12 Eylül mü Işid mi: Bir Adıyaman Öyküsü

2219
SONY DSC

M.Mamaş

12 Eylül Cuntası öncesi  5-6 yaşlarında bir çocuktum. Kâhta’da Bağımsızlıkçı Hareket’in ‘ikili iktidar’ durumu vardı. Devrimciler toplumsal hayatın sürükleyici öznesiydiler. Köyümüz Bersomik devrimci ruhun en güçlü olduğu köylerden biriydi. Köy meydanında halaylarla şarkılarla geceyi çınlatan coşku biz çocukları da etkiliyordu. Her gece gök kubbeye dağılan o şarkıları hepimiz ezberlemiştik.”Urmiye Urmiye lêblê gulê, Urmiya Kurdan e…Hernepêş…Xezalê hêlli hêlli şarkılarını söyler dururduk.

Dağlarla düzlüklerin birleştiği yerde olan bahçemizin devrimcilerin gece konaklama yeri olduğunu gündüz bulduğumuz sigara izmaritlerinden anlardık.

Köyümüzün gönüllü bir imamı vardı, bütün ihtiyaçlarını köy halkı ortaklaşa karşılardı. Her şey geleneksel kurallarla yürümekteydi.

Bekâr kızlar açık saçlı, nişanlılar ipe dizilmiş altınlardan kolye takardı, evli olanlar ise ‘kitan’ dediğimiz beyaz yemeni takarlardı, etrafı boncuk örmelidir.

Henüz elektrik yoktu.

Kâhta merkez ise elektriği olan, kahvehaneleri olan, lisesi olan bir yerdi. Kahvehanelerde çay ister gibi bira da istenebiliyordu ve kimse bunu bir anomali olarak görmezdi. Kahta’nın yerli ailelerinin çok hoş bir anlatım ve sohbet kültürü vardı. Bütün aileler birbirini tanırdı. Haftada bir-iki gün bir ailenin ileri geleninin evinde cemaat kurulurdu ve bu cemaatlerde eşsiz güzellikte sohbet ortamı kurulurdu.

Kâhta merkezde devrimciler doğrudan devlet güçleriyle çatışmaktaydılar ve toplumla ciddi bir bütünleşmeleri vardı. Bir de orada onlarca yıl yoksul halka zorbalık yapan Mir statüsünde bir derebeyliği vardı. Bunlara karşı da bir direniş vardı. Zaten devletle bütünleşmiş bir yapıdaydı. Zamanında Konak’larının önünde kazık bile kuruluydu, onlara direnenleri oturttukları ‘Voyvoda Kazığı’…Babam, bir gün gelip öküzümüzü aldılar dedi ve hepimiz günlerce ağladık, o yıl açlıktan öleceğimizin korkusuyla ağladık dedi bana. Hatta amcası Apê Az/Azê Soran gerçek bir dev olduğu söylenen Apê Az bile oturup hüngür hüngür ağlamış. Sonra birgün Apê Az’ı da alıp götürmüşler, kazığa oturtmak için. Mîr, dikkatlice süzmüş bedenini, o denli etkilenmiş ki yapısından, ‘bunu bırakın’ demiş, kıyamamış…

Annemin köyü bizim köyün 3-4 kilometre ilerisindeydi. Orası da devrimci ruhun en gelişkin olduğu köylerden biriydi. Hatta biz Bersomiklilere, “siz bu işi bizden öğrendiniz’ diye takılanları da var.

12 Eylül darbesi karabasan gibi girdi hayatımıza. Şarkılarla halaylarla çınlayan köy meydanı işkence seslerinin ve küfürlerin, aşağılamaların bağırışlarına mekânı oldu. Her gece köyümüz askerler tarafından basılıyordu, yakaladıkları erkekleri o meydana götürüyorlardı. Kadınlar ve çocuklar damlara çıkarak gizlice o işkenceleri seyrederdik çaresizce. Babamı Sümerbank kumaşından çizgili pijamasıyla götürdüler. İşin gerçeği babam, bu politik konularla hiçbir zaman alakası olmayan biriydi. Hayatı boyunca bir av tüfeği bile olmadı. Kayınpederi ünlü bir dengbêjdi ama O’nun kasetlerini bile korkudan gömmüştü toprağa. Annemin babasının sesini dinleyemediği o yıllar korkunçtu. Sabaha karşı işkenceden eve dönen babam utançtan hiç sesini çıkarmadan yatağa girerdi ve annem de hiçbir şey sormazdı. O da neler olduğunu biliyordu. Utançtan ikisi de susardı…

Annemin köyünde daha feci ve aşağılık işkenceler yapılıyordu. Köyün yokuşunda kadınları erkeklere, erkekleri de onlara bindirerek yürütmüşlerdi. Buna benzer dile gelmez veya dilin kaldıramayacağı yığınla olaylar…

Bu yıllarda ilkokula gittim. Bildiğim tek Türkçe kelime “numara” idi. Babam bana ayakkabı alırken “numara” gerektiğini anlamıştım. Okul sırama oturunca heyecandan bayılmak üzereydim. Asık suratlı ve otoriter bir öğretmenimiz vardı, bana “numaran kaç!!!” diye sordu. O kadar korktum ki, yanımdaki diğer öğrenci akrabama ayakkabımın tabanını kaldırarak ‘hele bak numaram kaç” dedim aceleyle. ‘O numarayı sormuyor’ dedi. Apışıp kaldım,’başka numara da mı var’ dedim. Evet, okul numarası var dedi, nasıl bilecektim…İlk zılgıtımı yedim böylece.

