“Avucumda Sakladığım Taş: Pozantı “

467

Yazar Hakkı AZARAK, 2008 Yılında Pozantı M Tipi Kapalı Cezaevi’nde Başladığı “Avucumda Sakladığım Taş: Pozantı” adlı kitabını, 2014 yılında Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nde sonlandırdı. Kendisini, yoldaşlarını ve başından geçen olayları anlattığı romanından bir kesiti siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istedik. Dileriz bu yaşam deneyimini anlatan kitaba kütüphanenizde bir yer ayırırsınız…

“Akdeniz kıyısından biraz uzakta Toros ve Amanos sıradağları arasında geniş bir alana yayılmıştı Adana şehir merkezi. Çukurova’nın bu gözde şehri, tarihin derinliklerinden gelen her şehir gibi nice acıya, sevdaya, heyecana şahit olmuştu. Bir film gibi akan, bir dizi gibi yaşama tutunan insan öykülerini bağrında büyütüyor, geliştiriyor ve bitiriyordu. Şehir merkezindeki yüksek lüks binalar, iş merkezleri, geniş ve temiz caddeleri, parkları, bulvarları ve meydanlarıyla Akdeniz’in modern sanayileşmiş şehri olarak dikkati çekiyordu. Diğer taraftan meşhur şalgamı ve şırdanı, halaya duran özlemin içinde küçücük köyleri aratmayacak kenar mahalleleri ile insan yaşamının devam ettiği şehirdi Adana. Acının, hüznün, sevginin bir arada yaşandığı, bürokrasi tarafından terk edilmiş bir hayatın her köşede izlerine rastlandığı bir mahalleydi Barbaros Mahallesi. Sokaklarında oynayan yarı çıplak çocukların cıvıltılı bağırışları, kadınların bitmeyen meseleleriyle pencere dedikoduları, çukurları yağmur sularının biriktirdiği mahallede yankılanırdı. Sadece yüksek ve modern bina (gökdelen) olarak görünen bir okulu ve polis karakolu vardı. Mardinli Arabın, Urfalı Zazanın, Diyarbakırlı Kürdün, Adanalı Türkün biribirine sırtını dayayarak yaşadığı kozmopolit bir mahalleydi. Mikail meleği adeta bu küçük mahalleyle uğraşıyordu. Gök gürültüsü, şimşekler, sağanak yağmur, mevsim normallerinin üzerinde hep bu mahalleye düşerdi. Kerpiçten, sıvasız tuğlalardan, barakalardan yapılmış evlerin saclı çatılarına düşen ve gök gürültüsü ile birleştiğinde insanı dehşete düşüren, şangur şungur, seslerle her evin kâbusu olurdu. Rüyalar, hayaller ile süslüydü bu mahallede. Her sabah namaza kalkan nenesinin sesi ile uyanırdı Kendal. Bu sabah ise farklı bir tufan esmişti. Rüzgar ın esintisi ile camlara değen yağmur damlalarının sesi ile uyanıverdi. Sıcacık güzel uykudan uyanmak, yağmur sesleri ile. Tatlı mı tatlı ve soğuktan korunmak için, yorganın altındaki sıcacık uykudan nasıl vazgeçilirdi. Kendal, bu sese daha fazla dayanamayıp sıcak yatağından saat altı gibi kalktı, perdeyi araladı, pencereye çarpan yağmur taneleri arasından gökyüzüne baktı. Okula vakit vardı, mutfağa yöneldi. Her zaman yaptığı gibi cezvenin içine yumurta ve patates koyup kaynattı. Kaynadıktan sonra kabuklarını soyup rendeledi. Biraz tuz, pul biber, sıvı yağ döküp tandır ekmeğini bandırdı. Yağmur tanelerinin altında, çantasını koluna takarak okulun yolunu tuttu. Yağmur damlaları bir biri ardına Kendal’ın alnına konuyordu. Alnından süzülüp dudakları ile öpüşüyor ve vücuduna akarak buharlaşıyordu. Her yağmur tanesine baktığında gökyüzünün sonsuzluğundan gelen tanelerin nasıl bir yolculuktan geçtiğini düşünüyordu. Yağmur pek çok insan için bir zorluk ve eziyet olurken Kendal yağmurun keyfini çıkartıyordu. Arkasından yaklaşan araba sesini duymayacak kadar sağır etmişti yağmur sevdası Kendal’ı.

