2.Dünya Savaşının Sonlanmasının 70.Yıldönümünde Kapitalizm ve Sosyalizme Dair

841

M.Mamaş

Nasıl ki 20.Yüzyılı Sovyet Bloku ile Batı Bloku arasındaki ölümcül rekabet belirlemiş ise, 21.Yüzyılı da Sovyet kutbunun dağılmış olmasının ortaya çıkardığı küresel yeni durumun tanzimi ve bundan kaynaklı mücadeleler belirleyecek gibi görünüyor. Buna “Yeni Dünya Düzeni” denilmesine rağmen, bu düzenin ucu açık yeni kaotik olgu ve süreçlerle afaki kaldığı ve kapitalist sistemin kendini kavramsallaştırmakta tıkandığı ancak bunun antitezinin üretilmesinin de ciddi bir handikap olarak ortada kaldığı belirtilebilir.

Bizim 20.Yüzyıla ait çelişkiler konusunda şöyle tespitlerimiz vardı;

  • Ezen ve ezilen sınıflar arasındaki antagonist çelişki.
  • Ezilen sömürge milletler ile sömürgeci egemenlik arasındaki çelişki.
  • Egemen sınıfın kendi arasındaki kapitalist rekabetten kaynaklı çelişkisi.(Genel anlamda antagonist, devrimsel süreçlerde uzlaşmacı karakterdedir.)

Ezen ve ezilen sınıflar arasındaki antagonist çelişki konusu, tarihin artı-değer ve fazlalık ürünün sahiplenilmesiyle şekillenen sınıflı toplum ve buna dayalı üretim sisteminin başlangıcından bu güne dek akıp gelmektedir. Yaşanan toplumsal üretim tarzı maddi ve düşünsel doyum sınırlarını doldurmadan yerine alternatifinin konulması da kolayından mümkün olamamıştır. Buradaki maddi olandan kasıt, mevcut emek sömürüsüne konu olan değerler toplamının fiziki olarak üretilmesidir. Düşünsel olanı ise, bu toplumsal sürecin korunması ve ilerletilmesi için geliştirilen ideolojik, teolojik ve hatta mitolojik argümantasyonun politik alan aracılığıyla toplumsal hayata uygulanmasıdır.

Yeni üretici dinamikler oluşuncaya dek verili düzenin eskimesi ve değiştirilmesi bilinci de toplumsallaşmakta ve iradeleşmekte oldukça zorlanır. Yeni olan filizlenince, Marksizmin tarihin motoru dediği sınıf savaşları akışa müdahale ederek artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmasına izin vermez. Tarih burada hızlanarak, aynı zamanda kırılarak akmaya devam eder.

Burada iki nokta dikkat çekicidir. Birincisi, antagonist bir çelişkinin her zaman var olduğu ancak belli şartlarda ve zamanda nihai çatışmaya dönüştüğü gerçeğidir. İkincisi, bu nihai savaşımın sonucunda yaşanan kırılmanın tarihe verdiği yön ve sürattir. Devrim arayışının tarihsel momentumuyla dramatik bu buluşması, yeniden bir varoluş biçiminin insan hayatına kor bir damga gibi işlendiği muazzam altüst oluşların zincirlerinden boşalması anlamına gelmektedir.

Geriye dönülemez, gelecek ise kurulması gereken belirsizlikler karmaşasıdır…Devrim, bu açıdan geçmişten kopmak sancısıyla,  belirsizliği karşılama, ona hazırlanma, hatta onu sevme ve en nihayetinde tutkuyla işleme mücadelesi değil midir?..

Köleci toplum yapısından feodaliter toplum sistemine geçiş yaklaşık 2000 yıl sürmüş. Feodaliter üretim sisteminden kapitalizme geçiş1000 yıl. Kapitalizm ise daha muzaffer olduğu birkaç yüzyıl içinde emekçilerin sömürüsüz-sınıfsız bir dünya ideali olan sosyalizmin akınlarına uğradı. Daha ilk anlarda bu tür bir arayışı olan Almanya’daki Thomas Münzer Hareketi, Fransa’daki Eşitlikçiler Hareketi olan Babeuf’ların mücadelesi,1830 ve 1848 Ayaklanmaları, 1871 Paris Komünü ve 1917 Ekim Devrimi nihayetinde kapitalizm çağının köklerinden sarsılarak 21.Yüzyıla dek sıkışarak geldiğini anlamamızı sağlıyor.

Sovyet deneyiminin ne kadar sosyalist olup olmadığı konusu bir yana, önemli olan tarihin yeni dinamiklerinin anlaşılması ve geçmiş dönemlere kıyasla tarihin ne kadar hızlandığının anlaşılmasıdır. Diğer önemsenmesi gereken konu, kendi sonuna-sınırlarına yürümeye mahkum olan sistemi aşmanın da ‘yeni’ olanı yaratmak tasavvuruyla ilişkili olduğu gerçeğidir. 20.YY’ın dünya tasavvuruyla davranan bir kapitalizm ve hakeza aynı algıyla davranan sosyalist akım bilimsel mi yoksa imancı mı siz karar verin!

