki Halid’in Deli Halit olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı Türk silahlı güçlerini ve yerel siyasi otoriteler yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki 9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahsettiği Halit adındaki sabay,mutlaka Kürtçe bilen ve “Dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe bilen ikinci bir Kürt Halit mi var? Aso, notlarının ek 1 de ,aynı bölgede olan, Kürt Teali cemiyeti ile ilişkili polis Müdürü Halid Bey den söz ediyor. O dönemde de kırsaldaki karakollar jandarmanın-ordunun elinde olması nedeniyle mi polis sıfatı kulanılıyor, ya da başka bir Halit mi. İç güvenliği ilgilendiren bu görev, bölgeye ve dile hakim olan, ve bölge halkı üzerinde önemli bir etkisi olan kolordudaki Cibranlı Halit beye mi tevdi edildi? Hepsine soru işareti koyarak
geçiyorum.

7

Bu konuyu şu açıdan önemsiyorum. Cibranlı Halid’in komutasındaki Dersim
güçlerinin ile Deli Halid’in başındaki Dersim güçlerinin misyonu, siyasi
duruşları ve amaçları farklı olacaktır. Birinci dünya savaşı yıllarında, ermeni soykırımına katılmayan, Dersimdeki Eremeniler dışında, kırımdan kurtulan” 20 bin Ermeniyi korumaya alan”(G.Sasuni. ağe.s.153) Dersim güçlerinin Ermenilerle savaşa tutuşmasının sebebi neydi. Türk ve Ermeni kaynakları , yağma, talan hırsızlık gibi aşağılayıcı nedenler gösterir. Nuri Dersimi, bölgedeki kürtleri korumak için savaşa katıldıklarını söyler. Türk ve Ermeni kaynaklarının kulandıkları aşağılayıcı sıfatları kendilerine iade ederek, Nuri
Dersiminin tezini de ikna edici bulmadığımı söylemek zorundayım. Bu koruma
Türklere karşı mı , Ermenilere karşımı, belli değil. O bölgedeki kürtler gerek
işgal döneminde gerekse işgalden sonra kısa bir dönem korumasızdı ve Ermeni idaresi altında idiler. Bölgedeki Kürtlerin esas koruma ihtiyacının olduğu, taşnakların en güçlü oldukları bu dönemde kürt güçleri bir tedbir almıyor da, Taşnakların türklere karşı tedbir almaya çalıştığı kürt desteğine en çok ihtiyaç duydukları bir dönemde, koruma gerekçesiyle kürtlerin saldırıya geçmeleri inandırıcı olamıyor. Gerçek neden, Erzincanda ve Erzurumda
Kürt ve Ermeni nüfus yoğun bir şekilde yaşamakta, türkler ise azınlık durumunda idiler. Bu bölgelerde Ermeni hakimiyeti kalkacaksa, Kürt hakimiyetinin kurulması gerekir. Daha önceki Kürt heyetleriyle Ermeni heyetleri arasındaki tartışmalar da bu noktada idi , yani kimin bu bölgelere hakim olacağı sorunu idi ve bu sorun diyaloğ ile çözülmediği için, görüşmeler kesilmiştir. Taşnakların büyük Ermenistan rüyası, hem çözümü engelledi hem
çatışmaları başlattı. Dersim güçlerinin kanatönderleri, ve savaşa katılanlar, Türk ordusu bu bölgelere girmeden önce Taşnak güçlerini kovarak kendi hakimiyeti kurmak, bu mümkün olmazsa türklere karşı daha güçlü bir pozisiyonda olmak için , türk desteği almaksızın Taşnak güçlerine karşı harekete geçtiler. Kürtler ne cephelerde, nede Erzincan ve Erzurumdaki Rus ve Taşnak depolarına dokunmadılar. Silah, yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını giderdikten sonra, savaşa devam ettiler. Ama Kazım Karabekir gerek Erzincanda Gerek Erzurumda ilk iş olarak ganimetleri elegeçirmek olmuştur. Kürt güçlerinin arkasına saklanarak, şehirlerdeki çatışmaların bitmesini bekleyerek, silah seslerinin
susmasında 8-10 saat sonra şehre giren Karabekir ilk iş depolara el koymak olmuştur. Karabekir anılarında depolardaki mallarının dökümünü yaparken” Rusların Ermenileri destek olmak için bıraktıkları malzemeler “ olarak belirtiyor ve “aç ve sefil durumda olan
askerleri” giydirip yedirirken sevinclerini de belirtmekten kaçınmıyor. Bu,Kürtler için sarfettikleri yağma ve talanın kimin yaptığının da itirafıdır. Dersimli güçler ile Türk ordu yönetileri arasında Erzurumda ihtilaf çıktığı Karabekirin “Dersim milislerini” terhis ettiklerini ifadesinden de anlaşılmaktadır. Aso arkadaşın Karabekir’den aktardığı alıntıda da bellirttiği, “Halid beye sordum, şehre daha evel girdiğin halde… neden bana veya en yakın kıta komutanlığına bir rapor göndermedin,?…bu suretle saat kaçta girdiğin de tespit olunur , vaziyet olduğu gibi meydana çıkardı” diyor. Karabekirin kızgınlığı nedendir? Acaba
askeri depolardan malzeme alınmasından mı bahsediliyor? Yada türk bayrağının hala neden direklere çekilmediğini mi soruyor? Bence her ikisi. Halit Beg hakında ciddi
arastırmaları olan ustat Aso bu noktaya mutlaka değinmeli, ve “bu bataklıktan”hakikatleri açığa çıkarmalıdır. Çünkü TC nin kuluş temelleri olan bu olaylar, Kürdistan
cumhuriyetinin de kuruluş temelleri olabilirdi. Olayı biraz açmama müsaade
ederseniz, meramım ve sorularım daha iyi anlaaşılır. Karabekir –M.Kemal çelişkisi cumhuriyetten sonra su yüzüne çıkıp, iktidar kavgası başlayınca, Karabekir, o İzmir
fatihi ise ben Erzincan, Erzurum, Kars,Nahcivan fatihim, o yunanlara karşı
zafer kazandıysa, ben Rum, Ermeni, Gürcü ve Ruslara karşı zafer kazandım, M.Kemali ben korudum , Kurtuluş savaşını ben yaptım, anlamındaki gerekçeleriyle iktidarın kendisinde olması gerektiğinı savunuyor. Söylediklerinde tamamıyla haksız da değil. Peki ona bu mezafer Komutan edasını verenler kimlerdi. Erzincan, Erzurum , Kars fatihleri gerçekten
kimlerdi, Kara Bekir kimin omuzlarına basarak oraya geldi, kimi azarlayarak, dıstalayarak, zeferine sahip çıkarak kahramanlığını ilan etti. Karabekir ile ordusu, bu cephede hangi savaşa katılmıştır. Bunların bilinmesi gerekir. Cibranlı Xalit Bey’in komutasındaki kürt güçleri, Erzincan, Mamahatun, Erzurumu aldıktan sonra, yani 1914 Osmanlı Rus sınırına dayandıktan sonra, Türkler büyük bir sevinç ve moral kazanıyorlar. Doğu ordularının
“kahramanlıkları”, dağılan Osmanlı orduların yeniden toparlanmasına, özgüven kazanmasına neden oluyor. Yanlız burada, Xalid Bey’in emrindeki Kürt güçlerinin arkasına saklanan, elinde bayrağı ile biran önce askeri depolardaki ganimetlere konmaya çalışan
Karabekir’in bir sıkıntısı var. Gerçekler ortaya çıkar, kürtler kendi zaferlerine sahip çıkarsa durum tam tersine dönebilir. Onun için, kürtleri devreden çıkarmanın yollarını arıyor.Aso’nun aktardığı karabekirin şu sözleri herşeyi tam yerli yerine oturtuyor. Karabekir Mustafa adlı birine(muhtemelen karakol üyesidir-d) “Rus belasından kurtulduktan sonra herhalde bu asırlık Dersim dersinden kurtulacaklarını söyledim”. Bir kahraman muamelesi
bekleyen Xalid Bey , komutanı tarafıından dıştalanıyor, azarlanıyor. Bununla da
yetinmeyerek, emrindeki kürt güçleri “terhis”adı altında istihkakı kesiliyor, karavanaları verilmiyor. Kürt güçleri Kaarabekirin emri ile savaşmadılarki, onun emri ile terhis olsunlar.Dersim güçleri türklerin katliamlarından ve kendilerine yapılan uygulamalardan rahtsızdırlar ve bunları Xalid Beye de iletiyorlar, Xalid bey ise ordu
disiplini içinde komutanına bir şey yapamıyor. Oysa Muzafer bir ordunun muzafer bir
komtanı olarak Karabekir ve ekibinine hadini bildirme, olmazsa tutuklaması gerekirdi. Emrinde Kürdistan için savaşan,zafer kazanmış askerleri de vaardı, Gücü yetersiz idiyse Ermeni güçleriyle itifak yapmalıydı. Ne varki, Xalid bey çok ihtiyatlı biri olmalı ki, Kürtler henüz buna hazır değil diyerek, yapılan aşağılamayı dıştalamayı üzülerek sineye çekiyor. Robert olson “”Cibranlı Halit Bey, seferberlige katılmakla kalmayıp, 1918 yılında Doğu Anadolu harekatlarında öne çıkmış bulunmaktaydı. Gerçekten de öyle görünüyorki, Halit Bey, tam da bu hareketlar sırasında Ermeniler’in tamizlenmesinin Kürtlerin Türk milliyetçiliğiyle karşı karşıya kalması demek olacağını farketmiştir.Zira ne bir tampon nede bir blöf imkanı olacaktır. bu konuda van Bruinnessen şü hadiseyi aktarmaktadır.”Ermenilere karşı nihayi zafere ulaştığı günde herkes kutlamalar yaparken Halit Bey üzgün olarak çadırında oturuyordu. Mehdi yanına oturup,Halid’e yüzünün niçin asık olduğunu sordu. Biraz üsteledikten sonra Halit, Mehdiye, bugün, bir gün bizim gırtlaklarımızı kesecek olan kılıcı biledik” dedi. Bu düşünce zihnini işgal etmiş ve onu rahat bırakmamaktaydı.”
(aga.s,52) Kara Bekir, kürt güçlerinin zaferini kendisine malederek, onları
dıştalayarak, onların kanlarının döküldüğü topraklara bayrak dikerek, T.C temellerini attı.
T.C nin temellerinin atıldığı Erzurumdaki gelişmelerin açıklığa kavuşturulmasi işini ustat Aso ‘ya havale ederek konumuza dönüyoruz. Kısaca Kürtler istedikleri bölge hakimiyetini Türklere karşı savunmadıkları için geri çekilmeyi uğun görmüşlerdir. Türklerin gerçek yüzünü bu savaşta daha iyi anlayan Dersim güçlerinin ileri gelenleri, Seyit Rıza ve arkadaşları, döner dönmez dersimde sözde de olsa bulunan Türk memurları ve dairelerini Dersim dışına attılar, hatta daha ileri giderek, o döneme kadar, türklerle yapılan buncaa
savaşlara rağmen dokunmadıkları Çemişgezekteki türk köylerine bile, ilerde tehlike yaratabilirler düşüncesiyle, saldırılar düzenlediler. Osmanlı ordusu ve idaresi, yine sözü
Dersimlilerce dinlenen Xalid beyi bölgeye gönderir. Ancak Xalid Bey “hükümet otoritesini temsil eden konumları işgal etmekte ve bu otoriteyi aşiretleri milliyetçi hükümete karşı isyan için teşkilatlanmaya zorlamak amacıyla kulanmaktadır.(age.s.53)
8
Aso’nun, benim “ Xalid Beyi tutuklanmasına, Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza ve Hasan Vefa bey karşı çıkıyorlar” ifademe yaptığı eleştiri yerindedir. Bu olay 13 şubat 1918 tarihinde önce olması gerekir, ikincisi Hasan Vefa Beyin bu şavaşa katıldığına dair bir bilgim yoktur. “Hasan Vefa bey ile Erzurumda yeni dönen Seyit Rıza……karşı çıkıyorlar” şeklinde olması gerekirdi. Ancak tarih olark yaptığım yanlışlığın dışında, sözkonusu olayda iki refaketcinin idam edilmesine Dersimlerin tepki göstererek Halit beyin tutuklanmasını
istemi bir vakaadır.