Gökyüzü ve denizin maviliği kadar şahaser olan mavi gözlü Bermal. Yağmurun damlalarıyla düşünceye dalan, ırmağın akışına kapılan Kendal’ın yanına yanaştı;

-“Mutluluğu burada mı buluyorsun? Sıkıntılarını, acılarını, hüznünü buraya mı döküyorsun?”

Gözlerini damlalardan alamayan Kendal, derin bir nefes çekti. Kulağının arkasını kaşıyıp saçlarını okşayıp Bermal’a döndü;

-“Duyuyor musun Bermal?”

-Neyi?

-“Sessizliğin sessizliğini. Gümbür gümbür akıyor ırmak. Devamlı kendini yenileyip temizliyor. Tüm kirliliği önüne alıp götürüyor, berraklaşıyor. Bermal ışıldayan mavi gözlerini Kendal’dan alamıyordu. Kendal’ın dudaklarından dökülen sözcükleri ırmağa düşüp kaybolmadan pür dikkat dinliyordu. Kendal’ın gözleriyle birleştirerek gözlerini bir şeyler söylemek, hissettirmek istiyordu.”

-“Eee nasılsın, okuyor musun?”

-“Evet.”

-“Şu an ne okuyorsun? (Gözlerine bakarak, dudaklarından dökülen sözcükleri izleyerek, seni okuyorum. Göğsüne başımı yaslayıp kalp atışlarını dinlemek istiyorum. Bu yeter bana. Tüm kitapların, satırların, kelimelerin yerini alır. Demek, ne kadar da zor olmalı. Bunları bir gün yaşayacak mıyım Kendal ile? Söylemek gerekiyor şimdi. Yeri burası, biraz cesaret, cesaret!)

-“(Güzelliğine gülüşünü de ekleyerek ) Sadece ders kitapları. Kendal çantasından “BÖĞÜRTLEN ZAMANI” adlı kitabı çıkarıp Bermal’a uzattı;

-“Oku bunu, güzel kitaptır.”

-“Okurum, neyi anlatıyor türü nedir?”

-“Anı- roman arkadaşlarından bir süreliğine kopan bir kahramanı anlatıyor.”

-“Arkadaşlık nedir?”

-Arkadaşlık, kelime anlamı ile arkanı kollayan, sırtını savunan değildir. Nefesin tükenirse bu can senin olsun, yolun sonu uçurumsa ‘dur ilk adım benim olsun’ diyebilmektir. Arkadaşlık, maneviyattır. İyi günde sevincini paylaşmak, kötü günde acını paylaşmaktır. Birbirine sırtını verip, sevgi ile bedeni ısıtmaktır. Güzelliklerle birbirlerine güzellik katmaktır. Birbirinin eksiğini doldurmaktır. Menfaat için yan yana gelenlere dostluk arkadaşlık denmez. Gevezelik denir.

-“Peki ya aşk nedir?”

– Nasıl bir duygudur, yaşamadığım için bilmiyorum. Bermal her geçen gün Kendal’a âşık oluyordu. Sevdikçe sevmek gibi değil. Başka bir şeydi. An be an şiddeti artan bir deprem gibi. Onu öperken, elini tutarken, boynuna sarılırken, sevişirken, seyahat ederken, yemek yerken, yemek yaparken, ağlarken ve karşılıklı gülerken sürekli onun hayaliyle hareket ediyordu. Her dem artan bir aşktı bu. Ne saniyeler ve günler, ne de yıllar boy ölçüşebilirdi. Bermal sevgisini, Kendal’ın damarlarına sızdırıyordu.

-Geçen gün okulun bodrum katına girdiğinizi gördüm. Bayağı kalabalıktınız.

-Evet, sohbet ediyorduk. Baktık ki bodrum boş, idare kullanmıyor bizde değerlendirelim dedik. Arada sırada arkadaşlar ile gidip oturuyoruz.

-Kulak misafiri oldum. Kürdistan’dan bahsediyordunuz. Hararetli, sıcak bir tartışma ortamınız vardı. Bir an aklımdan geçti aralarına girip o sıcaklığı soğuk bedenime transfer edebilir miyim diye.

-(Gülerek ) Bundan sonra her üşüdüğünde gel, ısıtalım seni.