Doğu Boku’nun çökmesiyle birlikte, kapitalist sistem küreselleşme programıyla ekonomik anlamda neo-liberalizm, siyasi olarak bölgesel birlikler, ideolojik olarak da post-modernizm kavramsallığıyla kendini ifade etti. Bu kavramsallık aslında 20.Yüzyılın ortalarından itibaren uç vermişse de 1990’lar sonrası baskın karaktere bürünmüştür.

Doğu Bloku çöktüğüne göre, bu iki kutuplu denklemin denge kurumu olan BM’nin, savaş paktı olan Nato’nun ve diğer bazı kurumların varlık nedenini yitirdiği için işlevsizleştiği ve yeni duruma özgü yapıların oluşması bekleniyordu ancak sistemin yapısal krizi hiç de atlatılamadığı için kimsenin bir çözümü hala bulunamamıştır. Mevcut olanın başına “neo” eklenerek, ideolojik-felsefik anlamda tarihin ilerleyişi okunamadığından F.Fukuyama gibi “tarihin sonu” denilerek, post-modernizm denilerek afaki kavramsallıklara girilmiş olması düşünsel tıkanmanın da eski sınırlarında boğuşmaya devam ettiğini anlatmaktadır bizlere.

Kendisini yeniden zamana yayarak ölümden kurtarmaya çabalayan kapitalist sistem ve kendini dondurarak onun karşısında durmaya çalışan sol!

Her ikisi de 20.yy.’dan kurtulamıyor…

Kapitalist sistem hala kendisini eski kavramsallığıyla ifade etmektedir. İdeolojik olarak kendini halihazırda üretemeyen modernizmin de önemli bir açmazla yüz yüze kaldığı bir araf hali yaşanmaktadır.

Buna mukabil, hem modernizmin bir parçası olan ve hem de onun yadsıyıcısı olan Marksizmin öncülüğünü yaptığı sosyalist akımın da kapitalist düzeni tarihsel olarak yıkılmaya mahkum addetmesiyle, sosyalizmi kaçınılmaz bir mukadderat olarak deterministçe ele alması mantığı da “tarihin sonu” mantığının farklı bir versiyonudur.

Her ikisi de konformisttir! İki yaklaşım da bohemdir…

Marksist metodoloji, ”somut şartların somut tahlilinin” diyalektik mantık yoluyla elde ettiği verilerin bize verdiği sonuç ve bunun değiştirilmesi sistematiğidir ama bu asla ezberimizdekini doğrulatmak anlamına gelmemelidir.

Sosyalizm bir seçenektir, kader değildir. Şimdi bu seçeneği günümüz şartlarına uygun kavramsallaştırma çabası başarılı olmazsa pekala tahmini şimdiden mümkün olmayan farklı bir sömürücü-sınıflı toplum yapısı da gelişebilir.

Teolojik kadere inanmayan çoğu sosyalistin nedense ‘ideolojik’ fataliteye(kadercilik) inanılmaz bir yatkınlığı var. Wallerstain’in dediği gibi, “Tanrı fikrinin yerine bizler de doğayı ikame ettik”…

Ezilen sınıfın arkaplanında SSCB gibi ciddi bir laboratuar bulunuyor. Diğer ülke deneyimleri de öyle. Bunu bile Marksistçe değerlendirmeye cesaretimiz yok. Ezberimizi bozmaktan korkuyoruz. Bununla hayatın gerçekliğini dövüp durmaktayız.

Steplere yayılan Sovyet sosyalizminin kendi ruhunu daha ilk başlarda Sovyet Şuralarını ortadan kaldırmasıyla kanattığını, katılımcılığı yok ettiğini ve hayatın her alanını “partileştirerek” devleti sadece tüzük ve hiyerarşi yönetmeliğiyle idare edilen bürokratik bir mekanizmaya dönüştürdüğünü ve böylece özgür toplum yerine bir ‘devlet toplumu’ yaratarak şu gün bile çoğu hastalıklarımızın temellerini attığını görmek istemeyiz. (Bizim İHD gibi, bir köy derneğini, spor kulübünü vb. yapıları dahi “partileştirmek” gibi çoğu benmerkezci tutumlarımızın kaynağı bu gerçeklikte saklıdır. “Partileştirmeyle” özgürleştirmenin eşitlendirilmesi olgusuyla sorunumuz yok mu sizce?)

Güçlü merkez,tabiî periferi yaklaşımı reelpolitikerliği geliştirerek evrensel yönelimin yerine merkezi öncelemiş ve Kürdistan politikasında olduğu gibi ciddi dış politika hatalarına yol açtı.

Kolektivizm anlayışı bireyin kendi dinamiklerini sınırlayarak neredeyse hep birlikte piyano çalmak,hep birlikte şarkı söylemek bunun gereği sayılmıştır. Koca toplumda bir solo şarkıcının çıkmaması bile bu kaba toplumculuk anlayışının ürünüdür.

Sosyalizmin köklerini korkmadan yeniden kazımanın zamanı geçmektedir.