Aso Arkadaşın Hasan vefa olarak yazdığım Kürt subayının isminin Mustafa
Vefa olduğu şeklindeki düzeltmesi doğrudur. Yukarda ismi geçen, 9.kolorduda
subay olan , Hasan Lütfi ile Mustafa Vefa isimlerini karıştırarak yanlışlıkla Hasan Vefa olarak yazmışım Aso arkadaşın düzeltmesine teşekürler. Aso arkadaş, makalemde, Erzincan’daki şura toplantısı için seçilen doğu ve batı Dersim delegelerin, Alişan bey hariç hepsinin doğu Dersim’den olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim’den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da
dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir. Aso Erzincan’a giden Delegelerin Doğu Dersim delegeleri olduğunu neye dayanarark belirliyor bilmiyorum. Murat Paşa olarak makalede ismi geçen Murat muhtemelen Aso’nun belirlediği
Murat kırımiyan olarak da bilinen Sebastasti Murat’tır. Hıncak üyesi olarak mücadeleye kadılan Murat daha sonra Taşnak partisine katılıyor ve Antranik’in en sadık ve cesur teğmeni olarak Erzincan olaylarında yer alıyor. Murat isminde Ermeni mücadelesi içinde yer alan başkaları da var. Ermeni ulusal hareketi içinde önemli bir yeri olan Hınus’lü Ardaşes Murat, İhsan Nuri paşa önderliğindeki Ağrı isyanınd Zilan bey olarak ismi geçiyor, ancak bolşeviklerin tuzağına düşüyor ve tutuklanıyor Son olarak Bolşeviklerin Kürtlere yaklaşımi
ile ilgili Aso’nun bazı belirlemelerine de katılmıyorum, ama konuyu başka bir tartışma alanına kaydırmamak için şimdilik bu konuyu kapatıyorum.

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN  DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(1)

Davut arkadaşın makalesine yönelik yaptığım eleştirilere verdiği cevab beni pek tatmin etmedi.
Çünkü Davut arkadaş makalesine yönelik bazı eleştirilerimi makalesinden soyutlayarak cevaplamaya çalışıyor.
Daha fazla detaylara girmeden ve biraz daha anlaşılır kılmak için anabaşlıklar halinde cevap vermeye çalışacağım.
1) Davut arkadaş makalesinde Mütarekeden sonra Erzincan’da „Ermeni, Kürd ve Türklerin ortak bir şûra kurduklarını“ geniş geniş anlatıyor. Hatta Davut arkadaş daha da ileri giderek „Şuuraya Kızıl ordunun ve RSDP(B) üyelerinin askeri, sayasi, ve ekonomik desteği ile kısa zamanda gerçek bir iktidar oldu. İlk etapta, Sovyetlerdeki Kolhozların benzeri bir kolektif üretim çiftlikleri oluşturuldu. Türk delegelerinin muhalefetine ragmen istihbarat ve askeri örgüt ve polis teşkilatı kuruldu. Maliye kanunu çıkarıldı ve vergilerin Istanbul hükümetine değil, şuuraya ödenmesi ve vergi miktarları belirlendi. Toprak kanunu çıkarıldı, topraksız köylülere toprak dağıtıldı , tenkil komitesinin el koyduğu ermeni toprakları sahiplerine iade edildi.“diyor.