Bu öğretmen okulda ve evde Kürtçe konuşmamızı yasakladı. Bazılarımızı ispiyoncu yaptı. Kim evde Kürtçe konuşmuşsa kaval kemiği başta olmak üzere her yerini tekmelerle döverdi. Kaval kemiği en çok sevdiği yerimizdi. Uzun alüminyum cetveliyle parmaklarımıza vurmayı da çok severdi. Bu iki yıl sürdü. Köyün bir çeşmesi vardı ve bizi bidonlarla suyunu getirmemiz için oraya yollardı. Köyün ortasına geldiğimizde sote bir yer vardı, su bidonlarını oraya indirip içine işedikten sonra götürmeyi ihmal etmezdik. İki yıl boyunca idrarsız su kendisine gitmedi. Bir akrabam bir keresinde idrar miktarını ayarlayamamıştı. Öğretmenin eşi idrar kokuyor demiş, kocası deneyemediği için o suyu çocuğa bolca içirdi, temizinden de dövdü…

Bilinçaltımıza hala silemediğimiz bu ve benzeri travmaların kurbanıyız. Bu öğretmenin tayini çıktı ve yerine gelen öğretmen de sanki yaralarımıza merhem olmaya gelmişti. Eşsiz güzellikte bir insandı, ruhumuzu onardı. Eşi de aynı ölçüde insandı. Hiçbir zaman bu öğretmenimizi unutmadım. Mezun olunca gelip babamın yakasından tuttu ve bu çocuğu Lise’ye yollayacaksın dedi ve babamı ikna etmeyi başardı.

Gidip İmam Hatip Lisesine kaydımı yaptırdı babam. İmam Hatip yeniydi.

O sıralar köyümüze atamalı maaşlı imam da geldi.

Artık müthiş idealist bir Türk’tüm. İlk okuduğum kitap Ergenekon destanını anlatan ‘Dağ Kartalları’ kitabıydı.

Bersomik bütün o insanlıkdışı işkencelere rağmen ayakta kalmayı başardı. O cehennemde bile amcazadem ve akrabalarım askerleri dövdüler. Ortalık ana-baba gününe dönmüştü. Silah sesleri ve bağırışlar köyün sokaklarını mahşere çevirmişti. Sonra bir köylümüz aynı sözlerle subaya karşılık verince ikinci defa korku duvarını yıktık. İşkence görseler de artık umursamıyorlardı.

Bersomik bu yüzden hala bu konularda Kâhta’nın ‘marka köyüdür’. Şehitleriyle, direnişçileriyle haklı imtiyazını gururla taşımaktayız.

Annemin köyü de maalesef geriletildi ve şimdi yurtseverlik düşüncesinin en geri olduğu bir köy.

Kâhta Lisesi ise Cunta zamanı kendilerine doğrultulmuş silahlara rağmen o yıllarda İstiklal Marşı’nı okumamış bir okul ve gençliktir. Bunların tarihe kaydolması lazım.

Şimdi köylerimizde bekar kızlar genellikle eşarp takıyorlar, şehirli evli kadınlar da eşarplıdırlar. Yemeni takanlar da hala şehirde varlar, yaşlı kuşak. Köy ortayaş insanı da hala bunu takmaktadır.

Artık eski nitelikte cemaat kurma kültürümüz de değişti.

Nerde o muhteşem insanlar ve sohbet evlerimiz?

Birçok dini sohbet grubu, tarikat, kurs, dernek vb. akım pıtırak gibi bu toplumsal yapımızı kapladı.

Şimdi Adıyaman’dan yüzlerce insanın IŞİD’e katılma hikayesini belki daha iyi anlarsınız.

Apê Az’ın ölümü de trajik olmuş. Ölmeden önce çıldırmış. Hamidiye Alaylarında Osmanlı askeriyken Arapkir’deki Ermeni katliamına katılmıştı. 47 Ermeni insanını bizzat katlettiğini anlatıyormuş akrabalarına. Sanırım bunların vicdan azabına ve travmasına dayanamadı.

Siz de şaşırdınız mı?

Bize işkence ile Türkçe öğreten O öğretmen de çok hayret ettiğim bir şekilde geçen yaz gelip köyümüzü ziyaret etti.

Siz de şaşırdınız mı?

Hikayenin başındaki Mîr de Hecî Beg’dir. O da yaşamıyor. Şimdiki vekil Mir Mehmet Dengir Fırat’ın dedesidir.

Hala şaşırmadınız mı?

Nereden nereye uslanmaz hayat, böyle tuhaf mısın hep?…