-(Kendal’ın gözlerine dalarak) Şimdide üşüyorum. Bu kızda anlaşılmayan bir şey vardı. Asıl insanı bağlayan da buydu. Güzel mi, çirkin mi anlaşılmıyordu. Sonradan kendisiyle konuşulunca anlaşılan oydu ki bu kız zeki mi, değil mi bunu bilmek anlamak mümkün değildi. Bir muamma, cazip ve meraklı bir muamma gibiydi bu kız. Ne Kendal anlayabiliyordu, konuşmalarından ne de Bermal cesaret edip söylemek istiyordu sevgisini. Bermal, Kendal ile sınıf arkadaşıydılar. 2 Sıra önünde oturuyordu, Kendal’ın okula başladığı ilk günden beri takip edip duygusal yakınlık kurmaya çalışıyordu. Kendal’ ı okulda yalnız bulmak zor olduğu için yağmur gününü seçmişti. Tek başına yakalayıp duygusal konuşmak böylece Kendal’ın yaklaşımını görmek istiyordu. Bermal’ın yüzünde baharda açılan papatyalar gibi bir aydınlık açıverdi. Bermal’ın gözlerine değen güneş, Kendal’ın gözleri ile birleşiyordu. Bir günde dört mevsim yaşıyordu Adana. Yakıcı kış güneşi baş ağrısı yaparak sersemleştiriyordu insanları. Gölge yer arayanları gölgeye geçtikleri zaman da üşüyordular.

Çantasındaki mektupları, ajanda defterini alıp dışarı çıktı. Irmağın kenarına koşuyordu. Kimsenin olmadığı, insanların unuttuğu yere. İlk günkü gibi Bermal’ı gördüğü ilk günkü gibi aynı yerde bekledi. Irmağa bakarak, dalgaların seslerini dinleyerek bekledi. Hamdiye sokaktan çıkıp, ırmak kenarında bekleyen Kendal’ın yanına yaklaştı. Kendal’a seslenirken “Kendal” diye. Kendal Bermal’ın sesini işittiği, o ilk günkü gibi dönüp, Bermal’a baktığı gibi Hamdiye’ye baktı. Hamdiye ile tokalaştı.

-“Seni gördüğüme sevindim. Tekrardan buralardasın”.

-“Evet buralardayım. Fazla kalmam.”

-“Nasıl Diyarbakır’a mı gideceksin?”

-“Yok. Başka yere. Bermal sana ajanda bırakmıştı.”

-Evet bıraktı. Birde taş var bende. Harun’a verdiğin, isimlerin olduğu taş. Getirdim çantamda. -(Elindeki ajanda ile mektupları uzattı) Bunlar mektup ve ajanda. Hepsini Ferhat’a ver.

-“Tamam. Sen ne yapacaksın, bundan sonra. -Bana gönderdiğin, parti tarihi kitabını okumuştun demi?”

-“Evet. Sen dedin diye okumuştum. -Orda bir sayfada, heval Cuma’nın bir sözü var.”

-“Nedir?”

-“Doğruyu bilmek yetmiyor, yapmak gerekiyor.”