Benim itirazım böyle bir Şûra’nın kurulmadığı yönündedir.

Çünkü, Mütareke sonrası Kürdlerle Ermeniler arasında yapılan görüşmelerde ortak bir siyasal yapı konusunda anlaşmaya varmamışlar.

Ben Davut’un makalesine yaptığım eleştirilerde Rusların Erzincan’ı işgal ettiği süreçten Müzakere’ye kadar olan bölümü dışardan bırakıyorum demiştim.(Elbette o süreç ciddi bir şekilde irdelenmeli) Benim ilgilendiğim dönem Müzakere sonrası ve Ermeni Birliklerinin Erzincan’ı terketmesi süreciydi. Defalarca 2 aydan sözetmiştim.

Davut arkadaş benim Dr. Nuri Dersimi’de yaptığım bir alıntıyı aktararak çelişkiye düştüğümü yazıyor. Şöyleki:“Ustat Aso, aktardığı alıntının hepsini vereceği yerde, sadece bir kısmını aktrdığı için, okuyucu tam bir fikir edinemiyor. Onun için alıntının hepsini aktarmak zorundayım. Ayrıca konuyla ilgili yukarda verdigim kanıtları burada tekrarlamadan, sadece hatırlatarak geçiyorum. N.Derisimi “Alişer Efendi, Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birleşmesini sağlayarak Türk orduları Sivas bölgesinden atıldıktan sonrak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek arzusunda idi. Koçgiri aşiret reislerinin türk ordu merkezinde gözhapsi altına alınarak, Koçgiri Dersim ilişkisinin bu suretle kesilmiş olması ve iki bölge arasında henüz türk askeri kıtalarının mevcut bulunması Aliş Efendinin planınının tatbikinin ertelenmesini zorunlu kılıyor…Bu dönemde Fırat nehrinin doğu ve güney bölgeleri tamamıyla Kürt eğemenliği altında olup, Dersim’e bağlı bulunuyorlardı.Dersimliler her konuda Ermenilerle anlaşmışlardır. Hatta Erzincan’ın
işgalinden az sonra 220 mevcutlu bir Ermeni ve kazak birliğinin Erzincandın gelip munzur dağlarını aşarak Ovacık merkezine ve ordanan Koçan aşireti bölgesine geçmesine Dersimliler yardım ve müsaade etmişlerdi. Bu Ermeni Rus birliğinin komutanının Koç ve Şemkan aşiretleriyle niteliği Türklerce bilinmeyen temeller üzerinde görüşmelerde bulunması ve gizli kararlar alınarak Erzincan’a geri dönmesi Türk saltanat heyetleriyle ordu merkezlerini telaş ve endişeye düşürmüştür. Ovacık aşiretleri Pulurdaki Türk hükümet memurlarını kovarak hükümete ait yerleri işgal ederek Erzincana bağlı yerli bir Kürt Hükümeti oluşturarak, Erzincan bölgesindeki kürt köylerini etkileri altına almışlar ve Türklerle her çeşit ilgi ve bağlarını kesmişlerdi. Bu olaylar Dersimde büyük sevinçle
karşılanmıştı. Dersimliler, Rus konutanı Lahof ve Ermeni komutanı Murat Paşa ile uyuşmuş
olduklarından Fıratın doğu ve güney bölgesiyle doğu ve batı Dersim ve özellikle Ovacık bölgelerinde Kürdistan eğemenliği altında geçici bir siyasi varlık
taraflarca tanınmıştı.”

Benim Dr. Nuri Dersimi’den son pragrafını aktardığım bu tekstin tümünü Davut aktarıyor. Buradan çıkardığı sonuç ise Nuri Dersimi “hükümet” “siyasi oluşum” diyor.

Alişêr’in Rus generalı Lahof ve Sivaslı Muratla yaptığı bu antlaşma eskiye dayanıyor. Şûra ile alakası yok. Alişêr’de Kürdistan teali Cemiyeti aracılığı ile Şerif Paşa’ya gönderdiği mektupta Ruslarla yapılan antlaşmadan sözediyor. Bir çok defa görüşmeler olmuştur.
Aslında Davut olayları kronolojik sürecine göre takip etseydi bu tip bariz hatalara düşmezdi. Çarlık Rusya’sı döneminde „Şûra“ yada „Sovyetler“ kurulamayacağına göre geçiyorum. Aslında Çarlık döneminde Erzincan’da ve Dersim mıntıkasında çok daha enteresan gelişmeler yaşanıyor.(ayrı bir yazıya bırakıyorum)

Mesela Davut arkadaş Mütareke sonrası bir „Ermeni İdaresi“ kuruldu, dese itirazım olmaz.. Bu idarede Bayburt’an Erzincan’a ve Erzurum’dan Kars’a kadar vs.vs. yayılan bir „iktidarın“ parçasıdır. Mütareke sonrasıda Dersim aşiret reisleri Ermenilerle görüşmeler yapmışlar ve anlaşamamışlar. Ermeniler „Büyük Ermenistanı“ dayatmış ve Dersim Kürdleride bunu kabul etmemişlerdir. Bundan sonrada herkes kendi başının çaresine bakmaya başlamış. Dersimliler kendi kendi bölgelerine çekilmiş ve „Erzincandaki Ermeni idaresini“ kendi başına bırakmıştır.

Aslında bu konuda sözü Antranik Paşa’ya bırakmak en mantıklı olanıdır. Bakalım Antranik Paşa „Erzincan Şûrası“ için ne diyor. Bilindiği gibi Andranik Paşa o dönem Ermeni Birliklerinin en tepedeki adamıdır. Sivaslı Murad ve diğer kadrolar hepsi ona bağlılar.
Andranik Paşa’nın anılarını derleyen A. Çelebyan şöyle yazıyor.

„Sivaslı Murad ve Albay Morel Erzincan’da bir Ermeni yönetimini kurmuşlardı. Rus Ordusundan Fransız asılı Albay Morel, Murad’ın sağ koluydu. Diğer kolu ise Beyrut’un Fransız fakültesinden eşsiz Doktor Arşak Bağosyandır. Murat Erzincan’dan trajik geri çekilişe kadar silah elde savaş cephesinde ve gönüllüler arasında çarpışmaktadır.
Murad Erzincan’da Kürdlerle dil bulmaya çalıştı. O aşiret beylerine kendisiyle görüşmesi için haber saldı. Murad özel bir araç göndererek iki Kürd ağasını Erznincan’a getirdi. Murad söylevde bulundu, antlaşmaya varıldı ve Kürd ağalarına bir at ve altın saat hediye ederek uğurladı.

Kürd beylerinin kendi yerlerine gitmesinden az bir müddet sonra , üçyüz silahlı Kürd gelip şehrin Türk muhtarlarının evlerini bastı. Onların yönetcileride Murad’a haber yollayarak kendilerininde antlaşmaya(birer at ve altın saat isterler) varmak istetediklerini belirtir.
Murad bunları da hediyelerle yola koyar. Tanınmış Sivaslı çetebaşı Kürd aşiret beylerine o kadar da inanılacak bir insan değildir. Fakat, onlara saat hediye ederek Tiflis’deki Ulusal Konseyi’nin yada General Andranik’in yardımcı kuvvet yollayana kadar zaman kazanmanın peşindedir.