Kapitalizmin kendi dinamikleri üzerinden ileryerek bir süper evreye ulaşacağı öngörüsünde bulunan Kautsky teorik yönden doğrulandı ama kendiliğindenciydi; buna iradi müdahale şart, değişim devrim dışında gerçekleşemez diyen Lenin de haklıydı ama bunun hazır bir reçetesi yoktu; sosyalizmin katılımcı ruhundan koptuğunu gören ve buna kendince önemli çareler arayan Gramsci de haklıydı…Sosyalizm, sınıfsız-sömürüsüz bir dünya hülyasını maddi zemin üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı ancak bunun bir parçasına dönüşerek yenildi. Dolayısıyla şu söylenebilir; sosyalizm açık cephede değil kendi bünyesindeki sosyolojik hayata ve bundan kaynaklı çelişkilerin savaşında yenilmiştir. Bu yüzden, bir sorgulamanın ötesinde, geçmişi geçmişle düzeltmeye çalışmayarak 21.yy. ve sonrası dünyaya nasıl bir seçenek oluşturabileceğimizin fikirsel sistematiğini geliştirmeye bakalım. Böylece geçmişi gelecekle düzeltmek daha makul olabilir…

Sonuçta, günümüzde hiç bir burjuva F.Fukuyama’yı kahve sohbetine bile çağırmamakta ama aynı biçimde sosyalist deneyimlerin yaşandığı ülkelerin insanları da yaşadıklarına aynı tarzda geri dönmek istememektedirler.

Kapitalizm, 1990’lar sonrası neo-liberalizm politikalarını sonuna kadar uyguladı, post-modernizm’le kendi entelektüellerini dahi ikna edemedi, bölgesel ekonomik birlikler ise AB örneği dışında pek hayat bulamadı. NAFTA,ASEAN,MERCOSUR vd’den sözeden bile yok….AB ise eski Sovyet bakiyesini toplamak ve burayı kendi sistemine dahil etmek nedeniyle entegrasyonunu koruyabilmektedir. ABD’siz bunu yapma gücüne bile sahip değil. Muhtemelen bu aşama tamamlanınca uzlaşmacı dönem yeni bir antagonizmaya doğru yürüyecektir…

Bu anlamıyla, egemenlerin kendi aralarındaki çelişkilerinin yeni bir küresel çatışmaya dönüşmesi ihtimali hiç de zayıf bir olasılık değildir.

Ezen milletler ile sömürgeler arasındaki çelişki ise birkaç örnek dışında neredeyse kalmadı. Bunun en büyük örneği ise Kürdistan’daki sömürgeciliktir…

Bütün bu tabloya bakıldığında, 21.yy.’ın bir geçiş yüzyılı olduğu belirtilebilir belki. Egemenlerin kendi aralarındaki rekabetinin antagonizma düzeyine hangi bağlamda varacağı meçhulken henüz, sistemin kendi bünyesindeki hassas sınıfsal dengenin nereye kadar korunabileceği de ayrı bir sorundur.

Bildiğimiz şey, kapitalizmle beraber tarihin akışının hiçbir dönem olmadığı düzeyde hızlandığıdır.

Herkesin düşmemek için eskiye sarılmasının nedeni bu. Belirsizlik herkesi korkutuyor.

Kiminin korkusu, başkalarının tutkusu olamaz mı?

Evet, Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı kendimiz kuracağız.

Sosyalizmi ise dünya ile birlikte aramalıyız…

O, kayıp kıta Atlantis değil, kadim tarihten bu güne insanlığın eşitlik, özgürlük ve dayanışma arayışının kendisidir. Başarısız uygulamalar bu idealleri köreltmez veya kapitalizmi doğrulatmaz. Kapitalizm de bütün sömürücü sistemler gibi insan yaşamına ve doğaya karşıdır.

Bu gün sosyalizm akımının yaşadığı başarısızlık ve yenilgi karşısında ayakta kalan “demokrasi”nin dahi Nazi faşizmini 30 milyon kayıpla dize getirenlerin kanı pahasına yaşadığını söyleyemeyecek miyiz? Kimin bakiyesidir demokrasi? Günümüzde gıpta edilen İsveç modelinin dahi 19.Yüzyıldaki sendikaların yarattığı toplumsal hareketlerin ürünü olduğu ve hala İsveç’teki sendikaların toplumsal hayatta en güçlü siyasi partiden daha etkin olduğu gerçeği görmezden gelinebilir mi?

Demokrasi elbette önemlidir ama ne kadar ideal olduğunu tartışacak felsefi donanıma da sahip değiliz. Sonuçta sömürüye dayanmaktadır ve sınıfsal yapıyı o da ortadan kaldıramaz. Üstelik dünya nüfusunun azınlığının sahip olduğu bir olanaktır. Dünyanın çoğunluğunun bu imkana sahip olmasına en başta “demokrasinin” kendisi izin vermeyecektir.

Bir gün son bulacaktır.

Seçeneğimiz ise hala çok zayıf…

10.05.2015