Acımasız kış aylarının geçip gitmeye niyeti yoktu. Şubat ayının zor, sert kışlarını yaşadı Pozantı. Martın ilk günlerinde, son karlar yağmaya başlıyordu. Bahar ayının ilk gününde kar yağmasını kimse beklemiyordu. Kendal bir rüya gördü: Çatıların üzerinde karları görüyordu. Her tarafı beyaza çevirmişti. Ufacık kirliliklerin belli olacağı kadar açık ve temiz bir beyazdı. Rüyanın bitimiyle, gözlerini açtı. Başını çevirip camdan dışarı baktı. Kırmızı çatının kırmızı tek bir rengi kalmamıştı. Beyaza bürünmüştü kırmızı çatı. Kiremitler kaybolmuştu, beyazlar içinde. Kendal şaşırdı, gördüğü rüyanın etkisinde olduğunu sandı. Ranzadan atlayıp pencereyi açtı. İçeriye bir soğuk hava esti. Pencereyi kapatıp aşağıya lavaboya indi. Elini yüzünü yıkadı. Yukarı koştu birden, dolabından ajandasını, kalemini alıp aşağıya indi. Ketlden su ısıttı, beyaz masayı pencerenin dibine, kaloriferin yanına çekti. Ajandasını masaya bırakıp, kaynayan suyu bardağa boşalttı. İçine sallama poşet çay koyup masaya oturdu. Kendal’ın keyfi yerindeydi bugün. Yeniden yağan karlar, yazacağı şiirler için, ilham kaynağı olmuştu. Kupkuru beton avluya, kar çiğleri damlamaya başladı. Ufak ufak gökyüzünü göremeyecek kadar çoğaldılar. Avluya zemine her düştüğünde sulanıp dağılıyordu. Kar tanelerinde bugün bir yabancılık vardı. Ne beton avlu kabul ediyordu ne de avuçlar. Kışın zorlu günlerinde, bedenlere değen her tokattan sonra, karlar derman oluyordu acıya. Avuç dolusu karlar atılırdı. Kiminin yüzüne değerdi, kiminin ensesinden kayardı sırtına doğru. Ve bir titreyiş başlardı. Her zamankinden farklı bir oyun olarak var olmanın neşesi olurdu. Korkudan titreyen bedenler, yerini soğuğa beyaz karlara bırakıyordu. Kendal bir yandan, yağan kar tanelerine, bir yandan kırmızı renkli kalemi ile şiir yazıyordu. Ara ara üşüyen bedenini ısıtıyordu, dudağına her dokundurduğu çay bardağında. Sıcaktan yükselen dumanlar, Kendal’ın burun deliklerine, gözlerine giriyordu. Sıcacık çaya her üfleyişinde, çayın sıcaklığı yüzüne yapış yapış doluyordu. Üşüyen yorulan parmaklarını, yer yer pencere dibindeki, kalorifer peteklerine dokunduruyordu. Ve parmaklar tekrardan hareketlenip, sayfalara gölgeler oluşturuyordu. Kırmızı renkli kalem şahit olmuştu, Bermal ismine. Kendal her şiirde ve sözde Bermal’ın ismini yazıyordu. Bazen şiirlerine, kırmızı kalem nokta koyuyordu, bazen de Kendal’ın gözyaşları. Ajandanın her sayfasına, gül yerine gözyaşlarını koyuyordu. Bermal’ın yokluğu suskunluğu, her şeyden çok yakıyordu, Kendal’ın yüreğini. Dört duvar arasında kimsesiz birinin aşkıydı. Her hafta görüşü olmayan, ailesi olmayan birinin aşkıydı. Her şeye inat Bermal’ın sevgisi ile yaşama tutunuyordu. Bir umut ile yaşıyordu, Bermal’ın kolları arasına tekrardan girmenin umuduyla. Tekrardan eskisi gibi sımsıkı sarılmanın umuduyla.  Kendal’ın umutları her geçen gün bitiyordu. Yere düşüp kırılan bir bardak gibi toparlanamıyordu, beton zemine yağan eriyen karlar gibiydi tekrar şekil alamıyordu.

Bermal taşı sağ eline, avuçlarının arasına sımsıkı, tutup çıktı dernekten. Eli ceplerinde yürüyordu hızlı hızlı. Ne sağına nede soluna bakıyordu. Önüne baka baka gidiyordu. Avuçlarının içinde Kendal vardı. Kimseye bakıp ta dikkatini dağıtmak, Kendal’dan bir saniyede kopmak istemiyordu. Yürüyordu sokakların arasında. Caddeyi bitirip eve vardı. Kapıyı açıp içeri odasına girdi. Masada oturup, beyaz çizgisiz kağıda, dokundurdu kalemi. Selam güzel yüzlü İnsan. “Kalbimin ilk ve son sahibi. Seni sevmek zordu. Vazgeçilmez bir sevgiydi seni sevmek. Zorun zoruydu seni kazanmak. Belki de biraz kandırdım seni. Beni sevmen için. Sana ilk başlarda nasıl yakınlaşacağımı, prangalar vurulmuş kalbini nasıl açıp da gireceğimi bilmiyordum. Sonradan öğrendim ki kalbinde, pranga vurulmuş kalbinde, bir zincir paslanmıştı. Çürüyordu her geçen gün. Zincir halkaları çözülüyordu her geçen gün. Sana yakın olduğum her geçen gün. Ve o kapalı prangalı, kalbine girdim bir gün. Nasıl olduğunu bilemediğim bir zamanda. Senin kadar bende şaşırmıştım inan. Seninle yaşamanın en güzel günleriydi. Senden bir şeyler öğrenmek ne güzeldi. Senin omuzlarına başımı, koyup seninle daldığım günler ne güzeldi. Sen bu satırları okurken, fiziken senden çok uzaklarda, ama kalben düşüncenle çok yakınında olacağım. Yumuşacık ellerin yerine, demir tutacak ellerim. Omuzların yerine başımı artık, sert bir taşa, ya da uzun kavak ağaçlarına dayayacam. Dört duvar arasında seni böylece bıraktığım için, özür diliyorum. Güzel insan. Senin en son geldiğin yere gidiyorum. Devamlı söylediğin bir sözün vardı. Buram buram kokan özgürlük dağları diye. Ben de o güzel kokuyu koklamak istiyorum. “