Erzincan ve Bitlis General Andranik’in korumak istediği Batı Ermenistan’ın sınırlarının uzağına düşmekteydi……………………… Murad ve daha önce Armenak(Hrayr-Djokhk) Kürdleri yanlarına çekme politikaları iflas eder. Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. daha sonra uzun bir şekilde Erzincan’ı terketme olayından söz ediyor ve „Yolda şiddetli kar yağışına ve Kürtlerin saldırısına uğranılır. Sadece Vjani köprüsünde pusuya yatmış neyar karşısında 500 kayıp verilir“( Andranik Çelebyan, Andranik Paşa, Pêrî yayınları, İstabul, 2003, sayfa 225-226)

Burada görüldüğü gibi Erzincan’da bir „Ermeni Yönetimi“ kurmuşlar. Askeri güç gelene kadar Kürdlere oyalamaya çalışmışlar. Hediyeler!!! vermişler. Sonuçta „Kürd ağaları Ermeni halkının neyarları olarak kalır……………. “ !!!!!!

Davut’un haklı çıkmasını çok isterdim, ama, belgeler ve veriler başka şeyler söylüyor.
2) Davut arkadaş „Dersim’de delege seçimi yapılmamıştır“ yönündeki tespitimi eleştiriyor ve şöyle yazıyor:“Aso arkadaşım, işgal idaresimi yoksa Ermeniler ve Kürtlerin özgür iradeleriye oluşturdukları şura mı, dedikten sonra başka bir yerde dersimde delege seçiminin yapılmadığını belirtiyor. O dönemde özgür iradenin seçimle belirlenmesi söskonusu olamazdı. Ne T.C ne SSCB ne dabölgemizde hiç bir siyasi oluşum seçimlerle oluşmadı ve Dersim 1950 kadar da seçim sandığı görmedi. Ankaraya giden “vekiller”de hepsi atama ile belirlemiştir. Bu sözkonusu siyasi oluşumların olmadığı anlamına gelmez, ancaak demokratik olmadıklarını gösterir. Dersim delegeleri olarak makalede kastediien, görüşmeleri yürüten komitenin , bugünkü deyimle kanatönderleri denen, dini veya sosyal olarak çevresini temsil edebilen, aşiret ağaları veya yetenekleri ile toplumda sevilen sayılan insanların belirlenmesi kastedilmiştir.“

Ben Davut arkadaşın seçimle ilgili tespitine katılıyorum. Ama bunu tartışmanın nedeni Davut arkadaşın makalesindeki seçimlerdi.

„Doğu ve Batı Dersim adına toplantıya Katılan Alişan ve aliser beyler, Bir araba ve 16 Atlı ile Dersime gitti ve Dersim ileri gelenleri ile bir toplantılar yaptı. Bu toplantılarda Dersimlilerin Şuura hükümetine aktif şekilde katılmas ı kararlaştırıldı ve yapılan seçimlerle Hozat, Polemor, kızılkilise Mazgert ve Plurdan halk temsilcileri seçildi. Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.

Bir de işin içinde „Şûra hükümetine katılacak temsilciler“ meselesi olunca niye seçilmesin ki…. Yazıda „yapılan seçimlerde …………..seçildiler“ deniliyor. „atanma“ denilseydi zaten böyle bir tespitte bulunmayacaktım.

Aslında ismi geçen yada geçmiyen Kürd şahsiyetleri Sivaslı Murad tarafından davet ediliyorlar.

3)Davut arkadaş, Erzincan’a giden Dersimlilerle ilgili bir tespitimin hakkında bilgi istiyor ve şöyle yazıyor: „Aso arkadaş, makalemde, Erzincaandaki şura toplantısı için seçilen doğu ve batu Dersim delegelerin, Alişan beyhariç hepsinin doğu dersimden olduğunu söylüyor. Ben makalemde bilebildiğim bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersimin hangi bölgesinden olduklarını da bilmiyorum. Alişan bey dışındakilerin hepside doğu Dersim
delegeleri olduğunu söyleyen aso arkadaşın bunların kim ve nereli olduklarını biliyorsa
neden açıklamıyor. Alişan Bey Doğu Dersimin Koçgiri bölgesindendir, ama galiba Aso Arkadaş Doğu Dersim den sadece Koçgiriyi anlıyor. Çünkü doğu Dersim sınırları içine, çemişgezek, Hozat, Koçgiri, Refahiye, ovacık da dahildir. Munzur suyu ve Mercan vadisi, doğu-batı Dersim sınırı olarak bilinir. Aso Erzincana giden Delegelerin
Doğu Dersim delegeleri olduğunu neye dayanarark belirliyor bilmiyorum.“

Aslında konumuz açısından fazla önemli bir husus değildir, Doğu yada Batı Dersimli olmaları…

Davut makalesinde Alişêr ile Alişan’ın Erzincan’a gidip Ermenilerle anlaştıklarını ve Dersim’e geçtiklerini yazıyordu. Ben Alişan Bey’in olmadığını, çünkü Alişan ve Haydar beyin Türkler tarafından Suşehrinde esir olarak tutulduğunu yazdım ve araştırmaya açık bıraktım. Davut makalesinda Erzincan’a giden Kürd temsilcilerinden söz ederken
„Bu temsilcilerden ismi bilinenler, Use Seydali, Ağaye Piremed, Memo Loliz,, Ali, ve Çeko dur..Batı Dersimdende Alişan Bey iki Delege ile gelir.“ diyor.
Davut „…………… Batı Dersimden de Alişan Bey iki delege ile gelir“ diyor. Burada diğer „delegelerin“ Doğu Dersimli olduğu anlaşılır. Genelikle Dersim Doğu ve Batı Dersim diye ikiye ayrıldığından dolayı başka şekilde anlaşılması zor. Zaten Davut cevabında Doğu ve Batı Dersimi dalgınlıkla karıştırmış. Biraz da benim yönümü şaşırtı. Neyse sorun değil, konumuzla ilişkisi yok.

Davut bana verdiği cevapta „Ben makalemde bilebildiğim bazı delegelerin sadece isimlerini verdim ve onların Dersim’in hangi bölgesinden olduklarını da bilmiyorum. „diyor.

Dr. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgilerden itibaren de öyle bir sonuca vardım.
Nuri Dersimi’ye göre Murat Paşa Batı Dersimlilerle anlaşmayınca bu sefer Doğu Dersimlilerle anlaşmaya çalıştı.

Sözü N. Dersimi’ye bırakalım: “Murat Paşa Doğu Dersim aşiretleri reisleriyle dahi ayrıca anlaşmaya teşebbüs etmiş ve Keçelan aşiret reislerinden kayın biraderim Ağa beyi, Abbasan kabilesi reisi Seit Ali ağa oğlu Hüseini, Lolan aşireti reislerinden Mehmet, Ali ve Yusuf oğlu Keko ağayı Kürdlerin mümesili sıfatıyla Erzincan’a davet ederek, Desimliler adına istişarelere başlanmıştı. Murat Paşa bütün harp malzeme ve muhimmatının ermeni komitesi tarafından temin edilmesi şartıyla Dersim’den kendi kumandası altında muhim savaş kuvvetleri teşkilatlandırılmasını ve derhal müşterek bir Ermenistan-Kürdistan istiklali ilan ederek, devletin idaresinin kendi nufuzu altında bulunmasını ve bunlara benzer başka ağır şartlar ileri sürdüğü için , bu Kürt heyetiyle de uyuşmak mümkün olmamış ve Kürt heyeti Erzincan’ı terk ederek Dersim’e dönmüştür” diye yazıyor.(Nuri. Dersimi, age, sayfa 114-115)

Aslında Erzincan’a gidip görüşenlerin Dersim’in hangi bölgesinde olduğu bizim konumuzun özüyle ilişkisi yok. Erzincan’a giden aşiret liderleri ve ileri gelenlerin hangi bölgede olduklarını tespit etmek kolaydır. Bunun için bir zaman harcamak gerekir. Davut’un kendisi dahi kendi makalesinde böyle bir ayırım yapmış. Ayrıca aynı şey Dr. Nuri DErsimi de var.
Benim burada söylemek istediğim Alişan ve Haydar Bey Suşehir’de 3. Ordu kararhagında esir durumdalar. Bundan dolayı Alişan Bey’in Alişêr ile Sivaslı Murad ile görüşmeleri/anlaşmaları ve hemen ardından Dersim bölgesine geçip „Şûra“ için çalışmaları olanaklı değildir.

Alişêr’in Erzincan’dan Dersim’e geçişi Ermenilerle bir kopuştur. Bunu Dr. Nuri Dersimi’de teyid ediyor. Alişan ve Haydar beylerin esir oluşları bir anlamda Alişêr’i de zorlamıştır. Açıkca şunu ifade etmek istiyorum. Benim bu söylediklerim elimizde bulunan kısmi belgelere dayanıyor. Yarın başka belgeler çıkabilir ve o dönem yaşanan gelişmeler daha farklı değerlendirilebilinir.

4) Yeniden Xalid Begê Cibrî ve Dersim olayına dönelim. Davut ana makalesinde Dersimlilerin Palu’dan itibaren Dersim üzerinden Erzincan’a saldırıları engellemeye çalıştıklarını uzun uzun anlatır. Dersim (makalenin o bölümünü tekrar okunsa iyi olur) Bu arada Xalid Begê Cibrî’yi arabulucu olarak gönderiyor. Dersim yol vermiyor….
Ben notlarımda 1916-1919 yılına kadar Xalid Cibrî’nin Dersim’de olduğuna dair belge yok demiştim. Yani Xalid Bey’in bir birliğin başında iç Dersim’e geçip Erzincan’a karşı hareketi örgütlenme konusunda belgenin olmadığını söyledim. Xalid Cibrî’nin Davut’un iddia ettiği gibi 1918’de Ovacığa gittiğine dair belgenin olmadığını söyledim. Yani daha açık ifade ile 1918 ve daha öncesi „yeşilyazı Şûrasını merkezine“ gitmediğini söyledim.

Davut buna karşılık Ben Aso’nun her iki belirlemesini de doğru bulmuyorum.
Cibranlı Xalid Beg 1916’dan 19 sonlarına kadar görev yeri Dersim ve çevresidir. Ana Karargahı Palu’dur yani Güney Dersim sahasıdır.. Ama ordu birlikleri değişik alanlara dağılmış durumdadır ve Xalid beg de bu alanlanlarda görev yapmaktadır. Bu bilgiyi
aktaran Aso arkadaş, xalit beğin 1918 de dersime gittiğine dair belge neden arıyor anlamış değilim. Aradığı belge, özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla alakası yoktur. “

Şimdi buna ne demeli…. Palu Dersim’dir.. Sivas da Dersimdir. Erzincan da Dersimdir. Biz Dersim’i mi tartışıyoruz? Dersim’in sınırlarını mı tartışıyoruz.

Osmanlıların amacı Dersim Kürdlerini örgütleyip savaşa sokmaktır. Çünkü, Dersim Kürdleri sahip oldukları arazi ve askeri yapılamaları Bayburt’tan Erzurum’a kadar savaş meydanını kontrol edebiliyorlardı. Dersim Kürdlerinin takınacağı tavır savaşın gidişatını uzatabilir/kısaltabilir ve değiştirme imkanına sahipti.. Bundan dolayı Dersim önemliydi.
Devam edecek…

ERZİNCAN  HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN CEVABINA  CEVAP(2)

Zaten Birinci Dünya Savaşı sırasında (en azında Kürdistan’da) Türkler Kürdleri savaşın en ön cephelerine sürerek Kürdlerden millet olarakta kurtulmak istiyorlardı. Bu stratejik planlarını pratiğe de geçirdiler.

Bu anlamda Kürdistan diğer alanlarında olduğu gibi Erzincan ve Erzurum güzargahındaki savaşlara da Dersimli Kürdleri sürmek istiyorlardı.

Bunun içinde İç Dersim’de Kürdleri örgütlemek gerekiyordu. Davut’un bana verdiği cevapta Xalid Cibrî’nin 1918’de İç Dersim’e geçtiğine dair hiç bir belgenin olmadığını söylediğimde “Aradığı belge,

özel yetki ile Dersim içlerine gönderilmesi ile ilgili ise, bunun konumuzla
alakası yoktur.”

Tam da konumuzla ilgili olan husus budur. Xalid Cibrî ve Dersim ilişkisinde esas itiraz ettiğim noktanın özünü oluşturuyor.

Davut notlarımda Dr. Nuri Dersimi’ye dayanarak Çerkez Deli Halit’in Erzincan ve Erzurum savaşlarında Batı Dersimli güçlerine komuta ettiğine dair söylemimi eleştiriyor ve doğru bulmuyor.

Ardından Deli Halid’ın “Teşkilatı Mahsusa“nın adamı olduğu, Gürcü ve başka kesimlere karşı yaptığı katliamlar vesilesiyle galip devletler tarafından arandığını geniş geniş anlatıyor.
Davut arkadaşın Deli Halit hakkında söyledikleri hepsi doğru. Gerçekten de katil ve belki de Mustafa Suphi ve arkadaşlarının olayıyla da ilişkisi var.

Fakat, Davut’un yanlışlığı olayların kronolojik sürecini takipetmemkten kaynaklanıyor. Davut arkadaş şöyle yazıyor: “Kazım Karabekirin komutasındaki 15. Kolordusuna bağlı 3. Fırka komutanı olan Deli Xalid’e de Trabzondan Batuma kadar Rize Artvin ardahan bölgelerindeki komiteleri yönetme ve dağılan osmanlı ordusunun silahlarıyla yerel halktan silahlı birlikler oluşturma görevi verildi. Deli Xalid bu bölgelerdeki çalışmalarının sonucunda, Trabzon milli surası, acar milli hükümeti vs adlarla yerel yönetimleri oluşturdu ve bölgedeki
Gürcü ve Ermeni güçleriyle çatışıyordu. Galip Devletler aranan ittihatçıların
teslimini isterken türk yetkililer “bizim onlarla bir ilgimiz yok, onlar ya Azerbeycan, ya Acar ya Dağistan milli hükümetlerinin emrindedirler, onlardan isteyin”şeklinde cevap veriyorlardı. İşte ustat Aso’nun ve Nuri Dersimin bahsini ettiği Deli Xalid budur ve sözkonusu olan zaman diliminde de Batum’u daha sonra işgal edecek olan Türk ve
Azeri milis güçlerini örgütlemekle meşguldu. Deli Xalid’in Dersime geleceğini, velevki gelmiş olsa bile kabul görebileceğini hiç sanmıyorum.”

Kısacası Davut Deli Halit’ın hem Karadeniz ve Ardahan’da ve hem de Dersim ve Erzincan’da aynı anda olmayacağını söylüyor.

Aslında ilk bakışta Davut’un söyledikleri çok makul görünüyor, ama olayların ve gelişmelerin seyri takip edildiği taktirde pek de öyle olmadığı görülüyor. Aslında Davut’un kafasına takılan Deli Halit gibi bir katilin ve “Teşkilatı Mahsusa“nın bir elemanının nasıl olup da Garbi Dersim güçlerine Erzincan ve Erzurum savaşlarında komutanlık ettiğidir.
Çünkü, Davut’un Dersim ve Erzincan Şûraları perspektifi böyle bir adamın Seyid Riza birlikte Erzincan’a saldırmasına engel teşkil ediyor. Böyle bir Şûralar ortamında böyle bir adamın bırakın Dersimlilere komutanlık etmeye, o toprakları ayak basması bile gunahtır.!!!
Bunun için Davut ısrarla Deli Halit’ın yerine Xalid Cibrî’yi ikame etmeye çalışıyor.
1917 ve 1918 yılının başlarında Dersim’in durumuda pek iç açıcı değildi. Ciddi bir bölünmüşlük ve açlık vardı.

Dersim’in o sürecini tam olarak kavramak için 1916 yılında Türklerin Dersim’e yönelik saldırılarını, katliamlarını ve yaptıkları insanlık dışı suçlarını görmek lazım. Bunun için jandarma Umum Kumandanlığının çıkardığı tarihsiz “Dersim” adlı kıtabının 165-170 sayfalarında yer alan “332(1916) Hareketi”, yine Kurmay Bnb Bürhan Öztürk’ün 1937 yılında bastığı “Osmanlı devrinde Dersim isyanları” adlı kıtabının “Büyük Harpte Dersim İsyanı” 332-1916(sayfa 35-70) ve Dr Nuri Dersim’inin 1916 hareketine ilişkin yazdıklarını ve konuya ilişkin başka kaynaklara bakmak lazım. Türkler 1916 baharında büyük güçlerle Dersim’e yükleniyorlar. Okuduğum bazı kaynaklara göre 1916’da devletin Dersim’e yapmış olduğu saldırı halk arasında “Tertelo Vire “ diye anılıyor.. Yani “Birinci Tertele” 1937-1938 yıllarında yapılan “İkinci Tertele” den ayırmak için…. Türkler her ne pahasına olursa olsun Dersim’in Rus hakimiyetine girmesini istemiyordu. O dönemde Alişêr, Binbaşı Mustafa Vefa ve daha bir çok Dersim ileri gelenleri Ruslarla açık ilişkiye geçtiler. Türkler ciddi bir panik içine girdiler.(Dersim Kürdleri ve Çarlık Rusyası ayrı akademik bir çalışmanın konusu olabilir) Ahmet İzzet Paşa Anılarında 1916 hareketine değiniyor ve şöyle yazıyor: “Yine bu sırada Doğu Dersimlilerin gösterdikleri bazı haydutluk ve taşkınlık belirtileri üzerine , buraya bastırmak amacıyla üzere bir kuvvet gönderilmesi 3.Ordu tarafından gerekli görüldü ve Başkumandanlaıktan izin alındı.” Ahmet İzzet Paşa yazısının devamında kendisinede sorulduğunu ve ihtiyatlı davranmalarını istediğini, fakat eğer silah patlarsa “artık Dersim’de eli silah tutan kimse bırakılmaması gerekeceğini, şu sırada ise bunun çok güç bir mesele olduğunu bildirdim” diyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, sayfa 250)

Ahmet İzzet yazısının devamında Şevket Bey tümeni Doğu Dersim’i batırmakla görevlendirildi…. “Fakat, bereket versin Rusların yavaşlığı, bu kötülükleri mümkün mertebede ortadan kaldırıyordu” diyor(age, sayfa 251)

Ama bu arada Ahmet İzzet Türklerin Daha sonra Kürdistan’da yapacakları soykırımında işaretlerini veriyor. Fakat bugün zamanı değil….

İşte tam bu savaşın tahribatları sırasında ve sonrasında Devlet Dersim Kürdlerinin bazı ileri gelenleriyle ciddi ilişkiler içine girdi.

Mesele “Galatalı Şevket beyin şiddetli hareketi o sıralarda Ruslara yanaşan aşiretleri tekrar hükümete çevirdi(Yukarı Abbas ve Kırgan bu meyandadır)” (jandarma Umum Kumandanlığı “Dersim” sayfa, 168)

Bilindiği gibi Seyid Riza Yukarı Abbasanların lideridir.

Ahmet İzzet Paşa da Anılarında Seyid Riza için bazı değerlendirmeler yapıyor ve şöyle yazıyor: “Batı Dersim’de uygulanan propaganda ve teşebbüslerin etkisi her şeyden dini duygularına büyük önem veren güçlü Koziçan aşiretinin başkanı, Seyyid Riza’nın himmet ve girişimleriyle Batı Dersim reislerinin çoğunluğu Türk tarafına temâyül ettirilmiştir. Aşiret mensuplarının hepsi, kısa zaman sonra Türk tarafına iltihak ile Rus casus ve memurlarını da topraklardan kovup çıkarmıştır” diye yazıyor.(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C1, İstanbul, 1992, sayfa, 343)

Ahmed İzzet Paşa Karer işgalına değinirken “Bunların reisi olan Küçük Ağa adında doksanlık bir piri fani, halkın bazı isteklerini bildirmek için yanıma geldi. Kendisine iyi muamele ederek çok makul ve ılımlı olan isteklerinin hemen hepsini kabul ettikten sonra, aynı mezhepten olan Dersimlileri de teselli etmekle görevlendirerek ve gönüllerini alarak oraya gönderdim. Mareşal Kurt İsmail Paşa merhumun kardeş çocuğu Alay Beyliğinden emekli Mehmet Bey’i de mahalli vukufundan istifade için daha önce karargahıma almış olduğumdan, Doğu Dersim’in büyük reislerinden olan Şah İsmailzade Mustafa Bey ile eskiden tanıştıklarından dolayı, beraberce gönderdim. Bu iki zatın gayret ve himmeti ve kurmay yüzbaşısı Ahmet Beyin gönül alıcı muameleleri ve hareketlerinin etkisiyle 1. Selim Han döneminden beri devlete düşmanlık besleyen ve bir kaç hafta önce bizimle kanlı bir şekilde savaşıp duran, şimdi de Ruslarla birleşen, hatta 3. Ordunun geri çekilmesi sırasında yanlarını ve arkalarını şiddetli bir şekilde tehdit eden Doğu Dersim tamaıyla tarafımıza geçti”(A.İ Paşa, age, sayfa 261)

Ahmet İzzet Paşa’nın Doğu yada Batı Dersim’in “tamamıyla” saflarımıza geçti gibi belirlemeleri doğru değildir. Türk subaylarının anlatımlarını ciddi bir şekilde mercek altına almak lazım. Birde kendilerini merkeze koyup kurtarıcı pozisyonuna giriyorlar. Sanki Yavuz Sultan Selim’den beri var olan sorunları Ahmet İzzet çözmüş….. 1937 yada 1938 neyin nesi? Türklerle ilişkiye geçenler olduğu gibi, ilişkiye girmeyen yapılar da vardır. Dersim Kürdlerininde kendilerine göre hesaplar var. Türklerinde bu arada kendilerine verdiği sözler sözkonusudur. En azından çarlık Rusya’sının verebileceği sözler gibi bir şey…. Kemalistler Şeyh Mahmud’u İngilizlerden koparmak için otonomiden daha ileri bir antlaşmayı kendisiyle yapıyorlar. (Newroz.Com’daki Rus Arşiv belgelerine bakınız)

Ayrıca Osmanlılar bu arada Cemilpaşazadelerden Ziya’yi Hozat’ta mutasarıf olarak göndermişlerdi. Ziya ile Seyid Riza arasında da ilişkiler var.

Sonuç olarak Türkler Dersimlileri Erzincan ve Erzurum savaşlarına katmak ve en azından bu iki şehir arasında Rus ve Ermeni birliklerinin rahat hareket etmesini engellemek için Türk subaylarının iddia ettikleri gibi değil, ama dayanacakları ilişkileri vardır. Bu ilişkiler Rus ve Ermeni birliklerinin Kürdlere karşı yaptıkları saldırılar sonucuda sürekli olarak besleniyordu.

ERZİNCAN HÜKÜMETİNE  İLİŞKİN DAVUT’UN  CEVABINA  CEVAP(3)

Pülümür’de Şah Hüseyinzade Mustafa Bey’in konağına girip kadınlara tecavüz olayı gibi(Çakmak, Büyük Harpte Şark Cephesi, sayfa 261) gelişmeler daha sürecin başından itibaren bir dizi Kürd çevrelerini Ruslara karşı tavır almaya götürmüştü.
Hatta Kürdlerle Rusların ilişkileri o kadar kötü duruma geliyor ki, Ruslar 1917 yılının ortalarında Çakmak’ın söylemiyle “Rus tayyareleri Dersim’de Ovacık’ı bombalamışlardı”( age, sayfa 264)

Burada fazla detaylara girmeksizin 1917 yılın ortalarına doğru Kürdlerle Ruslar arasında bir dizi alanda kanlı çatışmalar oluyor.

Böyle bir “Palu bölgesinde bulunan 9. kolordu komundanı Ali İhsan paşa ,Hasan
Lütfi adındaki bir binbaşıyı Doğu, Halit adında diger bir
subayı da Batı Dersim bölgelerine göndermişti”….(Dr. Nuri Dersimi, KTD, s 117)
Davut yukarıda verdiğim alıntıyı ve ardındaki yorumuda aktararak şöyle yazıyor: “Buradaki Halid’in Deli Halit olması mümkün değil. Deli Halit sözkonusu olan zaman diliminde doğu kardeniz bölgesinde Gürcülerlere , Ermenilere,ve Potnusculara karşı türk silahlı
güçlerini ve yerel siyasi otoriteler yaratmakla uğraşmaktadır. Cibranlı Halid Bey ise Paludaki
9.kolordusundadır. Nuri Dersimi nin bahs ettiği Halit adındaki sabay,mutlaka
kürtçe bilen ve “dersimlilerin ruhi durumundan faydalanmayı” bilecek kadar
Dersimlileri tanıyan biri olması gerekir. Ya da 9. kolordusu bünyesinde kürtçe
bilen ikinci bir Kürt Halit mi var?

Davut arkadaşın burada yaptığı sadece bir yorumdur. Dr. Nuri Dersimi “Bunlar Dersimlilerin ruhi durumlarından faydalanarak ve para vererek savaşa katılmak üzere yerinde
teşkilat yapmışlardı” diyor.. Dil ve benzeri şeyler yok. Kaldıki Dr. Nuri Dersimi hemen aynı kitabının yukarıda verilen alıntının bir sayfa sonrasında Seyid Riza ile birlikte olan “Halıt”ın “Deli Halit” olduğunu söylüyor.(s 118) Hatta Dr.Nuri Dersimi “Deli Halit şöhretiyle maruf olan kumandanı, Seit Rizaya: ‘Aman Seidim, Kara Kazımden evvel Erzuruma biz girelim” demiş…

Zaten hem Erzincan’a ve hem de Erzurum’a Seyid Riza ile Deli Halit Kazım Karabekir’den çok önce giriyorlar.

Davut arkadaş ana makalesinde Seyid Riza ile birlikte Erzurum’a giden komutanında Xalid Cibrî olduğunu yazıyor ve şöyle bir olayı aktarıyor: “ Seyit Rıza ve birkaç Dersim ileri gelenleri Cibranlı Halit Beyin önerilerini kabul etti, hatta yazılı bir kayıt olmamasına rağmen, bazı söylentilere göre, Seyit rıza Müfrezesiyle birlikte Halit Beyin yanında osmanlı ordusuna katılarak Erzurum’a kadar gitmiş ve burada ermenilere yapılan katliamları görmüş ve suçsuz insanların, kadınların çocukların öldürülmesine isyan ederek Binbaşı Halit bey ve Nuri Paşa nezdinde bazı çıkışlar yapmış, ancak onlardan azar işitince Erzurumu terk ederek Dersime dönmüştür.”

Seyid Riza’nın Erzincan ve Erzurum’a gittiği artık biliniyor. Fakat, birlikte gittiği askeri komutan konusunda sorun var. Burada Davut yeniden Xalid Cibrî Deli Halit’a ikame ediyor.
Burada Dr. Nuri Dersimi’nin “Hatıratım” adlı eserinde bir alıntı vermek istiyorum. Dr. Nuri Dersimi hem “Halitlar” konusunda ve “Ermenilerin katliamı” konusunda Davut’un tam tersini söylüyor.

Dr. Nuri Dersimi “ Seyid Riza bana aynen şu olayı anlatmıştı: ‘Erzincan’dan itibaren felakete maruz kalmakta olan Kürdleri Ermeni zulümünden kurtarmaya başlıyarak ve Ermenileri kovalayarak Deli Halit Beyle birlikte Kara Kazım Paşa’dan önce Erzurum merkezine 27 Şubat 19’8’de varmıştık. Oldukca büyük ve tamamen ahşaptan yapılmış olan binanın içerisindeki erkek, kadın,çocuğun bu binada ve canhıraş bir tarzda ateş dumanları içerisinde yanmakta olduğunu ve binanın dış kapısı altından yanmakta olan zavalıların kanlarının ve bedenlerindeki suların akarak adeta bir dere oluşturduğunu gözlerimle gördüm. Hayatımda bu gibi felakete ve acı verici sahneye asla raslamadım. Binlerce felaketzede insanın Kürt olduklarını ve hiç olmazsa insan olduklarını görerek ve bilerek hüngür hüngür ağlamaktan kendimi alamadım”(Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Yayınları, 1997, İstabul, sayfa 45-46)
Dr. Nuri Dersimi burada Seyid Riza’ya dayandırarak Erzurum’a birlikte gittikleri komutanın Deli Halit olduğu, orada Ermenilere değil Kürdlere yönellik katliamların yapıldığını yazıyor.
Batı Dersim komutanlığına atılanın Deli Halit olduğunu sadece Dr. Nuri Dersimi değil, bir çok kaynak sözediyor.

Ali Kemali bu konuya ilişkin olarak “9. Kolordu kumandanı Ali İhsan Paşa, istilaya uğrayan yerleri kurtarmak için önlemler almaktaydı. Hasan Lütfi bey adında bir binbaşıyı doğuya ve Halit Bey(merhum Halit Paşa) adında bir binbaşıya Batı Dersim’e kumandan atamış” (Ali Kemali, age, s, 108)

Ali Kemali’nin sözünü ettiği “Merhum Halit”, 1925 yılında “TBMM”de öldürülen Deli Halit’ır. Ayrıca Ali Kemali o süreçte “Binbaşı halit”tan sözediyor. Cibranlı Halit Bey Birinci Dünya Savaşı’nın başında Pasinler savaşında Miralaya yükselmişti.. Deli Halit o süreçte yani 1917-1918 yıllarında hâlâ yarbaydır.

Daha önce makalemde Kazım Karabekir ile Batı Dersim güçlerinin komutanı Halit Bey arasında geçen diyalogu Karabekir’e dayanarak aktarmıştım. Davut bu belirlememe bir dizi itirazdan bulunduktan sonra sözkonusu Halit Bey’in Xalid Begê Cibrî olduğuna dair şeyler söyler.

Kazım Karabekir “Doğunun Kurtuluşu” adlı eserinde Erzincan’da Sansa Boğazında Doğu Dersim “Komutanı” Hasan Lütfi’yi Batı Dersim “Komutanı” Halit beyin denetimine veriyor. Hasan Lütfi bu konuda bir dizi sorun çıkarıyor. Kazım Karabekir, Hasan Lütfi Bey ile uzun bir diyaloga giriyor ve yer yer azarlıyor. Bu yapmış olduğu görevlendirme meselesini tartışırken “aynı rütbede iki zattan kumanda mutlaka kıdemlisine değil, daha değerlisine verilir” (age, sayfa, 79)

Hasan Lütfi, Kazım Karabekir’in söylemiyle “Şamlıdır”… Halit Bey ise Teşkilatı Mahsüsa’nın aktif bir elemanı olarak daha savaşın ilk dönemlerinde Türk ırkçılarına bir dizi hizmetten bulunmuş biridir. Neden değerli olmasın ki…..

Kazım Karabekir’in kıtabına düşürülen dipnotta Halıt Bey’in kim olduğunu da açıklıyor: “Halit Bey(K.K). (1883-1925) Doğu Harekatında komutan. İstanbul’da doğdu. Ahmet beyin oğludur. 1903’de harbiyeyi bitirdi. 1915’de binbaşı, 1916’da yarbay ve 1920’de Albaylığa terfi ediyor. Erzurum hareketinde sağ kol müfreze komutanıydı. 6 Aralık 1919’da Kars’ın alınmasından rol aldı. 1925’de BMM’de öldürüldü” (Karabekir, age, s 440)
Ayrıca bugün Erzincan’da Belediye önünde geçen ve şehri boydan boya kesen caddenin ismi “Halit Paşa Caddesi” dir.

Deli Halit’ın Batı Dersim güçlerine komutanlık yaptığı ve K. Karabekir’den önce Erzincan’a girdiği biliniyor. Aynı Deli Halit yine aynı güçlerle Erzurum savaşına giriyor.
Kazım Karabekir Erzurum’un alınması sürecini anlatırken “ Sağ cenahtaki Halit Bey müfrezesi de saat 7 evvelde Harput kapısından girerek Erzurum’un şarkındaki Kars kapısında 9. Fırka kıtaatına iltihak etmiştir”(K. Karabekir, age, s, 149)
Yine Karabekir, Erzurum’daki bazı çatışmalardan söz ederken “İşlerimiz bitirdikten sonra telgrafhanenin bulunduğu 9.Fırka Karargahına gittim. Taşhanlar buraya daha yakındı. Taşnakların çoğu da burada idi. Halıt Bey Dersim milisleriyle bunları temizlemeye çalışıyordu. Fakat, az zayiatla bu işin başarılabilmesi kolay olmuyordu.” (K.K, age, s 149)
Yani kısacası Deli Halit, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan vb şehirlerin alınmasına katılıyor. Davut’un makalesinde sözünü ettiği, Deli Halit’ın Artvin, Şafşat, Ardahan vb alanlarda yaptığı katliamlar ve bundan dolayı aranması doğrudur. Ama bunların hepsi Erzurum savaşından sonra gelişiyor. Deli Halit’ın İslam Ordusu’nun 3. Fırka Komutanlığı’na atanmasından sonra bir dizi gelişme yaşanıyor. Bu konuya girmek istemiyorum. Çünkü, o kadar belge var ki merak eden herkes bir dizi belge bulabilir.

Benim ilgilendiğim Deli Halit’ın Batı Dersim Güçlerinin “komutanı “ olarak Erzincan ve Erzurum savaşlarına katılması olayıydı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ve özellikle savaşın orta ve sonlarına doğru Kürdlerin niçin tüm alanlarda intiharvari savaşa katıldıkları hâlâ incelenmiş değildir.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Kürdlere yönelik yapılan kıyımlar konusunda Kürdler tarafından yapılan tek bir araştırma yok.

Ya genel savaş bazında, ya Ermeni Meselesi bazında yada Türklerin “tetikçileri” bazında bazı Kürd çevreleri gündeme getirilmiş ve eserlere kaynaklık etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Sivastan Revandiz’a ve Mahabad’a kadar savaşla ilgili yazan yada anılarını yayınlayan, Rus, Ermeni, Türk, Kürd, Arap, İngiliz ve Fransızlar her tarafta Kürdlerden sözediyorlar.

Kürdlerin olmadığı alan yok gibidir. Ölen Kürd ve öldüren Kürd her tarafta var.
Ama, ne yazık ki bugüne kadar Kürdler tarafından bu süreç tüm boyutlarıyla incelenmiş değildir.

O süreç ciddi bir şekilde irdelenmeden yaşanan gelişmeleri kavramak çok zordur.
Davut arkadaşın “Erzincan Hükümeti” adlı makalesinde çizdiği “Erzincan Şûrası” tablosu o dönemin gerçeklerine tekkabül etmemesine rağman, kendi tarihi hakkında zaten çok az bilgiye sahip olan Kürdlerin var olan bilinçlerinide handikapa uğratabilir.
Zaten Kemalistlerin yüzyıl boyunca Kürdistan’da giriştikleri Kürdsüzleştirme politikaları sonucu, Kürdlük dışında tüm limanlara gemilerini kırmaya hazır çevreler, bu sefer hayali ve olmayan “Kürd-Ermeni Erzincan Şûrasını” Seyid Riza yıktı!!! Diye Hawar edebilirler.
Aslında elimizde bulunan bazı Kürd kaynakları o dönem yaşanan gelişmelere ilişkin olarak tek taraflı da bulunsa, abartılmış da bulunsada bazı olaylara dikkat çekiyorlar. Aziz Yamulki’nin Anılarında Birinci Dünya Savaşı sırasında 700 000 Kürd’ün yaşamını yitirdiğini söylemesi yabana atılacak bir olay değildir.(Kitap sorancadır, çevirmek lazım)
Yine Dr. Nuri Dersimi’nin o sürece ilişkin yaptığı şu tespit var.

“ Gerek bizzat gördüḡüm ve gerekse bazı Kürt subayları aracılığıyla temin ettiğim ve gerekse bazı Türk harbiyesiyle ilgili dairelerdeki dosyalardan öğrendiğim ve aldıḡım bilgiler üzerine ve özellikle Cemal Paṣa´nın anılarında açıklanan yazı ve istatistiklerden savaşın baṣlangıcı olan 1914 yılından 1919 yılı sonuna kadar Kürdistan´da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürdler olmak üzere, 1,5 milyon insan mağdur olmuştur.Bu zararın çoğunluğu Ermeniler tarafından bilfil işlenmiş olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiḡi kesin olarak anlaşılmıştır.“ (Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, s 47)

Bu bilgileri hemen “bilimsel” ve “akademik” yada “ o süreci yaşıyan insanların ağzından” diyerek hemen bire bir sahip çıkmak doğru değildir. Fakat, bu bilgiler bize o dönemler çok ciddi katliamların yaşandığını gösteriyor. Kürd tarihçilerinin önünde duran en büyük görevlerden biri de o süreci incelemektir.

Son.

29 Mayis 2011

Aso Zagrosi